Saclari Deli Coruh

Milliyetçilik, Küreselleşme ve Sosyalizm

Milliyetçilik olgusu kapitalizmin, feodalizmi tasfiye etmesinin şafağında oluşmuş, ideolojik ve politik bir bakış açısıdır.
İdeolojik köklerini ve meşruiyetini kapitalist toplumun çelişik yapısından alarak beslenmektedir. Coğrafi ve siyasi sınırlara kendini hapseden, burjuva sınıf ilişkilerinin ve sömürünün üstünü örten bir amacı vardır. Daha da kötüsü başka uluslardan emekçilerin birlik olmasının ve ortak mücadele etmesinin önünde zırhtan bir duvardır. Kendisini sınıfların üstünde ve karşısında konumlar, bu yüzden sınıflar mücadelesinde bir engeldir; aşılması gereken bir zorunluluktur. Kapitalizm ulus devletlerin inşa sürecinde milliyetçiliği “ilerici ve demokratik” atılımın bir manivelası olarak kullanmıştır. Ama iktidara mutlak şekilde yerleşen burjuvazi, kendi azınlık çıkarlarını, emekçilerin ve ezilenlerinde çıkarı gibi göstermiştir. İşte o gün bu gündür ezilenler ve emekçiler bir burjuva ideolojisi olan milliyetçilik ile kendi öz sınıfsal çıkarları arasında yalpalamaktadırlar. Kapitalistlerin kendileri ve sahip oldukları metalar dünyada özgürce dolaşırken, emek gücünün dışında hiç bir şeye sahip olamayan milyarlarca emekçi, kendi yaşadıkları coğrafyaya hapsolmakta dışına çıkamamaktadır.

1991 yılına kadar “iki kutuplu dünya” olarak bilinen süreç genel bir ifadeyle, işçi devletleri ve burjuva devletleri arasındaki ayrımdan kaynaklanan somut bir durumun ürünüydü. Bu işçi devletleri dünyanın 1/3’ünü kapsayan, “piyasa” dışı alanlardı. Bu alanlara kapitalizmin ve burjuvazinin girmesi hemen hemen imkânsız gibiydi. İşçi devletinin kazanımlarından; istihdam, konut, parasız eğitim, sağlık ve ulaşım gibi temel haklar dünyanın geri kalanındaki ezilen halklara ve emekçilere olumlu ekonomik ve siyasal bir projeksiyon tutuyordu. Bu kazanımların yanı sıra bu ülkelerdeki sorun, işçi sınıfı adına hareket eden ve karar veren bürokratik bir kastın varlığı idi. İşçilerin ekonomik kazanımlarının olması fakat siyasi iradesinin olmaması çelişkili bir durumdu. Ve bu çelişki SSCB ve Doğu Bloğu’nun bürokrasi eliyle çözülmesi ve bunun sonucunda mevcut hakların hemen hemen hepsinin kaybedilmesiyle sonuçlandı. Bu konjonktür emperyalistlerin lehine döndü. Avrupa Birliği cazibe merkezi olurken, sürecin bütünü dünya arenasında ABD’yi hâkim güç haline getirdi. İdeolojik ve politik boyutta ise “Sosyalist Blok”un boşluğunu radikal İslam, Hıristiyan tarikatçılığı ve Siyonizm doldurdu. Sosyalizm ve devrim unutuldu. Yaşanan her şey “medeniyetler çatışmasına” indirgendi. Geniş kitlelerin gözünde sosyalizm bir umut olmaktan çıktı. Ekonomik alanda ise kapitalistler, özelleştirme uygulamalarıyla bütün dünyayı sarıp sarmalayarak, kazanılmış olan bütün hakları emekçilerin ve ezilen halkların elinden aldılar. Askeri ve sosyal hayatta ise emperyalist savaş aygıtı bağımlı yarı kapitalist, “serkeş devlet” ve sömürge topraklara girmeyi meşru bir hale getirdi. Milyarlarca emekçiyi, göçmen işçileri, melezleri, azınlıkları, azgınlaşan şoven milliyetçilik dalgasının içine alarak, kin ve nefret dolu bir zehir şırıngaladılar. Bütün bu acılar yaşanırken liberalizmin o meşhur “küreselleşme” ideolojisi, “içe kapanık bir dünyaya özgürlükler” getirdiğini iddia ediyordu. Teknoloji, bilim ve bilişimdeki gelişmeler sayesinde artık insan emeğine gerek kalmadığından dem vuruyorlardı. Emekçi ve emek kavramlarını sözlüklerinden bir çırpıda dışarı atmışlardı. Küreselleşmeyi “karşılıklı bağımlılık” olarak sunuyorlardı. Fakat bunları dile getirirken, Yugoslavya, Irak ve Afganistan’ı görmezden geliyorlardı. Devlet küçülecek, kamu kuruluşları halkın üstünde asalak olmayacak diyorlardı. Ve böylece eğitimden, sağlığa bütün kazanılmış hakları ve sosyal hizmetleri pervasızca yağmalıyorlardı.

Küreselleşme anlayışını savunan liberallere karşı, tepki gösteren ulusalcılar ise, “vatan elden gidiyor, sömürgeleşiyoruz” diyerek milliyetçi bir cephe örmeye çalışıyorlardı. Şoven milliyetçiliği aktif bir hale getirerek, eski ayrıcalıklı konumlarını korumaya çalışıyorlardı. Popüler bir milliyetçilikle kitleleri özellikle gençleri saldırgan ve mafya türü bir kişiliğe dönüştürüyorlar. Parlamento ve burjuva siyasal kurumlarını yıpratarak yerine faşizan bir cunta davetiyesi çıkarıyorlar. Ezen ulus olma ayrıcalığına ve üstünlülüğüne yaslanarak, beraber yaşadıkları ezilen ulusları, mutlak imha ve yıldırı tehdidi ile karşı karşıya bırakıyorlardı.

Sosyalist ideolojiye göre ise milliyetçilik olgusu, ezen ve ezilen ulus olarak iki farklı boyutta ele alınır. Çünkü milliyetçilik siyasal ve sosyolojik olarak karmaşık görünmesine rağmen, ezen ulus ve ezilen ulus biçimini emperyalist kapitalist sistemin hiyerarşik yapısından alır. Emperyalist çağda ezilen uluslar emperyalizme karşı mücadelede, mevcut burjuva kampların (Ulusal ve Liberal) her hangi bir kanadından siyasal bir müttefik aramaları yanlıştır. Bu durum ezilenleri felakete götürür. Marksist politika emperyalizme ve kapitalizme karşı mücadelede işçi sınıfını ve ezilen ulusları müttefik ve yandaş olarak görür. İşçi devletlerini ortak inşa ederler ve en geniş demokratik haklardan faydalanırlar ve bu sayede pozitif bir ayrımcılıkla yılların baskısı ve horlanması bertaraf edilir. Ayrılma ve kendi devletlerini kurma hakları tanınır. İşte bu yüzden ulusal sorun günümüzden komünist topluma kadar olan süreçte sosyalist mücadelenin programında somut pratik bir politika olarak hep yer alacaktır. İşçi sınıfı kendi kurtuluşunu, ezilen halkların kurtuluşuna bağlamıştır. Çünkü sosyalizm ezilenin özgür olmadığı durumda, ezen ulusun da özgür olmayacağının bilincindedir!

Tags: , , , , , , , , , , , , , ,

Bir Yorum Var “Milliyetçilik, Küreselleşme ve Sosyalizm”

  1. [...] gibi bu topraklarda milliyetçi bir damar hep vardır. Fakat son yıllarda kendilerini milliyetçilerden ayrı tutmaya çalışan [...]

    #1481

Yorumlar

Arsiv

...  Add to Technorati Favorites  Google a Ekle