PKK ve Sosyalist hareket.
PKK, varlığını ilk kez Türkiye’ye ve dünyaya 1984 yılında askeri karakollara düzenlediği silahlı baskın ile hissettirmiştir. 1984’ün arka planında 12 Eylül Askeri rejimi ve başta Diyarbakır cezaevi olmak üzere, pek çok yerde insanlık dışı uygulamalar vardır. 1984 eylemi unutulmaya yüz tutmuş Kürt halkı gerçeğine yaşama şansı sunmuş ve onu politik arenaya çekebilmiştir. Bu Kürtler açısından çok önemli bir gelişmedir. Çünkü Cumhuriyet tarihinde Kürt ve Kürdistan gerçeği hâkim sınıflar tarafından hep inkâr edilerek yok sayılmıştır. Bu yüzden 1984 ve sonrası çok önemlidir. Bu sürecin mimarı hiç kuşkusuz PKK’dir. Bu mücadele karşında zaman zaman zor duruma düşen resmi ideoloji ağız değiştirerek siyasi dilde esneme yoluna gitmiştir. Kürt sorununu; ekonomik, yarı feodal ve kültürel bir mesele olarak tarif etmeye çalışmıştır. PKK ise dış güçlerin ve emperyalizmin etkisinde bir terör örgütü olarak dışlanmıştır. İnkâr ve imha politikasını savunan hâkim sınıflar Kürtlerin varlığını verilen mücadele karşısında tanımak durumunda bile kalmışlardır. (Kürt realitesi, Kürt sorunu v.s.) Ama yine de Kürtler ayrı, PKK ayrı yaklaşımını asla terk etmeden sorunun kaynağını PKK olarak göstermeye çalışmışlardır. Oysa gelişmeler tam tersi istikamette olmuştur: PKK meselenin sonucudur. Asla nedeni değildir.
Burjuvazi kitlelerin ve dünyanın gözünden saklamak için bu gerçeğin üstünü hep örtmeye çalışmıştır. Bu yüzden de hiç pes etmeden 25 yıldır süren savaşı “PKK terörü” olarak adlandırmıştır.
İstisnai durumlar da olmuştur: Özal’dan Demirel’e oradan Erdoğan’a uzanan uzun bir hat boyunca. Bunların arasında en tartışmalı lider; Özal olmuştur. Özal liberal ve Amerikancı (2. Cumhuriyet) bir yaklaşım ile meseleyi ele almış kendince çözüm geliştirmeye çalışmıştır. Fakat ömrü vefa etmemiş ve bu proje askıda kalmıştır. Bu ikinci Cumhuriyetçi proje başka bir yazının konusu olduğu için sadece tespit edip geçmeyi doğru buluyoruz. Çünkü bu yazının amacı devrimci solun bu meseleye yaklaşımını ve PKK’nin siyasi gelişimini açıklamaya çalışmak olacaktır.
Devrimci Demokrasiye göre; UKKTH
Kürt ulusal sorunu; Demokratik Halk devriminin görevleri arasındadır. Ancak bir Demokratik devrim bu sorunu çözüme ulaştıracaktır. Bu yüzden Kürt ve Türk devrimcilerinin ortak örgütlenmesi en doğru yöntemdir. Çünkü Kürtlerin kurtuluşu Türkiye’de kurulacak halk iktidarından sonra olacak ve ayrılma hakkını ancak o zaman kullanabileceklerdir. Gerçi Devrimci Demokrasiye göre Kürtlerin ayrılması da doğru değildir. Çünkü ayrılık Kürt ulusunun emperyalizmin eline düşmesine yol açacaktır. Dolayısıyla onlar için “gönüllü birlik” en doğru seçenektir. Bu yüzden de Kürt halkı bütün enerjisini böylesi bir halk devrimine ve sonrasında kurulacak bir halk iktidarına harcamalıdır. Bu mantık Kürdistan’ı sömürge olarak tanımlamaz. Salt Misak-i Milli sınırlarının içinde çözülmesi gereken demokratik bir sorun olarak görür.
Bu yüzden de İran, Irak ve Suriye’deki Kürtler; hâkim ulusun sosyalistleri ile ortak mücadeleler yürütmelidirler. Bu anlayış parçalanmış bir Kürdistan’ı meşru görmekte ve Türkiye devriminden ayrı bir Kürdistan devrimini asla kabul etmemektedir. Bu görüşü farklı vurgu ve tonlarda da olsa, savunan siyasi partiler (Birlikte yaşam, Demokratik Türkiye v.s.) ve gruplar ESP’den, EMEP’e oradan da ÖDP’ ye kadar uzanır.
Devrimci Demokrasi açısından;
Devrimci Demokrasi 1992’e kadar, PKK’yi solu bölen bir güç olarak görmüştür. 1992’den -PKK’nin ideolojik dönüşümünden – sonra, PKK’ye sosyalist olmadığı eleştirisini getirmişlerdir. PKK’nin vermiş olduğu haklı ve meşru mücadeleyi iki farklı eleştiriyle gölgede bırakmışlardır. Bu eleştirilerin kökeninde ideolojik ve teorik bir tutum alış vardır.
Türkiye solu esin ve beslenme kaynağını; Stalinizm’den ve Kemalizm’den almıştır. Kemalizm Misak-i Milli ile Stalinizm ise milli komünizm ile sol hareketleri patolojik bir duruma sokmuştur. Kemalizm ile ayrı bir örgütlenmenin önüne geçilmiştir. Stalinizm ile de Kürt halkına karşı “ağabey” ve üstten bir tavır geliştirilmiştir. Örneğin ulusların kendi kaderlerini tayin hakkı (UKKTH) siyasal olarak hep savunulmuş: “Ama!” denilerek gönüllü birliğe vurgu yapılmıştır. Kürt halkının kaderi hep Türkiye’de ki bir iktidar sorununa bağlanmıştır. Türkiye Stalinist ve Kemalist solu önce Alevilik kartını Kürt halkına karşı kullanmış daha sonra da ezilen ulusun özgül olan ayrılıkçı ve bağımsız karakterini hep görmezden gelmiştir.
Devrimci Marksizm’e göre; Kürt Ulusal sorunu
Kürt sorunu siyasal bir meseledir. Bu siyasal sorunun köklerinde Kürdistan’ın dört parçaya ayrılarak devletlerarası bir sömürge olması gerçeği yatar. Kürdistan devrimi ve Türkiye devrimi iki ayrı devrim dinamiğinin ürünüdür. Bu yüzden sanılanın aksine Kürtlerin ayrı örgütlenmesi haklı ve doğru bir tercihtir.
Yeri gelmişken güncel tartışmaya katkı olması bakımından şu gerçeğe açıklık getirmekte fayda vardır. Kürtlerin siyasal mücadelesini salt kimlik sorunu ya da anadilde eğitim gibi faktörlere indirgemek arkada yatan gerçeği örtmekten başka bir işe yaramaz. O gerçek de; toprak sorunundan başka bir şey değildir. Bu yüzden UKKTH’yi savunmak; ayrılma ve bağımsız devlet kurma hakkı için mücadele etmekten geçer. Ulusal hareketlerin önemli özelliklerinden biri de antiemperyalist bir dinamik taşımasıdır. Devrimci Marksistler bu dinamiği önemsemekle birlikte her ulusal mücadelenin özünde sınıfsal bir karakter taşıdığına da özel bir vurgu yaparlar. Bu özel çelişki ulusal mücadeleyi toplumsal bir devrime götürebilir. Bu sürekli devrim mantığının önemli ayaklarından biridir. (Nesnel gelişimin önüne, öznel mücadelenin geçmesi durumu) Zaten bütün ulusal mücadeleler köylü ve emekçi kitlelere dayanmaktadır. Ulusal ve sınıfsal mücadelenin birleşmesini ancak; önderliğin mevcut programı, kadroları ve mücadele tarzı belirler. Devrimci Marksistler devrimim başarıya ulaşması için bu tür hareketlere “eleştirel destek” verirler.
Verilecek destek ulusal bir mücadele yürütülmesine ve başarıya ulaşması çabasınadır. Eleştiri ise bu mücadelenin nasıl ve hangi araçlar ile yapıldığına dairdir. Devrimci Marksizm açısından bir başka ve bir o kadar da bu meseleye bağlı olan bir durum vardır: O da ezen ulusun emekçilerinin şovenizm karşısında devletten koparılması ve bağımsız bir duruş ortaya koymalarını sağlamaktır. Eğer bu sağlanırsa o zaman işçi sınıfı nesnel ve öznel olarak en güçlü müttefikini burjuvazi ve emperyalizm karşısında bulacaktır. Devrimci Marksistler enternasyonal bir perspektiften bakarak ulusal ezilmişliklerin nihai çözümünün sosyalizmde olacağı bilincindedir. Bu bilinçle başta Kürt halkı olmak üzere Ortadoğu’da ki bütün halkları kurtuluşa taşıyacak en doğru seçeneğin de, Ortadoğu Sovyet Sosyalist Federasyonu olacağını vurgular ve bu uğurda mücadele ederler.
Devrimci Marksizm açısından; PKK
PKK, 1992’ye kadar ulusal bir mücadele yürütmekteydi. Programında açık ve net bir biçimde “Bağımsız Birleşik Kürdistan” vardı. Kadroları ve gerilla gücü yoksul köylülere ve emekçilere dayanmaktaydı. Politik taleplerini yoksul köylülüğün ve Kürdistan işçi sınıfının özlemlerine göre belirlemeye çalışıyordu. Kürdistan’ı bilimsel bir tespite dayanarak “dört parçaya ayrılmış, uluslararası sömürge” olarak tanımlıyordu. Onlar için Kürdistan devrimi ve Türkiye devrimi iki ayrı devrimlerdi. Bu yüzden dört parçada birleşik bir mücadele yürütmeyi doğru buluyorlardı. Bunun ancak silahlı bir mücadeleyle olabileceğini görerek Kürdistan’da örgütlenme geliştirmişlerdi. PKK, sadece bu anlayıştan ötürü -iki ayrı devrim, iki ayrı örgütlenme- kendini Stalinist ve Kemalist Türkiye devrimci solundan ayırmayı başarabilmişti.
PKK mücadelesinin ilk evrelerinde ağırlığı kadro politikasına ve silahlı propagandaya verirken; siyasi ve askeri örgütlenmesinde kadın-erkek ayrımı söz konusu olmamıştır. Bu yüzden sosyo-kültürel olarak gerici bir coğrafyada kadını politik ve silahlı mücadeleye kazanmayı başarmıştır. Bu süreç 1991 yılına kadar sürmüş ve örgüt SSCB’nin çözülmesiyle kendisini yenileme adına dönüşüme uğratmıştır. Ve bu dönüşüm şöyle bir rota izlemiştir.
Kürt Ulusal hareketinin seyri:
1- 1984–1992 “Bağımsız Birleşik Kürdistan”
PKK, 1991 yılına kadar programında silahlı mücadeleyi kendi içinde üç aşama olarak ele almıştır. Bunlar sırasıyla şöyledir; silahlı propaganda, stratejik denge ve zaferdir. Bu aşamada PKK’nin anlayışına göre zafer; mutlak bir şekilde “Bağımsız Birleşik Kürdistan” devrimini amaçlar. Bu amaç doğrultusunda ilkeleri ve programından taviz vermeden hareket etmeye çalışan bir örgüt görüntüsünü hiç bozmamıştır. Kitleleri bu amaç çevresinde yanına çekebilmiş ve onlara önderlik edebileceğini göstermiştir. Ama yine de bu PKK’nin ideolojik ve örgütsel olarak Stalinist bir parti olduğu gerçeğini ortadan kaldırmaz. Çünkü örgütsel olarak Genel Sekreterlik kurumunun varlığı (tek kişilik liderlik), parti içi muhalefete izin verilmeyiş; ideolojik olarak da “reel sosyalizm” ve “aşamalı devrim” yaklaşımları Leninizm’in biçimsel bir tezahürüdür. Bu yüzden gerçek anlamda Leninist bir parti değildir. Fakat PKK modern çağda Kürt ulusal sorununa yeni ve bambaşka boyut kazandırmıştır. Bağımsız ve Birleşik Kürdistan’ı savunmuş ve bu doğrultuda mücadele bayrağı açmıştır. Bu Kürt tarihinde ilk ve yeni bir aşamadır.
2- 1993–1999 “Üç Federasyon”
Bu aşamada artık SSCB ve Doğu Bloğu ülkeleri yoktur. Tarihin ilk işçi devleti 1930’lardan başlayarak önce yozlaşmış sonra da bürokrasi eliyle 1991’de çözülmüştür. Yukarıda bahsettiğimiz gibi PKK’de aynen Türkiye solunun büyük bölümü gibi Stalinist ekolden mezun olmuştur. Bu yüzden de Bürokratik İşçi Devletlerinin çözülüşü karşısında dünya solu ile aynı anda ideolojik ve teorik bir bunalıma girmiştir. Bu bunalım bir iç tartışmayı gündeme getirmiştir.
İç tartışma başlangıç evresinde sağlıklı mecralarda yürümüştür. Stalinizm ve bürokrasi eleştirilmiştir. Fakat tartışma Devrimci Marksist bir kanala akmadan dünyada ve Türkiye’de esen liberal rüzgârlardan etkilenerek “sivil toplumculuk” yani sol liberal fikirlere kapılmıştır. Bunun sonucunda Öcalan önderliğindeki hâkim kanat Marksizm dışına savrulmuştur. SSCB ve “reel sosyalizm” eleştirisi genel olarak Marksizm eleştirisine dönüştürülmüştür.
Yapılan bu eleştiri ve tartışma neticesinde PKK programından sosyalizmi (“reel sosyalizm”), bayrağından da orak çekici çıkartmıştır. Genel sekreterlik yerine, genel başkanlığı koymuştur. Kürt orta sınıf ve burjuvalarından destek alma yoluna gitmiştir. Bu destek daha sonra onların çekim alanına girme noktasına kadar da gerilemiştir. Devamında Avrupa ve diğer emperyalist ülkelerle diplomasi adına bir takım olumsuz ilişkilere girilmiştir. PKK bu değişimlere ve dönüşümlere uğrarken, Türkiye ve Dünya halkları Irak Savaşı’na (1. Körfez Savaşı), Yeni Dünya Düzeni fikrinin ortaya atılmasına ve uygulanmasına tanıklık edecektir.
Savaş Güneyli Kürtleri, Kuzeyli Kürtlerle buluşturan çok önemli gelişmenin önünü açacaktır. PKK, Barzani ve Talabani önderlikleri, ayaklanan Kürt kitleleriyle uzun yıllar sonra buluşacaktır. Savaşın ve yılların baskısından kurtulan Kürtler önce Güneyde sonra Kuzeyde serhildanlar (ayaklanma) yaratırken çok uzun yıllar süren kitlesel uyuşukluğu üzerlerinden atmayı başaracaklardır. ABD’nin buna cevabı ise savaşta rakibi olan Saddam’ı desteklemek olmuştur. Bu desteği Baas rejiminin yıkılmasına neredeyse ramak kala yapmıştır. Bu durum çelişkili gözükmektedir. Ama değildir. Çünkü ABD bir yandan Saddam’a karşı savaşırken diğer yandan savaşın sonuna doğru silahlı olarak ayaklanan Güneyli Kürtlere karşı Saddam rejimini korumaya çalışmıştır. Saddam’da bu durumu derhal kendi lehine çevirerek ABD ordusunun denetiminde Güneyli Kürtlere saldırmıştır.
Buradan çıkarılacak sonuç açıktır: Bölge devletleri emperyalizm ile her ne kadar çelişkiye düşse de Kürtlerin efendisi yine de bu sömürgeci bölge devletleridir. Ortadoğu’nun makûs talihi hep bu olagelmiştir. Savaş Irak’ta büyük yıkım yaratmıştır. Ama bu yıkımla beraber Körfez savaşı Kürtler açısından genel olarak; Barzani, Talabani ve PKK’nin siyasi olarak lehine dönerek onlara uluslararası bir boyut kazandırmıştır. Özel olarak da kuzeyde PKK’nin yürütmüş olduğu mücadele uzun yıllar sonra Kürt halkı nezdinde önderlik sorununa bir cevap olmuştur. Bu nedenden dolayı 1992’den günümüze tartışmasız bir şekilde Kürt Halkının önemli bir kısmının siyasi önderi PKK’dir diyebiliriz. Ayrıca PKK Kürt halkıyla her düzeyde ilişki kurmuş ve onları mücadeleye kazanmayı başarmıştır.
Verdiği mücadele ve Körfez Savaşı’nın koşulları nedeni ile kitleselleşen PKK, SSCB’nin çözülüşünden hemen sonra yeni bir yönelişe girmiştir. Bu yönelişin adı “Üç federasyon”dur. Buna göre; Kürt halkının; İran, Irak ve Türkiye’deki topraklarını alarak ayrılmasına gerek kalmadan (Burada Suriye’nin adı geçmiyor: Bunun nedeni de, o dönem Öcalan ve ekibi bu ülkede yaşadıkları içindir. Bu yüzden de Suriye yönetimiyle ters düşmemek adına dört yerine üç federasyon denmiştir.) kültürel ve kısmen de siyasi haklar elde etmesi mümkündür. Bu görüşe göre; kazanımları ve hakları elde eden Kürtler, mevcut merkezi devletlerle çelişmeyen ve birbiriyle siyasi, idari ilişkisi olmayan federasyonlar altında yaşayabilir. O dönem PKK bütün yazılı metinlerinde bu görüşü savunarak bu doğrultuda politika üretmiştir. Bu fikrin diğer babası da Turgut Özal’dır. Bu proje özü itibari ile 2. Cumhuriyet anlayışıyla paralellik taşır. Zaten o yıllarda Öcalan ile Özal arasında dolaylı yollardan Kürt sorunun çözümü konusunda bir iletişim kurulduğu hep iddia edilmiştir. Fakat Özal’ın “ani” ölümü bu evreyi pratik olarak kesintiye uğratmıştır. Yine de bu fikrin günümüze kadar sürmesi engellenememiştir. Mevcut bu fikir 90’lı yılların ikinci yarısında uykuya yatmış, yeni bir siyasal ikliminin oluşmasını beklemiştir.
3-1999-2008 “Demokratik Özerklik ve Demokratik Konfederalizm”
1999 yılında ABD ve Türkiye politika değişikliğine giderek Öcalan’ı önce Suriye’den dışarı çıkardıktan sonra, Kenya’da CIA operasyonu ile yakalamayı başardılar. Öcalan yakalanıp Türkiye devleti tarafından teslim alındıktan sonra, PKK 2000–2004 yılları arası örgütsel olarak tasfiye ve çözülme sürecine -büyük bir oranda Öcalan eliyle- gitmiştir. Başsız kalan PKK uzun yıllardan beri sürdürdüğü silahlı mücadeleyi sorgulamaya başlamıştır. Bu dönem Öcalan ve PKK birçok siyasi arayışlara girmiştir. Partinin ismi değişmiş, silahsız gerillalar barış elçisi olarak, Türkiye devletine gönderilmiştir. Gerilla kuvvetleri Kuzey Kürdistan’ı terk etmişler, Güneyde üslenmişlerdir. Muhalif gerilla komutanları süreç dışına itilmiş veya etkisiz bir pozisyona getirilmişlerdir. Yine bir kez daha tek taraflı ateşkes sürecine gidilmiştir.
PKK’de bu uzlaşmacı eğilim devam ederken, ABD ve müttefikleri 2002 yılında 2. Körfez savaşını başlatarak Saddam rejimin yıkılmasının önünü açmıştır. Savaşta ABD Türkiye’yi yanına çekmesi için 1 Mart’ta meclise sunulan tezkerenin milletvekillerinin çoğunluğu tarafından kabul edilmesi gerekiyordu. Maalesef bu gerçekleşmedi. Türkiye bu savaşta ABD’nin yanında fiili olarak yer almadı. ABD’nin Irak’ın güneyinden başlattığı harekat Güney Kürdistan da Türkiye’nin değil, Barzani ve Talabani’nin başını çektiği bölgesel Kürt önderliklerinin inisiyatif kazanmasına yol açtı.
Savaş sonrasında Talabani Irak Devlet Başkanı, Barzani ise Kürdistan özerk bölgesinin lideri oldu. Tüm bu dönem boyunca Türkiye Devleti’nin Güney Kürdistan’daki askeri ve siyasi etkinliği azalırken PKK’ de bölgede askeri açıdan elverişli bir coğrafya elde etti. Bu somut gelişmeler PKK’yi Özal’dan sonra bir başka uzlaşma arayışına çekti. Bu arayışın birinci nedeni; Güney Kürdistan ayrıcalığından Türkiye’deki Kürtlerin de yaralanabileceği yanılsamasıdır. İkincisi; ABD’nin Kürtlerin hamiliğine soyunma girişimi ve ABD’nin, Ortadoğu’ya özgürlük ve demokrasi getireceği demagojisidir. Üçüncü olarak da; Avrupa Birliği afyonu ve Türkiye’nin demokratikleşeceği beklentisidir. Bütün bunlar uzlaşma için dayanak noktası yapılmıştır. Öcalan bütün bu gelişmeleri kendisinin ve PKK’nin lehine çevirmeye çalışarak teorik ve politik alt yapısını kendisinin oluşturduğu “Demokratik Özerklik ve Demokratik Konfederalizm” tezini siyasal bir proje haline dönüştürmeye çalışmıştır. Bu projeye göre; Kürtler ve Türkler barış içinde ve eşit bir biçimde bir arada yaşamalıdır. Bağımsızlık, ayrı devlet kurma ve sınır değişikliği gibi talepleri savunmak gereksizdir. Anayasada ve fiili yaşamda elde edilebilecek hukuki, siyasal ve kültürel kazanımlar yeterlidir. Öcalan, bu kazanımları somutlaştıracak olan yaklaşıma “Demokratik Özerklik” adını vermektedir. Bütün bu kazanımları koruyacak garanti altına alacak ve geliştirecek açılıma da “Demokratik Konfederalizm” demektedir.
Bu gelişmeler PKK’nin özellikle de Öcalan’ın Kürt devrimi ve birleşik bir Kürdistan’ı inşa etme mücadelesinden vazgeçtiğini gösteren en somut adımlardır. Söylem artık çok nettir. Öcalan’ın ağzından aktarırsak: “ne bütünlükten yanayız ne ayrılıktan, biz demokratik bir oluşumdan yanayız” Peki neden o zaman silahlı mücadelede ısrar var ve gerilla dağıtılmıyor? Sorusu hemen akla gelebilir. Bu sorunun muhtemel cevabı şunlardır: Öcalan dahil silahlı silahsız herkesi kapsayan genel af ve ortak demokratik bir anayasa talebidir. Sanki mücadele bu noktaya odaklanmış gibidir. Bu da artık bir başka yazınının alanına girmektedir.
05 Ocak 2007
Editörün notu: Gündemde gelişen olayların takibine yardımcı olabilmek amacıyla yazarımız Atilla Doğan’ın 2007 yılı tarihli yazısını, değerli okurlarımızla paylaşmayı yerinde bulduk. Okuyucularımızın bilgilerine sunarız.


[...] ilgili yazıları: Türk Açılımı, Pkk ve sosyalist hareket, Özalizm ve Kemalizm’in mutsuz evliliği: Taşeron [...]
[...] ertesinde, Erzincan’ın bir köyü olan Başbağlar’da, 33 köylü katledildi. Bu iki katliamda PKK ile [...]