Nasıl bir “sol” parti istemeliyiz!
Üzerinde yaşadığımız bu topraklar kaynamaktadır. Daha da ötesi dünya kaynamaktadır. Çok kutuplu bir hal alan dünya siyasi arenası dinsel gerilim, milliyetçi boğazlaşma, ekonomik kriz, nükleer tehdit ve ekolojik tahribat çıkmazına girmiştir. Bütün bu çelişkilere karşı kendini tek yetkili gören ABD emperyalizmi (ve Britanya) dünyanın bu bunalımını kendi içine doğru maas etmektedir. ABD eğer gelişmelere çözümsüz kalırsa kendi topraklarında çok büyük sarsıntıyla karşı karşıya kalabilir. Bu açmazdan kurtulmak için askeri ve ekonomik güç olan bu dev ülke mevcut gerilimler karşısında yeni arayışlara, maceralara ve savaşlara yönelmektedir.
ABD ve Avrupa’nın başını çektiği G8 (Gelişmiş sekiz ülke) ülkeleri, emperyalist blokun ana bileşenlerini oluştururken; Brezilya, Rusya, Türkiye, Hindistan ve Meksika gibi ülkeler ise ikinci halkayı oluşturmaktadırlar. Bu emperyalist bloka yakın markaj içinde olan ülkelerin karşısında en güçlü ekonomik birim olan Çin ise olağanüstü yükseliş göstermektedir. Birde sıcak savaş ortamı olarak Afganistan, Pakistan (ve İran) faktörü var. Bu gelişmeler karşısında Türkiye devleti İran ile görüşmekte, İsrail’le gerilim yaşamakta ve AB’ye “rest” çekmektedir. ABD’nin istemleri karşısında Afganistan’daki savaşa temkinli yaklaşmaktadır. Hükümetin bu tavırları iç ve dış kamuoyunda Türkiye bağımsız bir yol mu izliyor? Sorusunu gündeme getiriyor. Bu konjonktürde rakipsiz gibi gözüken AKP hükümeti ya Kürt sorununu, ekonomik krizi ve demokratikleşme meselelerini çözemeyecek ve tıkanacak sonrasında ulusalcılara teslim olacak. Ya da bu topraklarda işçiler ve ezilenler ancak birleşik bir emek ve özgürlük cephesi yaratarak bu olumsuz sürece müdahale edecektir.
Çok uluslu ve çok kültürlü bir imparatorluğun bakiyesi olan bu topraklar siyasal, sosyolojik ve dinsel/mezhepsel açıdan üçe bölünmüştür: Dindar Müslümanlar, Alevi-Bektaşi ve Kürtler olarak. Bu dinamikler, içinde bulunduğumuz şartlarda birbirlerine güvenmemekte ortak bir zeminde hareket etmemektedirler. Oysa sınıf mücadelesinin önünün açılması bakımından bu temel güçlerin mutlaka bir biçimde konsensüse gitmesi gerekir. Çünkü bu güçler toplumsal olarak işçi-emekçi kitlelerin parçalanarak bürünmüş olduğu bir biçimdir. Dolayısıyla bu durum ezilenlerin bir arada mücadele etmesinin önünde en büyük engeldir. Bu yüzden bu engeli kaldırmak gerekir. Bu bölünmüşlüğün varlığı devlet ve sermayenin tercihidir. Sermayenin çıkarlarının bekçiliğini yapan Kemalist bürokrasi “böl-yönet” yöntemi ile homojen olmayan bu kitleleri cumhuriyet rejimi boyunca hem birbirine karşı kullanmış hem de asimile etmeye çalışmıştır. Fakat bu yöntem Türkiye’de kapitalizmin gelişimi ile yıpranmış ve adeta dar bir cekete dönüşmüş olan bu rejim, artık dikişlerinden sökülmeye başlamıştır. Dikişlerin sökülmesine neden olan dindar Müslümanların türban özgürlüğü, Alevi-Bektaşilerin inanç ve ibadet özgürlüğü; Kürtlerin ise ana dilleri ve kültürel özgürlüklerini istemeleridir. Bu dinamikler açısından bu mücadelede önemli mesafede kazanılmıştır. Fakat bu mücadele parçalı ve çatışmalı bir muhalif hareketten öteye gitmemektedir. Bu yüzden bütün bu talepleri daha ileri taşıyacak birleşik bir emek ve özgürlük hareketine ihtiyaç vardır. Ancak bu hareketin mimarisini ve belkemiğini işçilerin ve emekçilerin içinde olduğu bir parti sağlayabilir.
Böylesi bir parti sınıfsal, cinsel, ulusal, dinsel, kültürel, sanatsal ve ekolojik sömürüyü ve bunlara karşı yürütülecek mücadele hattını programında somutlamalı ve bu siyasal programı talepler manzumesi haline getirmeli, doğru araçlarla patron devletine karşı etkin kılmaya çalışmalıdır. Bu parti yürüttüğü mücadele ile işçi, emekçi sınıfların ve tüm ezilenlerin içinde örgütlenmeye çalışmalı, bütün fikirlerin tartışılabileceği organlar üzerinden demokratik merkeziyetçilik ilkesinin asli bir yöntemi olan “tartışmada özgürlük, eylemde birlik” anlayışını hayata geçirmeli ve parti içi demokrasinin önünü açmalıdır.
Parti ve birleşik cephe neyi hedeflemelidir?
Parti liberalizm ve kapitalizmin yönelimlerine karşı daha önce yanlış uygulanmış olan Marksizm’in kaba yorumuna teslim olmamalıdır. Kapitalizme geri dönüş yapan SSCB ve Doğu Bloku ülkelerinde gerçek anlamda sosyalizm inşa edilmemişti. Oysa yaşanan tarihsel deneyim, işçi devrimi ile iktidarı ele alan kitlelerin kapitalizmden sosyalizme geçiş sürecini ifade eder. Bu yüzden bu tür toplumlara “geçiş toplumu” saptamasını yapmak daha doğru bir yaklaşım olur. Bu tarihsel tecrübe bize iki şey göstermiştir. Birincisi, bu “geçiş toplumları” mevcut sınırları aşamadığı sürece, sosyalizme ulaşmamakta, varolan sınıflar (işçi ve köylüler) kadın sorunu, dinsel ve etnik meseleler ortadan kalkmamaktadır. Bu yüzden tek ülke sınırları içerisinde yapılan devrimler gerekli bir koşul olmakla birlikte yeterli olmamaktadır. Çünkü sosyalist devrim dünya arenasında sosyalizm ve kapitalizmin (ve emperyalizmin) nihai hesaplaşması ve devamında dünya çapında sosyalizmin (ya da komünizmin) kesin zaferi ile çözüme bağlanabilir. İkincisi, dünya devrimi ile bütünleşemeyen işçi devletlerinin başına bürokratik bir kast musallat olmaktadır. Bu bürokratik kast işçi ve köylülerin politik iradesinin gelişimi üzerinde etkin olurken, yönetme ve siyaset yapma kapasitesinden de mahrum bırakmaktadır. Marksistler bu olguya “Stalinist bürokrasi” tespiti yapmaktadır. Çünkü bu sistemlerde karşı devrimci politikalar ile bürokratik uygulamalar örtüşmüştür. Bu iç içe geçen sürece Stalinci hizip, muhalefetin bütün uyarı ve mücadelesine rağmen önce göz yummuş, daha sonra da politik sözcülüğüne soyunmuştu. Bürokrasi ile buluşan karşı devrimci ideoloji işçi devletini sönümlendirmek bir yana daha da katı bir hale dönüştürdü. SSCB’deki Stalinist bürokrasi “Tek Ülkede Sosyalizm” anlayışı doğrultusunda işçi devletinin tüm ayrıcalıklarını kullanarak Komünist Enternasyonal aracılığıyla bütün dünyada ki işçi ve komünist partileri bu gerici ve millici görüşe bağımlı hale getirmiştir. Bu karşı devrimci anlayış yüzünden komünist partiler enternasyonalist bir anlayış ve dünya devrimini savunması gerekirken içinde bulundukları ülkelerin liberal veya cumhuriyetçi patronlarını desteklemişlerdir. Oysa Marksizm, patronların, bürokratların, generallerin, işçilerinin ve köylülerin olmadığı, üretim araçlarının toplumsal mülkiyeti temelinde örgütlendiği “herkesten yeteneğine göre, herkesin ihtiyacı kadar” ilkesinin artık yaşama koşulları bulduğu sınıfsız bir toplum olan sosyalizmi/komünizmi hedeflemekteydi. Bu sürece gidiş işçilerin ve köylülerin ulusal ve uluslar arası temelde inşa edecekleri işçi devletleri federasyonları ile olacaktı. Bu da emperyalizm ve kapitalizme karşı gerçekleştirilecek bir işçi devrimleri dizisiyle ancak sağlanabilirdi. Bunun için kapitalizmden sosyalizme kadar sürecek olan mücadele ve örgütlü hattı birbirinden koparmamak gerekmektedir. Bunu da ancak geçiş programı sağlayabilir.
Nasıl bir program?
Program politik mücadele için çok önemli bir araçtır. Çünkü politik mücadele sürecinde parti; programı inşa etmez tam tersi program partiyi inşa eder. Sağlam ve somut taleplere dayandırılmış bir program sayesinde Marksistler işçi ve emekçi örgütlerinin içinde (sendika, işçi konseyleri, fabrikalar) fikirlerini çoğunluk fikirler haline getirmeye çalışmalıdırlar. İşçi sınıfını patronların karşısında siyasal iktidara aday olması doğrultusunda mücadele etmeye teşvik etmelidirler. Çünkü işçi sınıfı kapitalizm altında patronların ve onun devletinin ekonomik, siyasal ve ideolojik sistemine hapsolmuştur. Teslim olunan bu ideolojik durum verili siyasal bilinçtir. Fabrika ve işyeri içine sıkışmış verili bu bilinci aşmak ve ileri taşımak gerekir. İşçi sınıfı salt kendiliğinden eylemler ile bu durumu aşamaz bunu aşmak için sosyalist bir bilince ve bir partiye ihtiyaç duyar. Sosyalist bilinç ve verili bilinç arasında ki köprüyü ancak geçiş programı ve parti sağlar. Örneğin işsizlik kapitalizmde işçi ve emekçileri tehdit eden ve mücadele etmesinden alıkoyan en önemli tehlikedir. Bu tehlikeye karşı sosyalizmin inşasını beklemeden mücadele etmek gerekir. İşte geçiş programı kapitalist sistem içinde işsizliğe karşı var olan bütün işlerin ücretler düşürülmeksizin paylaşılmasını savunmalıdır. Fabrikalarda üç vardiyanın yerine dördüncü vardiya, devlet dairelerinde tek mesai yerine çift mesai uygulaması hem işsizliğe cevap olacak hem de iş saatlerini kısaltacaktır. Bu devrimci bir taleptir. Çünkü kapitalistler buna direnecektir. Direnişle karşı karşıya kalan işçiler kapitalistlerin özel mülkiyetini koruyan siyasal iktidarı sorgulayacaktır. Bir başka talep ise tüm emekçilerin sosyal güvenlikten yararlanmaları, sendika kurmaları ve bunlara özgürce üye olmalarıdır. Şu anda kapitalistlerin uyguladıkları esnek üretim, taşeronlaştırma ve sendikasızlaştırmalar, özelleştirme ve bir dizi sınıfsal saldırının ürünüdür. Bu yüzden salt özelleştirmelere karşı artık “hayır” demek yetmez. Özelleştirilen bütün işletmelerin kamulaştırılarak işçi denetimine geçmesi gerekir. Yine bu durum özel mülkiyet ve devlet mülkiyeti ikilemi yaratacak işçi sınıfını taraf olmaya zorlayacaktır. Bu taraf olma koşulları sınıfa karşı sınıf olma anlamına gelecek, işçi sınıfı ve ezilenler sonransında işçi-emekçi hükümetini hedefleyeceklerdir.
Sendikalar ve İşçi Hareketi;
Sendikalar, işçi sınıfının patronlara karşı inşa ettikleri ekonomik savunma örgütleridir. Asla bir partinin işlevini görmezler ve doğası gereği uzlaşmacıdırlar. Ama bu duruma rağmen işçi sendikalarının kapitalist sistemde patronlardan ve devletten bağımsız olması gerekir. Ayrıca işçiler kendi devletine karşı da sendikaların devletten bağımsızlığını savunmalıdırlar. İşçilerin sendikalarda etkin bir mücadele yürütmesinin önünde sendika bürokrasisi her zaman bir engel olarak duracaktır. Bu yüzden işçi kitlelerine ve sendikaya yabancılaşmış sendika yöneticilerine karşı, devrimci ve öncü işçiler sendikal tüzüklerini demokratik bir içeriğe büründürmenin mücadelesini vermelidir. Sendika yönetiminin yozlaşmasına karşı önlemler somut olmalıdır. Yöneticilerin ayrıcalıkları olmamalı, ücretleri işçi ücretini geçmemeli ve görev sürelerine sınırlandırma getirilmelidir. Türkiye’de işçi ve kamu emekçilerinin sendikaları parçalanmış durumdadır. Bu duruma çözüm olarak mevcut bütün sendikal örgütlenmeler bir çatıda toplanmalıdır. Bu tür birliğin gerçekleşmesi için işçi sınıfı bütün katmanlarıyla mücadele vermelidir. Ayrıca enflasyon karşısında her geçen gün eriyip giden reel ücretler için sendikalar eşel mobil sistemini savunmalıdır. Eşel mobil sistemi işçi sınıfının patronlar ve hükümet karşısında enflasyon oranında ücret zammı ve artı toplusözleşme sayesinde elde edecekleri kazanımı talep etmek demektir.
Ulusal sorun;
Emperyalist kapitalist sistem hiyerarşik ve eşitsiz bir sistemdir. Bu sistem sadece toplumları sınıflara bölmekle kalmaz; ayrıca ulusları da bölerek karşı karşıya getirir. Bu parti ulusal meseleyi; ezen ulus ve ezilen ulus olarak iki boyutta ele almalıdır. Ve ezilen ulusları ezenlerin karşısında kayıtsız şartsız savunmalıdır. Ulusların kendi kaderlerini tayin hakkını, ayrılma ve bağımsız devlet kurma hakkı olarak görmelidir. Ulusal mücadeleyi antiemperyalist bir hareket olarak tanımlamalı her ulusal mücadelenin aslında sınıfsal karakterle ve mücadele ile iç içe geçtiğini tespit etmelidir. Çünkü, ulusal mücadele toplumsal bir devrimi potansiyel bir güç olarak içinde barındırır. Bu diyalektik durumun kavranarak aşılmasını önderliğin mevcut programı, kadroların gelişmişlik düzeyi ve mücadele tarzı belirler. Parti ulusal mücadelenin önderliğine eleştirel destek vermelidir. Verilen destek ulusal mücadelenin yürütülmesinden dolayıdır; eleştiri ise bu mücadelenin nasıl ve hangi metotlarla yapıldığına dair olmalıdır.
Kadın Sorunu;
Kadın ezilmişliği kapitalizmin feodalizmden devralarak günümüzde de sürdürdüğü ezme/ezilme biçimlerinden biridir. Kapitalist sistemde kadınlar emekçi olmalarının yanı sıra kadın olma özelliğinden dolayı da çifte sömür ile karşı karşıya kalırlar. Ekonomik sömürünün dışındaki ezme/ezilme durumu kadının özgül sorunudur ve erkek egemen anlayışın devamından kaynaklanır. Bu özgül alan koca dayağından tecavüz ve tacize kadar uzanan bir dizi sorunu içinde barındırır. Bu sorunların çözümüne ilişkin parti kendi içinde ve diğer işçi örgütlerinde, kadın kotası ve pozitif ayrımcılığı savunmalıdır. Parti bununla beraber kadınların bağımsız örgütlenmesini ve kadın kurtuluş mücadelesini tanımalı ve desteklemelidir. Çünkü kadınların bu özgül alanı devrim ve sosyalizm sonrasına terk edilmeyecek kadar can alıcı meseledir. Bu sorunlar karşısında kadın hareketinin bu günden başlayarak mücadelesi kesintisiz devam etmelidir. Kadınların toplumsal eşitsizliğini ortadan kaldırmak toplumsal hayata katılmalarını daha fazla sağlamak için eşit işe eşit ücret, hem kadınların hem erkelerin çalıştığı iş yerlerinde kreş hakkı, kadın sığınma evleri ve şiddete karşı yasalar ve yaptırımlar için mücadele edilmelidir.
Ekoloji ve çevre sorunu;
Kapitalizm ve patronların aşırı kar hırsı doğayı da emekçiler gibi insafsız ve acımasızca sömürmektedir. Doğa kimyasal maddeler ve zararlı gazlarla dengesini yitirmekte ve küresel ısınmaya maruz kalmaktadır. Kapitalizm aşırı üretim, plansız ekonomi ve israf kültürüyle yeraltı ve yer üstü kaynakları tahrip etmektedir. Bununla da kalmayarak nükleer ve konvansiyonel silahlanma ile içinde yaşadığımız gezegeni barbarlığa ve tümden yok oluşa götürmektedir. Parti bu olumsuz gelişmelere karşı demokratik planlı bir ekonomiyi savunmalı, uluslar arası anlaşmalar için hükümetleri zorlamalı, ekolojik bir bilinç oluşması doğrultusunda mücadele etmelidir.
Avrupa Birliği;
Birleşik Avrupa projesi; ABD, Japonya ve Rusya’ya karşı Avrupalı kapitalistlerin inşa etmeye çalıştıkları emperyalist kapitalist bir bloktur. Bu emperyalist blok; Fransa, Almanya ve İngiltere gibi çekirdek bir yapıyla kendilerinden görece daha zayıf emperyalist, yarı sanayileşmiş ve bağımlı ülkeleri kendi etrafında çeper haline getirmeye çalışarak rakiplerine karşı siyasal ve ekonomik bir güç oluşturmaya çalışmaktadır. Bu gelişme dünya arenasında hala emperyalist rekabetin başka ve daha güçlü biçimlerde sürmekte olduğunun kanıtıdır. Böylesi bir durum önümüzdeki yıllarda emperyalistler arası olası bir siyasi ve askeri çatışmanın da habercisidir. Buna karşı önlem olarak Avrupa’nın görece daha büyük ekonomik birimleri (İngiltere, Fransa ve Almanya) kendi çıkarları ekseninde oluşturdukları bu yeni yapılanmada mevcut dinamikleri kendi çıkarları doğrultusunda yönlendirmektedirler; ikinci olarak ise içinde Türkiye gibi ülkelerin yer alacağı daha dış halkaları oluşturmaktadırlar. Bu halkanın varlığı emperyalist çekirdeğe bağımlı olmak ve onun “iç sömürge”si durumuna düşmek anlamına gelir. Üçüncüsü ve en vahimi ise; Avrupa’da kazanılmış olan bütün ileri ve demokratik kazanımların en geri kazanımlarla birleştirilmesidir. Bu birleştirme sonucu emperyalist patronlar gerici hakları daha da ön plana çıkartarak, bütün kazanılmış ilerici hakların elden alınmasını sağlamaktadır. Buna örnek iş yasası ve inşa edilmeye çalışılan Avrupa Devletinin anayasasıdır. Bu durum Avrupa işçi sınıfına, göçmenlere kadınlara, gençlere zorla dayatılmaktadır. Türkiye’yi yöneten patronlar işte böylesi gerici bir birliği Türkiyeli emekçilerin önüne özgürlük tapınağı olarak koymaktadırlar. İşte bu nedenlerden dolayı parti böylesi bir gerici Avrupa Birliğine karşı olmalıdır. Bu gerici dayatmaya karşı çözüm olarak Avrupa Sosyalist İşçi Devletleri Birliği’ni savunmalıdır.
Emperyalizm;
Türkiye emperyalizme bağımlı yarı sanayileşmiş kapitalist bir ülkedir. Bu bütün alanlarda böyledir. Bu sorun İMF, Dünya bankası, Dünya Ticaret Örgütü, Birleşmiş Milletler, NATO, Avrupa Birliği gibi örgütlenmelerde yer almasıyla tamamen doğrulanır. Türkiye devleti bu ekonomik, siyasi ve askeri örgütlenmelerde tamamen bağımlı ve iradesizce yer alır. İMF ve Dünya Bankası Türkiye devletinin ekonomisini belirlerken, ABD, NATO ve askeri üsleri ile Türkiye devletinin dış politikadaki seyrini değiştirebiliyor. Avrupa Birliği ise birliğe üyelik kartı ile Türkiye’nin iç işlerine elini ve dilini uzatmayı başarıyor. Politik ve hukuksal değişimler konusunda Türkiye’ye istediğini yaptırıyor. Bütün bunlar elbette Türkiye’yi yöneten patronaların sınıfsal çıkarlarıyla örtüşüyor. Bu yüzden bütün emperyalist örgütlenmelerden çıkmak doğru bir politika olacaktır. Parti bu örgütlenmelerin yerine kendisine yakın örgütler ile işbirliği ve örgütlenme yollarını aramalıdır.
Din ve inanç;
Günümüz dünyasında üç büyük din kitleler tarafından benimsenerek uygulanmaktadır. Din olgusu kapitalizmden önce de varolan bir inanç sistemidir. Kapitalizm bu inanç sistemini ekonomik ve siyasal sisteminin bir parçası haline getirmiştir. 11 Eylül saldırısından sonra dünyada “İslami fobi” yaklaşımı ile batı metropollerinde yaşayan insanlarda Arap ve Müslüman karşıtlığı oluşmuştur. İran’daki rejim ve Afganistan ve Pakistan’daki son gelişmeler Dünyayı etkilediği kadar Türkiye’yi de etkilemektedir. Bunun sonuçları, İsviçre’de minare krizine kadar varmıştır. Din ve mezhep açısından Türkiye’nin sicili öteden beri tartışmalıdır. Gerek azınlıkların dinsel sorunları, (Ruhban okulu) gerekse Alevi-Bektaşi mezhebinin Diyanet işlerinden dışlanması ve Cem evi sorunu gibi konular bakımından bu inanca mensup insanlarda derin kaygılar uyandırmaktadır. O yüzden bu alanda da atılması gereken ivedi politikalar vardır.
Bilim ve Teknoloji;
Bilim, kapitalizm altında önemli gelişmeler yaşamakla beraber; bilim üretim ve düşüncenin oluşumu genel kabulün tersine sınıflı toplumlarda bir taraf olarak sürekli patronların elinde bir güç olmaya devam etmektedir. Bilimsel gelişmelere ayrılan kaynaklardan en fazla savaş sanayi pay almaktadır. Tıpta ve gıda alanında genetik çalışmalar hem insanlığı hem de doğayı tehdit edecek olumsuz gelişmelere gebedir. İnsan gen haritasının şifrelerinin çözülmesi sürecinde kapitalist şirketler tamamen kar hırsına dayanarak bu durumu ticari meta haline getirmeye çalışmaktadırlar. Organ ticareti gibi insanlık dışı uygulamalar yaşanmakta sağlık sektörü tamamen kar mantığına terk edilmektedir. Parti bütün bu sorunlara karşı insanların yaşamsal kaygılarını gözeten politikalar üretmeli, bilim ve teknolojinin insan hizmetinde olmasını savunmalıdır.
Kültür/Sanat;
Kültür ve sanat ideolojiden ve düzenin getirdiği bireysel ve toplumsal davranış kalıplarından bağımsız düşünülemez. Kültür ve sanatın özgürleşmesi ideolojinin ve sınıfların sönümlendiği koşullarda mümkündür. Bugünkü sanat dünün mirasıdır. Sınıflı toplumlar tarihinde sanatın hâkim sınıflar açısından ikili işlevi vardır: Birincisi, ezilen sınıfları rahatlatma, ruhlarını özgürleştirme yanılsamasına sokmasıdır. Ve böylelikle ezilenlere bulundukları konumu meşrulaştırıp, egemen ideoloji karşısında boyun eğdiren bir durum yaratır. Sanat ve kültürü feodal sistemde krallar, soylular, ruhban sınıflar, kapitalist sistemde ise patronlar, ezme/ezilme ilişkisini yeniden üretmek için kullanmışlardır. İkinci olarak da kültür piyasa koşulları altında hâkim sınıflar vasıtasıyla ticari bir meta haline dönüştürülmüştür. Bu kültürün endüstrileştirilmesi anlamına gelmektedir. İşte bu yüzden “kültür endüstrisi”, teknik olarak yeniden üretilmiş sanattır ve bu nedenle gericidir. Popüler kültür ve kitle kültürü tanımlaması bu gelişimin ifadesidir. Popüler kültür ve kitle kültürü gibi kavramlar; tarihsel birikimi oluşturan geleneksel kültürü “kültür endüstrisi” içinde eritir. Bu yüzden hangi ürünün nereden geldiği bilinci yerini; ne işe yarayacağı, nasıl çoğaltılıp tüketileceğine dönüşür. Sanat tarihine bakış hâkim sınıfların gözünden bakılan bir alandır. Sanat tarihi de sınıflar tarihin parçasıdır. Ezen sınıflar sanat eserini tarihsel bağlamından kopararak soyut ayrı bir alana hapsederler. Oysa ilkellerin mağara resimleri ve heykellerin varlıklarını, doğayla olan ilişkilerini sorgularken, yaptıkları taklitlerin masumiyeti sınıflı toplumlarda görülmez. Günümüzde Koç Müzesi, Akbank, Borusan gibi sanat kurumları sermayenin gücünü ezilen kesimlerin üzerinde meşrulaştırma işlevinden başka bir amaç gütmemektedir. Parti bugünden sınıfsız topluma geçiş aşamasına kadar kültür ve sanatı kapitalizmin piyasa ilişkilerinden kurtaracak; kendi özgür iradesine kavuşabilmesinin koşullarını hazırlamalı, emekçilerin düşünsel ve sanatsal olarak gelişimini sağlayacak koşulları oluşturmalıdır. Ancak, bütün bunlar emekçilerin çalışma hayatının kısalması sanatsal ve düşünsel faaliyetlerine ayırabilecekleri zamanın genişlemesi ile olacaktır.

Selamlar,
Sorduğunuz sorunun önemine ve yanıtlama çabanıza ne kadar katılsam azdır. Ama böyle bir çabanın daha önce hiç yapılmadığı kadar kapsamlı bir kuram inşa sürecini kapsaması gerektiğini düşünüyorum. Bundan kastım, daha önce değişik tarihsel koşullarda kullanılan kavramları kullanırken bu kavramların mucitlerinden bile daha dikkatli olmamız gerektiği. Bu, humanizm, ütopyacı sosyalizm, Marxizm, Leninizm, Frankfurt Okulu, sosyal demokrasi gibi “sol” genel başlığı altında sınıflandırılabilecek tüm düşünce okullarının kapsamlı bir eleştirisini içermeli. Bunu yapmayı göze almadığımız sürece “eski” solun hatalarını tekrarlamaya mahkum kalacağız.
Mesela “tartışmada özgürlük, eylemde birlik” ilkesi. Bu ilke Kant’ın “aydınlanma nedir?” isimli makalesinde önerdiği ilkeye çok benziyor. Kant’a yöneltilen felsefi eleştirileri de ciddiye alırsak, böyle bir ilkenin eylem ve düşüncenin birbirlerinden ayrılabilir iki ayrı alan olduğu kabulunu içeriyor gibi. Eğer bu iki alan arasındaki dinamik ilişkiyi etraflıca anlamaya çalışmazsak, eylemdeki emir-komuta zincirinin zamanla düşüncede de benzer bir zincirin oluşmasına neden olabileceğini gözden kaçırabiliriz.
Bunun dışında yeni bir solun işaret ettiğiniz tüm sorunları ciddiye alması gerektiğine katılıyorum. Teşekkür ederim kapsamlı yazınız için.