Türk açılımı!
AKP 2002 seçimlerinden bu yana tek başına hükümettir. AKP, bu sürece gelirken Refah ve Fazilet Partisinden aldığı İslami profili kendi tarzında içselleştirmiş ve bir süreklilik sağlamıştır. AKP’nin İslami (ya da dindar) karakteri, batıcı-laik burjuvaziye karşı hem tarihsel hem de güncel bir ideolojik duruştur. Hal böyle olunca, verili koşullar Türkiye tekelci burjuvazisinin (TÜSİAD) ve Kemalist bürokrasisinin karşısına kendisi ile rekabet eden yeni bir odağın çıkmasına imkân sağlamıştır. Bu koşulların ürünü tartışmasız biçimde; İslami sermayedir. İktidara aday olan İslami sermayenin (yeni İslami burjuvazi) hiç kuşkusuz bu günkü siyasi temsilcisi AKP’dir. Aynı koltuğa sığmayacak olan bu iki burjuva sınıf doğal olarak birbirlerine karşı kıran kırana iktidar savaşı (devleti kimin yöneteceği!) yürütmektedir. Dolayısıyla bu yaşanan süreç adı konulmamış politik bir iç savaştır. Birbirine düşman kardeşler yürütülen bu savaşta ulusalcı ve liberal söylemleri ve bunlara yaslanan örgütlenmeleri inşa ederek kitleleri kendilerine taraftar haline getirmeye çalışmaktadırlar. Bu taraftarlık işçi sınıfında, Aleviler ve Kürtlerde bir bölünme ve yalpalanma meydana getirmektedir. Mücadele halindeki bu burjuva kamplar; Kıbrıs, sorunu, AB üyeliği gibi meselelerde ilk ciddi sınavlarını (Ayışığı, Sarıkız, Eldiven v.s. gibi darbe girişimleri) vermişlerdir. Bu ivme Ermeni meselesi ile devam etmiş, doruk noktasını cumhurbaşkanlığı seçimleri ile (367 Krizi) yaşamıştır. TSK da 27 Nisan e-muhtırası ile bu süreçte tekrar sahneye çıkmıştır. Daha sonra türban yasası ve AKP’yi kapatma davası ile bu politik ve hukuksal mücadele devam etmiştir. Şimdiler de ise; Ergenekon davasında taraflar kozlarını mahkeme salonlarında ve medya köşelerinde paylaşmaktadırlar.
22 Temmuz genel seçimlerinden galip olarak çıkan AKP, rüştünü ABD ve AB karşısında hiç kuşkusuz ispat etmiştir. Seçimin sonucunda AKP, PKK karşısında ABD’nin, tam desteğini; 5 Kasım 2007 zirvesinde elde etmiştir. Bu zirvenin sonucu açıktır: Kürt direnişini tasfiye etmek ve düzen içi sınırlara çekmektir.
Bu şartlarda 29 Mart seçimlerine giden AKP, TSK’nin yol vermesi ile Kürtlere karşı önemli bir “siyasi kozu” ele geçirmiş gibi gözükmekteydi. O zamanlar ele geçirilen bu açık çek şu anlama gelmekteydi. TSK’nin batıda birçok kez anlaşmazlığa düştüğü AKP ile Kürtlerin coğrafyasında ittifak yapması. Bu ittifakın amacı DTP’yi bölgede siyasi hezimete uğratmaktan başka bir şey değildi. Bu politikanın zayıflığı seçim sonuçları açıklandıktan sonra gün yüzüne çıktı. Çünkü bölgede Kürt hareketi yerel seçimlerde DTP şahsında mutlak üstünlüğü elde etmeyi başarmıştı.
Obama başkan seçildikten sonra Türkiye’ye yaptığı ziyaret yeni bir sürecin başlangıcı oldu. DTP’yi tanımayan ve kendine rakip gören AKP “Kürt açılımı” ile (Gerçi bu açılımın adı hızlı bir dil değişimi ile Kürt açılımından, Demokratik açılıma doğru başkalaştı!) birden bire tanıdı! Mecliste elleri bile sıkılmayan, selam bile verilmeyen Kürt milletvekilleri bir anda revaçta oldu! Bir adım sonra Erdoğan-Ahmet Türk ve Ahmet Türk-TÜSİAD mini zirveleri gerçekleşti. İçişleri bakanı Beşir Atalay Erdoğan tarafından görevlendirildi. Beşir Atalay’da aldığı bu görev doğrultusunda sendikalardan, demokratik kitle örgütlerine, oradan aydınlara hatta polis akademisine kadar geniş bir yelpazeye kadar uzanan kişi ve kurumlar ile birebir görüşmeler yaptı. Bakan Atalay yaptığı ilk tur görüşmelerin sonucu açıkladı. Ne tuhaftır yapılan bu basın toplantısında Atalay, bir kez bile Kürt sözcüğünü kullanmadı ve raporunu kamuoyu ile paylaştı! Açılımın başlangıcından bu yana medyanın çeşitli kanatları bu “malzemeyi” mal bulmuş mağrip gibi kendi bakış açısı ile harmanladı ve bu koroya katıldı. Böylece pandoranın kutusu açıldı ve her kafadan bir ses çıkmaya başladı. Buna TSK da dâhil! Bu tespitler ışığında birkaç aylık yaşanan bu süreçte tartışmaların bütün detaylarına girmek yerine asıl belirleyenleri tespit etmek yazının amacı ve selameti açısından daha yararlı olacak gibi. Şimdi belirleyici faktörlere bir göz atalım:
Dörtlü denklem:
1- Türk Silahlı Kuvvetleri: Bu süreçte kendisini “kırmızı çizgiler” söylemi ile ayrı ve bağımsız bir konuma yükseltilmiştir. TSK yaptığı son manevralar sayesinde; 30 Ağustos törenleri, “Güçlü ordu, Güçlü Türkiye” sloganı, Gazi ve şehit aileleri ile kurulan özel ilişkiler, Mardin’de Kürt köylü kadın ile tercüman vasıtasıyla yapılan sohbet ve orada dile getirilenlerle (Herkes anadilini evde annesinden öğrensin!), varlığını bütün toplumsal ve siyasal güçlerin üzerinde algılatıyor. Bunu yaparak TSK “kurtarıcı” rolünü her daim güncel tutuyor. Bu taktik manevra üniter devlet ile asker devlet anlayışını birbirine yaklaştırmaktan başka bir şeye yaramıyor.
2- CHP ve MHP’nin mevcut durumu: Bu iki parti de “Kürt açılımı” konusunda savunmacı bir çizgiye geçtiler. AKP’nin görüşme talebine karşı kapılarını sıkı sıkıya kapattılar. Siyasi ağız dalaşı “Vatan hainliği, Türkiye’nin bölünmesi, Gerekirse dağa çıkarız ve Kanlı bir süreç başlar” boyutlarına kadar vardı. Bu cephede sorunun ifade ediliş biçimi; Kürt sorunu eşittir, PKK sorunudur. Bu da başlı başına terör sorunudur. Burada enteresan olan CHP’nin 1989’da hazırladığı “Kürt rapor”undan ne kadar uzağa savrulmuş olduğudur. MHP’nin yaptığı ise Türk halkının çaresizliğini kullanmak ve yıllardan beri tohumları serpilen şovenist histeriyi, Kürtlere karşı barikat temelinde örmektir. Ayrıca MHP son yıllardaki “sağduyulu” yaklaşımını; son MGK bildirisine ve TSK’ye kafa tutarak da bozma yoluna gitmiştir.
3- DTP ve PKK’nin pozisyonu: Öcalan’ın “Yol haritası” bu açılımda önemli bir etken olarak varlığını sürdürmektedir. Fakat bu “Yol haritası” devletin kurumları tarafından incelendiğinden kamuoyu bu metnin içeriğine henüz vakıf değildir.
4- AKP’nin çıkmazı: Adalet ve Kalkınma Partisi bir süreç olarak adlandırdığı bu açılımda iniş ve çıkışlarını sürdürerek devam etmektedir. AKP’nin soruna yaklaşımda sorunun bir parçası olanları muhatap almaması (Erdoğan, DTP ile yapılan görüşmeyi Başbakan kimliği ile değil, AKP Genel Başkanı sıfatıyla yapmıştır.) AKP’nin bu meseleyi eline yüzüne bulaştıracağı izlenimini doğurmaktadır. Kürt sorunu, AKP’nin eline düşmüş ateşten bir toptur. AKP eğer bu meseleyi seçim yatırımı ve sınırlı bir çözüm olarak görüyorsa, işte o zaman bu topraklarda yaşanacaklar, büyük felaketin habercisi sayılmalıdır. AKP kendi geleceği ve Kürtlerin geleceği açısından dönüşü olmayan bir yola girmiştir. Bu yüzden her adım onu ya toptan yok oluşa ya da varlığını devam ettirmeye kadar götürecektir.
Açılımın arka planı?
TSK, MHP ve CHP yani ulusalcı cephe iki ayrı şeyi iç içe geçirerek kitlelerin zihnini bulandırmaktadırlar. Bu bulanıklığı sadeleştirmek için, Kürt sorununu, iki boyutta ele almak gerekir. Birincisi, kültürel haklar ve ana dildir. İkincisi ise, ayrılma hakkını da tanıyan siyasal hakkı elde etmektir. Birincisinin tanınması için PKK’nin muhatap alınmasına ya da 30 yıldan beri yaşanan savaşa gerek yoktu. Çünkü bu hakların hayata geçmesi, 1924’te de mümkündü, günümüzde de mümkün. Bu Kürtler açısından olması gereken anayasal bir haktı. Devlet ısrarla bu hakkı tanımadı ve bastırdı. İkinci boyutta ki siyasal tanıma; başlı başına devletin başını ağrıtan ana etkendir. İşte ulusalcılar burada araya girerek ortamı bulanıklaştırmaya çalışmaktadırlar. Bu güçler açısından Kürtlerin anadil ve kültürel haklarını tanımak demek: PKK’yi muhatap almak demektir. Bu da onlar açısından “teröristle masaya” oturmak anlamına gelmektedir. Bu çok sakat bir yaklaşımdır. Bu cephede Sevr ve bölünme paranoyası patolojik bir sarsıntıdır. Ve henüz atlatılamamıştır. Eğer “Kürtlerin anadillerini ya da bir takım haklarını tanırsak, bunun sonu gelemez ve ülke bölünür” yaklaşımı gelişmenin önünü açmayan bir tıkaçtır. Oysa bu topraklarda siyasal ve kültürel özgürlükler çözülmediği için sorunlar birikmiş ve adeta bir yumağa dönüşmüştür. Bu yumağı çözecek “ilk ilmik” ise Kürt sorunudur. Eğer bu sorun çözülmezse, diğer sorunlarında çözülemeyeceği aşikârdır!
Yinede bir gerçeği teslim etmek gerekir; 80 küsur yıldan beri klasik inkâr anlayışından bu güne epey yol alınmıştır. Kürt yoktur söyleminden, Kürt dilinin ve Kürtçe TV’ye kadar bir takım hakların tanınmasına kadar geçen süreç başlangıç için önemli adımlar olarak sayılabilir. Fakat yine de atılan bu adımlar cılız ve ürkekçedir. Ama dediğimiz gibi yine de adım adımdır. Çünkü normalleşme ve barışı tesis etmeye hizmet edecek bu adımlar insan ve mal kayıplarını hızla aşağıya çekecektir. Tartışma ve diyalog zemini oluşacaktır.
Ne yapılmalı?
Her şeyden önce Kürt dilinin önündeki bütün engeller ve baskılar tam olarak kaldırılmalı ve Kürtlerin bütün hakları anayasal olarak garanti altına alınmalıdır. Kürtlerin kendilerini tanımaları ve diğer halklara tanıtmaları için de Kürt dili ve tarihi akademik olarak araştırılmalı ve bu doğrultuda fakülteler açılmalıdır. Özel televizyon ve radyolara Kürt dilinde özgür yayın hakkı tanınmalıdır. 25 yıldan beri süren savaşta işlenmiş bütün suçların ve suçluların ortaya çıkarılması için Hakikatleri Araştırma Komisyonu kurulmalıdır. Kendileri de Kürt olan sayıları 80 bine yaklaşan, silahlı korucuların silahları elinden alınmalı ve koruculuk sistemi tasfiye edilmelidir. Kürtçe şehir, köy ve mahalle isimleri tekrar iade edilmelidir. Bütün bu çabalar eğer seçimlere ya da ABD ve AB’nin Ortadoğu’daki emellerine hizmet etmeyecekse olumlu bir başlangıç olarak görülebilir. Eğer tersi olursa çok çalkantılı bir döneme girdiğimizi tahmin etmek için kâhin olmaya gerek yok.
26 Eylül 2009


“Ne yapılmalı? paragrafında yer alan tüm kelimelerinize katılıyorum. Madem demokratik açılım, belirtilen her fikir aynen uygulanmalı. Haa tabii bu açılım mevzusu bir ali cengiz oyunu değilse, kendi çıkarları adına gündeme taşınmadıysa (ki tartışılır, hatta yakın zamanda anlaşılacaktır zaten)…
Fakat aksi taktirde olacakları düşünemiyorum bile.
Güzel bir yazı olmuş, kaleminize sağlık.
eğer ne yapılmalı kısmında dedikleriniz yapılırsa bölünürüz bu kadar basit çünkü geriye kalan 35 etnik kökenin hangi birine ne hakkı vereceksiniz
bir kemalist olarak hem etnik kökenlerin varlıklarını resmi olarak ortaya koymalrına hem de ayrılma teleplerine karşıyım
etnik kökenlerin resmi düzlemde varlıklarının tanınmasının milli kültüre ve dolayısıyla milli birliğe zarar vereceğini düşünüyorum
[...] ilgili yazıları: Türk Açılımı, Pkk ve sosyalist hareket, Özalizm ve Kemalizm’in mutsuz evliliği: Taşeron [...]
[...] sayfalarında açılım sürecinin başında kaleme almış olduğumuz bir yazıda bu açılıma “Türk Açılımı” demiş ama buna rağmen yine de bu süreci barış ve kardeşlik için doğru bir adım olarak [...]
[...] yoldan çözümünün engellemekti. İkincisi ise Alevi-Bektaşi mezhebine mensup insanların Kürt hareketine yaklaşmasını [...]