katiller komitasi

Özalizm ve Kemalizm’in mutsuz evliliği: Taşeron Cumhuriyeti

İçinde bulunduğumuz coğrafya, Ekim Devrimi ülkesinin ve Doğu Bloğu’nun çözülmesinin ardından, hâlâ peş peşe siyasal buhranlardan ve sınır değişikliklerinden kurtulabilmiş değil. Dengeler her an değişiyor ve bütün parametreler oynak ve aşırı ısınmış bir zemin üzerinde cereyan ediyor. Emperyalist kapitalist sistem bu gelişme karşısında, Yeni Dünya Düzeni (YDD) denilen deli gömleğini siyasal bir proje olarak emekçilere ve ezilen halklara giydirmeye çalışıyor. Geniş yığınların, siyasal partilerin ve sosyalist solun büyük bir kısmının kafa karışıklığı devam ediyor. Bu karmaşık durumdan Türkiye’nin siyasal hayatı da etkileniyor. Bu siyasal etkilenme kısaca şu sorularla kendini ifade ediyor: Irak, Suriye, İran ve Türkiye’nin geleceği eski Yugoslavya’nın kaderi gibi mi olacak? “Küreselleşme” saldırısına cevap ulus-devlet mi? Lâikliğe karşı, şeriat tehlikesi mi var?
Bu yukarıdaki ikilemlere daha başkaları da eklenebilir. Fakat ana halkayı elden kaçırmamak ve doğru bir stratejik anlayış geliştirmek için, burjuvazinin ve devletinin, dolayısıyla uluslararası uzantılarının beyin haritasını ortaya çıkarmak birinci dereceden görevdir. Çünkü yukarıdaki ikilemlere açık ya da gizli olarak burjuva kampı da cevap aramakta ve çözümler üretmektedir. Bu -açık ya da kapalı- emperyalist planların kodlarını çözemezsek sağlıklı, doğru bir politika ve taktik üretmemiz mümkün olamaz. Bu kısa değerlendirmeden sonra, yukarıda bahsedilen bu meseleleri tek tek ele alacak olursak;

1-Türkiye değil, Ortadoğu parçalanacak!

Son yıllarda siyasallaşan ulusalcı tez propagandasını; Türkiye’nin parçalanacağı, ABD’nin bölgede bir Kürt devleti kuracağı, TSK ve bazı kurumlarının özünde anti-Amerikancı ve AB karşıtı olduğu yanılsaması üzerine kuruyor. Oysa bu doğru değil. Türkiye burjuvazisi 12 Eylül darbesi ve ardından gelen Özal yönetimiyle klâsik “Misak-i Millî” anlayışını terk etmiştir. Yugoslavya ve Irak deneyiminden sonra ise Türkî Cumhuriyetlerde nüfuz sağlamaya çalışarak, Irak topraklarından kendine aslan payı alma peşine düşmüştür. Bu anlayışı sürekli kılarak Somali’den Bosna’ya, oradan da Afganistan’a kadar uzanan coğrafyada askerî maceralara sürüklenmiştir. Bunun adı “emperyalizm adına yayılmacılık” tan ve “müdahale”den başka bir şey değildir. Bu yayılmacılığın Ortadoğu merhalesi de ABD, İsrail ve Türkiye devletinin işbirliği temelinde gerçekleşmektedir. Bu koalisyonun mantıki ve pratik sonucu Ortadoğu’nun parçalanmasına gidecek yolun taşlarının döşenmesinde yatmaktadır. İkincisi ise emperyalistlerin çıkarlarının kalıcılaştırılması ve güvence altına alınmasıyla gerçekleşecektir.

2-Türkiye burjuvazisi taşeronluğa soyunuyor!

Türkiye burjuvazisi uluslararası ortaklarıyla, başta petrol olmak üzere bütün doğal kaynaklara sahip olmak istiyor. Daralan dünya piyasası ve ekonomik krizlere uluslararası burjuvazinin verebildiği cevap; işgal, ilhak, rejim değişiklikleri ve bahsedilen bölgeyi uluslararası tekeller arasında pay etmektir.

3-Kürtler ve ABD’nin yakınlığı geçicidir. Bu balayı bitecek!

Kritik bir soru sorarsak eğer, ABD Kürtler için ya da Kürt devleti için, 50 yıllık müttefiki olan Türkiye devletini bir çırpıda gözden çıkarır mı? ABD, Türkiye devletine karşı ikili mi davranıyor? Bu soruları çözmek için sermayenin ve emperyalizmin kâr elde etme, siyasal ve askeri müttefik oluşturma, dolayısıyla yayılma dürtüsünü doğru bir biçimde kavramak gerekir. Bu süreci doğru kavrarsak emperyalist gücün izleyeceği askeri ve siyasal yolu da böylece çözmüş oluruz. Biz bu tarihsel akışa sınıf perspektifinden baktığımız için, bütün bunlardan şöyle bir sonuç çıkarıyoruz; ABD bölgede ikili oynamıyor, iki farkı politika uygulamaya çalışıyor. Bunlardan biri Kürtlere karşı, bir diğeri ise Iraktaki halklara karşı uygulanmaktadır. Çünkü ABD, İran ve Suriye’ye karşı izleyeceği askeri harekâtı, Irak çelişkisi üzerinden yürütmektedir. Eğer İran ve Suriye’de başarı kazanabilirse, hiç tereddüt etmeden Kürtlere arkasını dönecektir. ABD’nin PKK ve Kürt hareketine ilişkin politik stratejisi ise şöyle biçimlenmektedir:

  • 1- Kısa vadede PKK’yı ateşkese zorlamak,
  • 2- Orta vadede silahsızlandırmak
  • 3- Uzun vadede de ise legal siyasete sokarak, dişi tırnağı sökülmüş bir hale getirmek.

Bütün bu politikaları emperyalizm istediği gibi hayata geçirirse Ortadoğu çelişkisini kendi lehine çevirmiş olur, böylelikle de siyasi ve askeri operasyonunu, Avrasya’ya kadar uzatarak yayılmacılığını sürekli kılmış olur. Uygulanan ve uygulanacak olan bütün bu politikaların ise sıkı ve değişmez müttefikleri ise İsrail ve Türkiye olacağı su götürmez bir gerçek olacaktır.

4- Bu topraklar Türkiye ve İsrail arasında pay edilecektir!

Ortadoğu’da uzun vadeye yayılması planlanan olası senaryonun, şu şekilde sonuçlanması hedeflenmektedir: Parçalanmış ve yönetimleri devrilmiş İran, Irak ve Suriye devletleri ve bunlar üzerinde Siyonizm’in ve emperyalizmin taşeronu Türkiye ve İsrail’in kuracağı yeni hükümranlıklar. Ulusalcıların söylemlerinin aksine ABD’nin ve AB’nin Türkiye’yi parçalama gibi bir niyeti yok. Emperyalizm, tam tersine parçalanacak olan bu bölgeyi en yakın müttefikleri vasıtasıyla kontrol altına almak istiyor. Böylece Avrasya’ya doğru derin bir koridor açacaktır.

5-Bütün bunlar büyük Ortadoğu savaşlarıyla olacaktır!

Yukarıda ifadesini bulan kötü senaryo nasıl hayata geçirilecek? Bölge devletleri ve halkları eğer bu emperyalist ve taşeron planı bozacak gerekli tepkiyi gösteremezse, mevcut güçler bölgede uzun zamana yayılmış savaşlarla coğrafyanın dokusunu değiştirerek ve halkları yorarak kazanımlarını perçinleyecektir. Emperyalizm bu konuda uzun soluklu davranıyor. Hizbullah ve Iraktaki direniş karşısında emperyalist savaş aygıtının bozguna uğradığını sanmak emperyalizmin ekonomik ve askeri gücünü anlamamak demektir. İsrail ve Türkiye olgusu da her zaman bu denklemde yerini alacaktır.

6-ABD’nin istediği, ulusalcı söyleme dayalı, yayılmacı bir Özalizmdir.

Özal ve ekibi 80’li ve 90’lı yıllarda, ABD politikasının sadık uygulayıcısı olmuşlardı. Bu ekip YDD ve sonrasındaki muhtemel süreci iyi okumaya çalışarak bu doğrultuda siyasal adımlar atmaya çalışmışlardı. Bu planda yayılmacılık, Ortadoğu’nun paylaşımı ve Kürt gerçekliği vardı. Dönemin o günkü şartlarında Özal bu projeyi yaşama geçiremedi. İç siyasi dengelerin uğruna Cumhurbaşkanlığına çıktı. Fakat bu kurumda istediklerini yapamayacağının bilincine varan Özal, tekrar aktif siyasete dönme sinyalleri verdi. Cumhurbaşkanlığı döneminde Özal’ın “erken” ölümü Ortadoğu ve Kürt ayağını uzun bir süre sekteye uğrattı. Çünkü Özal sonrasında bu iki soruna cesurca el atan olmamıştı. El atanlar ise şiddete dayalı askeri yolu seçmişti. Sadece Özal’ın 2. Cumhuriyet projesi içinde yer alan yayılmacı anlayışı diğer siyasal liderler uygulamaya çalıştı. Özal “21. yüzyıl Türk yüzyılı olacak” demişti. Demirel ise iktidardaki döneminde Özal’ın anlayışını “Adriyatik’ten Çine, Türk dünyası” şeklinde formüle etmişti. O dönemde bu görüşler milliyetçi ve liberal anlayışları oldukça etkiliyordu. 2. Cumhuriyetin sadece yayılmacılık yönünü ele alan Türkiye burjuvazisi ve siyasetçileri şimdilerde ABD’nin kanlı planlarına imza atmak için gizli diplomatik bir siyaset yürütüyorlar.

7-TSK siyasetin ve iktidarın merkezine yerleşiyor.

ABD ve Türkiye burjuvazisi eğer kanlı ve uzun erimli bir askeri seçenek peşinde ise, o zaman bunu TSK aracılığıyla yapmaktan başka seçeneği yok. İşte işin püf noktası burada yatıyor. TSK “sivil iradenin” üstüne nasıl çıkacak? 28 Şubat kararlarıyla beraber TSK siyasal sistemden kültürel yapıya, oradan ekonomiye kadar zaten nüfuz etmiş durumda. Ama buna rağmen, TSK hala sevk ve idare anlamında hükümete ve parlamentoya biçimsel de olsa tabi durumdadır. Bunu aşmak, geçmiş deneyimlere bakarak söylersek zor değil. TSK’nin elinde irtica, AKP ve cumhurbaşkanlığı kozu var ve elbette bunları kullanarak iç politikada elini güçlendirmeye devam edecek.

8- Ufukta askeri darbe girişimi gözüküyor!

TSK, bütün söylemlerini, irtica ve bölücülük olguları üzerine oturtarak bir yandan darbe girişiminin alt yapısını oluşturmaya, diğer yandan da kitle desteğini sağlamaya çalışıyor. TSK’nin bu eylemi karşısında toplumdan ve siyasi çevrelerden iki farklı görüş ortaya çıkıyor: Birinci kamptaki liberaller “darbe olamaz” diyerek kitleleri pasifleştirmeye çalışıyorlar. AB’ yi darbeye karşı emniyet sübabı olarak gösteriyorlar. Liberal anlayışlarını en uca götürerek, TSK’yi ayrı, burjuvaziyi ayrı – hatta daha da ileri giderek devleti ayrı, burjuvaziyi ayrı- göstermeye çalışıyorlar. Liberalizmin bu pasifist ve sınıfsız anlayışına karşı, ulusalcılar da militan darbe tabanı oluşturmaya çalışarak şovenist ve militarist bir hat izliyorlar. Çünkü sonuç olarak iki anlayış da darbenin zeminini hazırlamaktan başka bir işe yaramıyor. Bu ilişki aslında paradoks izlenimi yaratmaktadır, ama son tahlilde sınıflar mücadelesinin bir ürünü ve madalyonun iki yüzü gibidir.

9-Darbenin ve savaşın cephe gerisinde ne var?

Geçim sıkıntısı çeken kitleler işsizlik ve yoksulluğun pençesinde kıvranıyorlar. Bu kitleler cellâdına âşık bir şekilde şehit cenazelerinin şovenist unsurlarına dönüşüveriyorlar. Henüz bütün bu olumsuzluklara rağmen emekçi sınıflar ve ezilen halklar yolun sonuna gelmemiştir. Sorun hangi yoldan gidilip gidilmeyeceğidir. Bu bir felaket tellâllığı değildir. Sınıflar mücadelesinin dünya çapında geldiği somut durumdur. Artık çözüm için net olarak iki yol söz konusudur: Ya emperyalist-kapitalist militarist çözümün yolu, ya da emekçilerin gerçek birlikteliği olan sürekli devrimler çağında dünya işçi-emekçi devletinin yoludur.

17 Ekim 2005

Editörün notu: Gündemde gelişen olayların takibine yardımcı olabilmek, aynı bölümde yayınlamayı düşündüğümüz, bir sonraki 2007 tarihli yazısına katkıda bulunabilmek amacıyla yazarımız Atilla Doğan’ın 2005 yılı tarihli yazısını, değerli okurlarımızla paylaşmayı yerinde bulduk. Okuyucularımızın bilgilerine sunarız.

Tags: , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , ,

7 Yorum Var “Özalizm ve Kemalizm’in mutsuz evliliği: Taşeron Cumhuriyeti”

  1. Anladığım kadarıyla, bu eski bir yazı. Zaten tarih, yazarımızın pek çok saptamasının yanlış çıktığını göstermiş.

    1- Ergenekon davası: Ergenekon, o yıllardır herkesin dilinde olan meşhur derin devlet mi? Bilmiyoruz. Ancak içeri alınanların hepsi olmasa da, pek çoğu ulusalcı olarak tanınırlar. ABD bu anlayışı neden tasfiye etmek istesin, madem ulusalcıları kullanacak? Ayrıca Ergenekon davasını yapısal olarak, Danton’un Robespierre ve ihtilal konseyince yargılanışına benzetebiliriz. Orada da Danton’un ve dava arkadaşlarının yanına, sanık olarak davayı bulandırmak amacıyla, kalpazanından, hırsızına, mafyasına kadar pek çok pis isim karıştırılmıştı. Bugün de Ergenekon davasına, kalpazanlar, hortumcular, mafyalar karıştırılarak dava bulandırılmış durumda. O mahkemede Danton ”Bu hırsız ve soysuzlarla bizim ne gibi bir alakamız var da birlikte yargılıyorsunuz?” diye mahkemeye sormuştu. Bugün de Istanbul Üniversitesi eski rektörü prof.dr. Kemal Kılıçdaroğlu, ”Bu isimlerle beraber yargılanmak onur kırıcı” demiştir.

    2- Madem ABD PKK’yı silah bırakmaya zorlayacak, o halde neden PKK’yı yarattı , eğitti ve silah verdi? (PKK’Ya birinci dereceden yardım eden devletlerin, İsrail, ABD, Rusya ve Yunanistan olduğu bilinmekte)

    3- Dediğiniz Orta Doğu’yu Türkiye önderliğinde kontrol etme planı var evet, ancak bunun adı kemalizm ve ulusalcılık değil, YENİ OSMANLICILIK’tır.

    4- Hiç bir kemalist bulamazsınız ki pro-emperyalist olsun.

    5- Ulusalcılıkla Özal’ın politikalarını karıştırmamak lazım. Zira gene hiç bir ulusalcı göremezsiniz ki, Özal’ı sevsin. Bir Kemalist olarak, Recep Tayyip Erdoğan’la birlikte en sevmediğim politikacı Turgut Özal’dır. Bugünki bütün o kaos ortamını açan şahsiyet, Turgut Özal’dır ve benim gibi hiç bir Atatürkçü, Turgut Özal’ı sevmez.

    6- Yukarıda sıraladığım sebeplerden ve zaten tarihin kendiliğinden de ortaya çıkarttığı üzere, yazıyı yanlış bulduğumu belirtmem gerekir.

    Saygılarımla

    #1006
  2. Atilla Doğan

    Orkun merhaba,

    1- “Ergenokon” denilen örgütlenme, Nato ile başlayan bir süreç o meseleyi tartışmak ayrı bir yazının konusu. Bu günkü tartışmada bende bu süreci şaibeli ve eksik görüyorum. Bunu ben SYP’de ki bir çok yazıda dile getirdim.
    2-Sorun tek başına PKK değil ki; PKK yaşanan süreçin bir sonucu, asla nedeni değil. PKK olsa da olmasa da Kürt halkının anadilde eğitim gibi, kültürel haklar gibi, siyasi haklar gibi hakları sence hiç mi yok?
    3- Biz buna “İkinci Cumhuretçilik” diyoruz. O, Özalın programı idi. Ama hayata tam olarak geçmedi. Ben bu noktada bu programı güncel ve somut biçimde hayata geçirecek olan bu günkü siyasi kadroları mutsuz bir evlilikten doğan sorunlu bir çocuğa benzetiyorum.
    4- İlhan Selçuk, Kemal Alemderoğlu ve Tuncay Özkan en iyi örnekler. Bu kişiler ABD’yi müttefik görmekten hatta Amerikancı olmakta bile hiç bir beis görmemektedirler.
    5-Ben zaten bu yazıda Ulusalcı-Liberal ikilimeninin aslında ne kadar boş olduğunu ortaya koymaya çalışmaktayım. İki faktörde aslında sıkışınca askeri müdahale, kapitalizm ve ABD yanlısıdır.
    6- 2002-2004 aralığında 4 darbe girişimini, 27 nisan muhtırası gibi önemli eşikleri çok erken bir aşamada tespit etiği için bence bu yazı kendi kulvarında başarılı bir yazı olarak güncelliğini korumaktadır.

    Sevgilerimle.

    #1012
  3. Sayın Atilla Doğan

    Zaten sorun şu ki, bugün ki vaziyet Muhafazakarlar ve Liberaller bir tarafta, ulusalcılar tamamen farklı bir tarafta durmaktadırlar ve kemalizm Türkiye’den tasfiye edilmektedir.

    Elbette ki nasıl İslam’ın adı ile insanları aldatanlar varsa, Atatürk’ün adı ile insanları aldatanlar vardır.

    Ancak Deniz Gezmiş bile, Marksist-Leninist bir sistemi savunduğu halde, babasına mektubunda ”Beni bir Kemalist olarak yetiştirdiğin için sana teşekkür ederim” der. Buradaki Kemalizm, sistem olarak değil ama, anti-emperyalizm düzleminde bir Kemalistliktir.

    Tabi ki hangi Kemalizm diye de sorgulamak elzemdir. Atatürk zamanında uygulanan politikalar farklı, İsmet İnönü zamanında uygulananlar farklıdır.

    Fakat Özal ile Kemalizmi bağdaştırmanızı, bir hakaret sayarım. Yani Özal neresi, Atatürk neresi. 28 Şubat darbesi, apaçık bir Amerikan müdahalesidir ve laiklik,kemalizm adına yapıldı. Buna katılırım. Fakat o dönemde Türkiye’nin İran’a dönme tehlikesi vardı. Necmettin Erbakan, Abdullah Gül, Şevki Yılmaz gibi isimlerin, artık Türkiye Devleti’nin temelini hedef alan, vatan ve millet düşmanlığı taşıyan açıklamalarını hatırlamakta fayda var.

    12 Eylül ise, zaten herkesin artık ayan beyan bildiği bir darbe halini almıştır. 12 Mart darbesinde, sosyalist bir devrimi engelleme çabası olduğu bilinmekte ancak bu olmasaydı da, 9 Mart’ta sosyalist bir darbe gerçekleşecekti. Yani burada darbenin, Liberalizme veya ulusalcılığa özgü bir kavram olmadığına bir işaret vardır.

    27 Mayıs ise bunlardan apayrıdır. Bana göre Terakkiperver Cumhuriyet Fırkasının devamı niteliği taşıyan Demokrat Parti’nin, adına yaraşmayacak şekilde özellikle 1955′ten sonra anti-demokratik uygulamalarına karşı bir özgürlük hareketi olmuş, sonrasında hazırlanan anayasa, emekçilere ve sendikalaşmaya, üniversite öğrencilerine muazzam bir özerklik ve hürriyet sağlamıştır.

    Nitekim Süleyman Demirel, 27 Mayıs’tan sonra hazırlanan anayasa için, ”Bu anayasa bize bol, her kafadan ses çıkıyor, işleyişi sağlayamıyoruz” anlamına gelen açıklamalarda bulunmuştur.

    Bu yazdıklarımın da anti-tezleri tartışılabilir. Komplo teorisine daha yatkın olanlar, ABD Türkiye’de kaotik bir ortam oluşması ve daha kolay müdahale edebilecek şartların zuhur etmesi için yaptırdı bu darbeleri vs. diyebilir. Haklılık payları da olabilir. Ancak bizim yaptığımız en büyük hata sürekli, darbe ile sıkıyönetimi aynı şeylermiş gibi bir tutmak. Her darbeyi tek taraflı incelemek ve maalesef çok boyutlu olarak ele alamamak, biraz aymazlıktan başka bir şey değildir. Ayrıca ”her darbe ülkeyi 10 yıl geriye götürür” gibi içi boş ve ezber bir klişeden de kurtulmamız lazım gerekir diye düşünüyorum. Zira devrim de bir çeşit darbedir. Sadece geldikleri yerler farklıdır. Bu darbelerin yapılışlarından çok, getiri ve götürülerine bakmak lazımdır diye düşünmekteyim.

    Şöyle yaşça 50-60-70 civarında olan büyüklerimize sorduğumda, 12 Eylül darbesi için ”asker geldi de kurtulduk” diyen de var ”gencecik çocuklar öldürüldü” diyen de. Ancak bir noktada bu iki grup ta birleşmekteler. O da, peki 12 Eylül öncesi nasıldı? diye sorduğumda.

    Darbeden daha da beterdi yanıtını alır hepimiz, gene soracak olursak. Benim düşüncem o dönemde 12 Mart’tan sonraki kaotik ortamı da gene ABD’nin oluşturduğudur. Sağcı-Solcu diye toplumu bölerek.

    Aynı ortam şimdi Kürtler kullanılarak yapılıyor. Çünkü Berlin Duvarı’nın yıkılmasından önce Jeo-politik ve ideolojiler büyük önem taşımaktaydı, şimdiyse Jeo-kültür. Sürekli milli birlikteliği yıpratacak şekilde, etnik kimlik üzerinden siyaset yapılmaktadır. Bu çok tehlikeli bir şeydir. 1955 yağma olaylarının benzerini doğurabilecek bir süreçtir. Oysa Türklük, etnik bir kavram değildir. Türklük, ulusal-kültürel bir kimliktir. Bir Çerkez de Türktür, Laz da Türktür, Kürt te Türktür. Zaten Kürtler de ben ayrı bir milletim demiyor. Öyle olsa DTP %7′den daha fazla oy alırdı, madem Kürt topluluğuna mevcut Türk vatandaşlarımızın %15-20 civarında olduğu söyleniyorsa.

    Tabi ki sorun PKK sorunu değil, sayın Atilla Doğan. Sorun gene dönüp dolaşıp aynı noktaya, emperyalizme geliyor. Zira radikal-terörist veya terör sempatizanı Kürtleri de kışkırtan, beyinlerini yıkayan gene ABD.

    Sorun öyle bahsedildiği gibi 90-100 yıllık bir sorun da değil. Sizin de bildiğiniz gibi bu sorunun kaynağı, 1815 Viyana Konferansı ve müteakiben Londra Konferansı’dır. Sorun Kürt meselesi değil, sorun şark meselesidir. Bu meseleyi ilk ortaya atan da çarlık Rusya’sıdır. Daha sonra İngiltere ve ABD’de kendi çıkarları doğrultusunda maalesef, (Hepsi demiyorum dikkatle) emperyalizmin tuzağına düşmüş bazı farklı etnik kökene mensup vatandaşlarımızı kullanmış ve atmıştır.

    Fazla uzattığımı biliyorum sayın Atilla Doğan ancak, şahsım bir Atatürkçü olarak, benzetmelerinizden rahatsızlık duydum. Ayrıca hiç bir Kemalist, İkinci Cumhuriyetçileri ve Özal’ı sevmez. Buradaki ayrımın gözden kaçmaması dileğiyle.

    #1013
  4. Eklemek istediğim bir husus daha var.

    Tabi ki anadilleri olan Türkçe dışında, kültürel dilleri olan Kürtçeyi de rahat rahat konuşup, eğitimini alabilirler. Ancak terör var olduğu müddetçe, devlet ve ulus bazı radikallerin yapısal ve kültürel özelliklerini tehdit olarak algılamaya devam edecektir.

    Çünkü hemen hemen her gün onlarca şehit veriliyor. Durum böyleyken, siz doğuda bacağını kolunu kaybetmiş gazilere, evlatlarını kaybetmiş analara babalara, açılım falan açıklayamazsınız.

    Terör son bulsun, sonra isteyen istediğini yapsın. Ama devlet silah bırakmaz. Bıraktığı hiç bir yerde görülmemiş. Alice’in harikalar diyarında da yaşamadığımıza göre, önce PKK silah bırakmalı ve terörün siyasal uzantısı olan DTP provokatif eylem ve söylemlerine son vermelidir.

    #1015
  5. Selam!”Danton’un Robespierre ve ihtilal konseyince yargılanışına..”bu
    sadece bir örnek,degilmi?Daha hangi örnekler vardir acaba???Suan ne
    yazik ki fazlasi aklima gelmiyor.Sayin Orkunc Sevinc,sizi tebrik ederim!

    #1100
  6. [...] Yazarımızın ilgili yazıları: Türk Açılımı, Pkk ve sosyalist hareket, Özalizm ve Kemalizm’in mutsuz evliliği: Taşeron Cumhuriyeti [...]

    #1356
  7. [...] Özal’ın “ani” ölümünün ardından siyasette dengeler değişti. Demirel cumhurbaşkanı olurken, [...]

    #1487

Yorumlar

Arsiv

...  Add to Technorati Favorites  Google a Ekle