Milliyetçiliğin evrimi-7
Çok Partili Siyasal Yaşama
7 Ocak 1946′da kurulan ve dört yıl sonra yapılan seçimlerde (14 Mayıs 1950′de) 27 yıllık tek parti dönemini sona erdiren, Demokrat Parti, Türkiye Cumhuriyeti’nde ilk defa serbest seçimle iktidarı kazanan partidir. Sırasıyla 1950, 1954 ve 1957 seçimlerini kazanmış ve on yıl boyunca (1950-1960) iktidar olmuştur. Demokrat Parti’nin kökenleri, 1902 yılında yapılan Jön Türkler kongresine kadar uzanır. Bu kongrede Jön Türkler, merkezi otoritenin güçlü olmasını savunanlar ile liberal bir yönetim biçimini savunanlar şeklinde ikiye ayrılmıştı. Birinci grup Ahmet Rıza liderliğinde İttihat ve Terakki adını aldı. İkinci grup Prens Sabahattin çevresinde toplandı ve Osmanlı Ahrar Fırkasını oluşturdu. İttihat ve Terakki anlayışı I. Dünya Savaşı ve ardından başlayan Kurtuluş Savaşı yıllarında TBMM’de Birinci Grup ve sonradan Halk Fırkası’nı en sonunda da Cumhuriyet Halk Partisi’ni ortaya çıkardı. İkinci Grup, Ahrar, Hürriyet ve İtilaf ile cumhuriyetin ilanı sonrası Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası ve Serbest Cumhuriyet Fırkası adlarıyla partileşti. İşte 1946′da kurulan Demokrat Parti bu İkinci Gruptan nüvelenmiş ve sonunda doğmuştur. Tek parti iktidarının baskıcı yönetiminde bıkan halk Demokrat Partiyi kurtarıcı gibi görmüş, bazı sosyalist aydınlar tarafından da desteklenmiştir. Demokrat Partinin en önemli icraatı Kore’ye asker göndermek olmuştur. Bunun neticesinde 1952 yılında NATO’ya girilmiştir. NATO’ya girilmesi ile birlikte anti komünizm propagandaları başlamış, sosyalist hareket üzerinde baskılar artmıştır.
6-7 Eylül
Bir diğer en önemli gelişme ise 6-7 eylül olaylarıdır. 1955 yılına kadar Türkiye Cumhuriyetinin gündeminde olmayan Kıbrıs meselesi, Adadaki Rum’ların örgütlenmesi ve İngiliz Sömürge hükümetine karşı ayaklanması ile, adanın Yunanistan’a bağlanacağı korkusu yayılmaya başlandı. Dışişleri yetkilileri Londra’da Kıbrıs temaslarına devam ederken, Atatürk’ün Selanik’te ki evinde bir bomba patlamasıyla ilgili haber, 6 Eylül 1955 günü saat 13.00 haberlerinde radyoda yayımlandı. Bunun üzerine, “Atamızın evi bombalandı” manşetiyle ikinci baskı yapan Mithat Perin’in sahibi, Gökşin Sipahioğlu’nun yazı işleri müdürü olduğu DP yanlısı İstanbul Ekspres gazetesi genelde tirajı 20 bin civarında olduğu halde 6 Eylül’de 290.000 basmış ve o dönemde kurulmuş olan Kıbrıs Türktür Derneği üyelerince bütün İstanbul’da satılmaya ve halkı galeyana getirmek üzere kullanılmaya başlandı
Aynı baskıda Kıbrıs Türktür Derneği genel sekreteri Kamil Önal “Mukaddesata el uzatanlara bunu çok pahalıya ödeteceğiz, ödeteceğimizi alenen söylemekte de bir mahzur görmüyoruz“ diye yazmıştır. Kıbrıs Türktür Cemiyeti’nin önayak olması ve diğer gençlik örgütleri, meslek kuruluşları, kontrgerilla ve diğer derin devlet teşkilatları, bazı resmi ve gayri resmî makamların telkin ve teşvikiyle yerel kalabalıklar ve şehre dışarıdan getirilmiş olan kitlelerce 6 Eylül akşamı Cumhuriyet tarihinde görülmemiş bir yağma ve yıkım eylemi gerçekleştirildi. Gazetenin dağıtımından hemen sonra, kalabalık güruh, akşam saatlerinde, kamyonlarla dağıtılan ve hepsi tek tip olan sopa, balta ve kazma gibi aletlerle Taksim’de toplanıp İstiklal Caddesi’ne doğru yürüyüşe geçtiler. Daha evvelden Rumlara ait olduğu tespit edilerek duvarları kırmızı haçlarla işaretlenmiş, tabelâsı yabancı dille yazılmış, Tünel’e kadar uzanan güzergâhta bulunan tüm mekânlar yağmalandı. Ev ve işyerlerine giren güruh içerisinden kimi yağmacılar “cana zarar verilmeyecek, sadece mala zarar verilecek” diye bağırıyorlardı. Kimi dükkân sahipleri yağmadan kurtulacakları düşüncesiyle vitrinlerine Atatürk’ün büstünü ve Türk bayrağını koymuşlardı. İstanbul’un 52 yerinde, İzmir’de ve adalarda aynı anda gerçekleştirilen yağmalarla çok sayıda tarihsel yapı harabeye çevrildi. Yağmalanan bölgelerde yollar boydan boya kırılıp dökülmüş eşyalarla doluydu. Rumların mezarlarına dahi saldırılarak kemikler sokaklara saçılmış, yeni defnedilen cesetler parçalanmıştı. O dönem kendi evi de yağmalanan DP İstanbul milletvekili Aleksandros Haçopulos 12 Eylülde mecliste yaptığı konuşmasında, Büyük Ada’ya motorlarla gelen yaklaşık 300 kişilik bir grubun, polisin gözü önünde Rumlara ait ev ve işyerlerini tahrip ettikten sonra adadan ayrıldıklarını anlatır. Olayların patlak vereceğinden haberli olan ordu birlikleri ve polis, Rumların yoğun yaşadıkları yerlerde hazırlıklı olmalarına rağmen yağmacı kalabalığa herhangi bir müdahalede bulunmadılar. Kimi üniformalı polisler de yağmaya katılmıştı. Hatta yağmacılar tankları birer kürsü olarak kullanmışlardı. İlk gün, gelişen ve yayılan olaylara dair hükümetten herhangi bir açıklama yapılmadı. Gece yarısı sıkıyönetim ilan edildiği duyuruldu. Ancak sabahın erken saatlerinde sıkıyönetim kaldırıldı. İkinci günün akşamı tekrar sıkıyönetim ilan edildi. Ordu olayları izledikten sonra ikinci günün sonunda kalabalığa müdahale edip dağıttı ve olaylara son verdi.
Olayların bilançosu çok ağır oldu. 7 Eylülde İstanbul’da sıkıyönetim ilan edildiğinde, ardında pek çok yaralı bırakmıştı ve maddi hasar çok ağırdı. Mahkeme kayıtlarına dayandırılarak verilen sayılara göre, 4214 ev, aralarında 21 fabrikanın bulunduğu 1004 işyeri, 73 kilise, 1 sinagog, 2 manastır, 26 azınlık okulu, 5 spor kulübü, 2 mezarlık tahrip edilmişti. Saldırılar sırasında tecavüz olayları da yaşanmıştı. İzmir’de ise 14 ev, 6 dükkân, 1 pansiyon, Yunan Konsolosluğu, Katolik Kilisesi, Fuar’daki Yunan pavyonu ve İngiliz Kültür evi tahrip edildi. Dönemin İzmir gazeteleri 7 kişinin ağır, 50 kişinin hafif yaralı olduğunu yazıyordu.
İzmit ve Adapazarı’ndan gelen yağmacılar geri dönmek üzere Haydarpaşa istasyonuna geldiklerinde, üzerlerinde yağmaladıkları mallarla yakalandılar. Bunların büyük bir bölümünün başka şehirlerden getirildiği ortaya çıktı (örneğin Sivas’tan 145, Trabzon’dan 117, Kastamonu’dan 116, Erzincan’dan 111 kişi). Kaynaklara göre, olaylardan sonra İstanbul’da 5104, İzmir’de 424, Ankara’da ise 171 kişi tutuklanmıştı. Ne var ki bunların çok büyük bir kısmı bir süre sonra serbest bırakıldı ve ceza alanlar küçük bir azınlığı oluşturdu.
Olayların hemen ardından basında önce, “halkın duygusal tepkisi” ve “milli galeyan” gibi ifadeler yer alırken kısa bir süre sonra ağız değiştirilerek, hiçbir delile dayanmadan “komünistler” günah keçisi ilan edildi. Emniyetteki dosyada adı yer alan elli solcu aydın tutuklandı. Aceleyle hazırlanmış suçlular listesinde çok önceden ölmüş olanlar ve askerliğini yapmakta olanlar da vardı! Aydınlar 5 ay cezaevinde tutulduktan sonra beraat ettiler.
Sıkıyönetim komutanı Nurettin Aknoz, tutuklanan solculara ne yapılacağı sorulduğunda “İstanbul’u yaktıran o heriflerdir. Hepsine müstahak oldukları cezayı verdireceğim. 10-15’ini sallandıracağım, geri kalanını da 25’er, 30’ar yılla zindanda çürüteceğim” yanıtını vermişti. Aknoz’un talimatına göre, olayların “komünistler dışında” birileri tarafından yapıldığını yazan gazeteler kapatılacaktı. Ancak olayların sorumluluğunu solculara yıkma fikrini danışmak üzere ABD’den getirtilen uzman, yaptığı araştırmadan sonra “komünist parmağı” görüşünü doğrulamayacaktı. Olayların yaşandığı günlerde İstanbul’da gerçekleştirilmekte olan uluslararası toplantıları izlemek üzere gelen çok sayıda yabancı gazeteci, olayları dünya basınına aktarmışlardı. Bu toplantıların en önemlileri, “IMF ve Dünya Bankası toplantısı”, “Uluslararası Kriminoloji-Polis Konferansı” ve “10. Bizans Tetkikleri Kongresi” idi. Tutuklanan solcu aydınlardan biri olan Aziz Nesin, bir röportajında, olayların dünya basınına yansıması sayesinde ipten döndüklerini anlatacaktı.
27 Mayıs 1960 askeri darbesinden sonra yapılan duruşmalarda Demokrat Parti’nin yöneticilerine 6-7 Eylül olaylarını tertip ettikleri iddiasıyla açılan davada, Başbakan Adnan Menderes’e ve Dışişleri Bakanı Fatin Rüştü Zorlu’ya altışar yıl, İzmir Valisi Kemal Hadımlı’ya ise 4,5 yıl hapis cezası verildi. Fakat, Yüksek Adalet Divanı, dava dosyasını 5 Ocak 1961’de kapattı ve sanıklara açılan davayı geri aldı.
Selanik’te Atatürk’ün doğduğu evin bombalanması olayının da planlı bir şekilde gerçekleştiği kısa bir süre içinde açığa çıktı. Bombalanan ev Türk Konsolosluğu ile aynı bahçede bulunuyordu. Bomba bahçeye atılmış ve evin sadece camları kırılmıştı. Bombalama olayının gerçekleştiği gece konsolosluk görevlisi Hasan Uçar gözaltına alındı. Böylece düğüm de Yunan mahkemelerinde çözülmüş oldu. Bomba Selanik’teki konsolosluk görevlisi Mehmet Ali Balin tarafından diplomatik kurye ile İstanbul’dan getirilmiş ve Selanik Üniversitesinde öğrenci olan Oktay Engin’in azmettirmesiyle Hasan Uçar tarafından bahçeye yerleştirilmişti. Engin, daha sonra TC vatandaşlığına alındı ve öğrenimini Türkiye’de sürdürdü. Bir süre Emniyet Genel Müdürlüğünde ve MİT’te aldığı görevlerden sonra Nevşehir Valiliğine atandı.
6-7 Eylül Olaylarının üzerinden 40 yıl geçtikten sonra, o günlerde Özel Harp Dairesinde çalışan eski MGK Genel Sekreteri emekli Orgeneral Sabri Yirmibeşoğlu gazeteci Fatih Güllapoğlu ile yaptığı bir röportajda, “6-7 Eylül olayları Özel Harp Dairesi işiydi. Ve muhteşem bir örgütlenmeydi. Amacına da ulaştı” diyecekti. Emekli generalin “amacına ulaştı” ile ne kastettiği, bugün azınlık nüfusunun durumuna bakıldığında ortaya çıkıyor. 6-7 Eylül 1955, gayrı Müslim sermayeye el konulmasıyla, Türk kimlikli sermayenin palazlanmasında bir başka önemli basamak oldu. Olaylardan sonra Türkiye’deki Rumların sayısında önemli bir azalma gerçekleşti. 1924’teki sayımlarda 1 milyon olarak sayılan İstanbul nüfusunun 280 binini Rumlar oluşturuyordu. Bugünse bu sayının 1500-2000’e indiği görülüyor.
1915 Ermeni tehciri,1925 Türk Rum mübadelesi, 1934 Trakya’daki Yahudilerle uygulanan baskılar ve Yahudi göçü, 1942 varlık vergisi, 1955 6-7 Eylül olayları Türkiye’de ki azınlık sermayesinin Türkleştirme operasyonlarıdır.
Vatan Cephesi Ve tahkikat Komisyonları
Adnan menderes 6 eylül 1958’de Balıkesir’de yaptığı konuşmada, Muhalefeti Irak’ta ki devrimin benzerini yapmak istemekle suçladı ve darağacını hatırlattı.21 Eylül’de İzmir’de De Gaulle düzenini örnek almak istediğini ima eden sözler söyledi. De Gaulle, II. Dünya savaşından sonra,31 Mayıs 1958’de başkanlığa getirilmiş,geleneksel parlamenter sisteme son vererek yarı başkanlık sistemini getirmişti.Menderes 12 ekim 1958 günü Manisa’da muhalefetin “kin ve husumet” politikasına karşı “vatan cephesinin” kurulacağını açıklıyordu.Bu muhalefetin (özellikle CHP’nin) büyük tepkisini çekiyordu.Ortada ikiye bölünmüş bir durum vardı,iki grupta birbirine saldırıyor,muhalefetin mitingleri önleniyordu. 12 Nisan 1960 günü DP grubunun yayınladığı bir bildiri ile hazırlamakla suçladılar.18 Nisan 1960’ta bir önerge “CHP’yi silahlı ve tertipli ayaklanmalar”ile tahkikat komisyonu’nun kurulması yönündeki karar kabul edildi. Onbeş kişilik DP milletvekillerinden oluşan komisyon;
1)Partilerin tüm etkinliklerini
2)Komisyonun etkinlikleri ile ilgili yayınları
3)TBMM’de ki komisyonla ilgili yapılan görüşmeler ve bunların hakkındaki yayınları
yasaklamıştır.Bu komisyonun aldığı kararlar daha sonra Yassı Ada mahkemelerinin en önemli dayanaklarından birini oluşturacaktır.
1960 Askeri darbesine giden Yol
“27 Mayıs’ın temelinde yatan süreç,sanayi burjuvazisinin 50’li yılların ikinci yarısında bir sınıf dilimi olarak yükselmesi ve burjuvazinin öteki dilimlerine karşı kendi özgül çıkarlarını savunmaya başlamasıdır. II. dünya savaşının ertesinde, Türkiye’de kentsel burjuvazinin hakim karakteri hala ticari oluşudur. DP’nin oluşumunda sanayi burjuvazisinin tabii rolünü açıklayanda budur.Ama 50’lili yıllarda özellikle, 54 sonrasında dış ödemeler açığından doğan otomatik koruma etkisinin yarattığı ortamda,başta İstanbul’da olmak üzere büyük ticaret sermayesi kitlesel bir biçimde sanayiye dönmüştür. Böylece Türkiye’de iç pazara dönük ( ithal ikameci) yeniden doğuşu (30’lu yıllardan farklı olarak bu sefer özel sektöre dayanıyordu) iktisat siyasetinin yönlendirmesi altında değil,kendiliğinden olmuştur.Bu dönem, burjuvazinin yeni ve ötekilerden bağımsız bir diliminin(sanayi burjuvazisi) oluşumuna tanık olacaktır.Doğuş döneminin sınıf ittifakının damgasını taşıyan parti aygıtı,tarım burjuvazisi ve büyük toprak sahipleri tarafından kontrol edilen ve oy deposunu geniş köylü kitleleri arasında bulan DP,sanayi burjuvazisinin bu yükselişine rağmen,sanayiye karşı tarıma ve ticarete önem veren çizgisini inatla sürdürecektir.” ( Sungur Savran-Türkiye’de Sınıf Mücadeleleri Tarihi-Kardelen Yayınları)
Kuşkusuz yukarıdaki yazıda da belirtildiği gibi DP önderlerinin büyük toprak sahibi olmalarının bunda payları vardır. Sanayinin hızla gelişmesi işçi sınıfınında ki artışı da beraberinde getirmiştir. Buda sendikalaşma ve hakları genişletme mücadelelerini arttırmıştır. 31 Temmuz 1952 Türk-iş resmen kurulması parçalanmış olan sendikal hareketinde birleşmesine neden olmuştur. Sanayi burjuvazisindeki huzursuzluk, CHP ile yakınlaşmasına neden olmuştur. Nitekim Vehbi Koç anılarında “Ford otomobilleri üretmek için Amerikalılarla anlaştığını,fakat hükümetin teşvik ve izin vermediğini ve bunun üzerine CHP’ye kaydolduğunu” anlatır. Sanayi burjuvazisi,yükselen öğrenci hareketleri, huzursuz işçi sınıfının yarattığı siyasal ortamdan yararlanarak 27 Mayıs askeri darbesinin zeminini hazırlamıştır.
27 mayıs Askeri darbesi
1 Mayıs’ta ki sokağa çıkma yasağına rağmen istanbul2da hükümeti protesto eden iki miting düzenlenir.Başbakan andan menderes radyodan yaptığı açıklamada “Memleketimiz ne bir ihtilal karşısındadır, ne de ihtilalin sözde haklı sebepleri bu ülkede mevcuttur” der. Bunalımın aşılması için cumhurbaşkanının istifasını isteyen Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Cemal Gürsel‘e iki ay zorunlu izin verilir ve izin sonunda emekliye ayrılacağı bildirilir. 5 Mayısta ankara2da bir öğrenci mitingi düzenlenir,mitingde konuşmak isteyen menderes konuşturulmaz. 6 Mayıs‘ta İsmet İnönü NATO ülkeleri gazetecileriyle bir basın toplantısı düzenler ve serbest seçimle iktidarın değişmesini istediğini söyler. 21 Mayıs‘ta Harp Okulu öğrencileri sessiz bir yürüyüş gerçekleştirir. Bunun üzerine, Menderes, Yunanistan gezisini iptal eder. 22 Mayıs’ta Ankara Sıkıyönetim Komutanlığı haberleşmeye sansür koyar. Gece 20:00′den sabah 05:00′e kadar sokağa çıkma yasağı ilan edilir. 24 mayıs günü muhalefet meclisi terk etti ve mecliste konuşmalar yasaklanır. 25 Mayıs’ ta Eskişehir’de bir açıklama yapan Adnan Menderes tahkikat komisyonunun kısa bir süre içerisinde görevini tamamlayacağını açıklar.
27 Mayıs saat 04:36′da Ankara Radyosu’ndan yapılan bir anonsla ordunun yönetime el koyduğu bildirildi. Başlangıçta kısa bir süre belirsizlik olsa da, bir süre sonra ihtilalcilerin İstanbul ve Ankara’da yönetime el koydukları anlaşıldı. Cumhurbaşkanı Celal Bayar ve o sırada Eskişehir’den Kütahya’ya geçen Başbakan Menderes gözaltına alındı. Girişimin lideri ilan edilen Orgeneral Cemal Gürsel, saat 16:00′da radyoya bir açıklamada daha bulundu ve ihtilal süresince meclis yerine yasama organı şeklinde çalışması için kurulan Milli Birlik Komitesi‘nin üyelerini açıkladı. Cemal Gürsel yeni bir anayasa hazırlanmasını ister. Bakanlar kurulu üyeleri ve g.kurmay başkanı org.gn. Rüştü Erdelhun göz altına alınarak harp okuluna götürülür. 28 Mayıs’ta Milli Birlik Hükümeti kurulur. 30 Mayıs’ta DP hükümetinin içişleri bakanı Namık Gedik intihar eder.
27 Mayıs sabahı erken saatlerde Milli Birlik Komitesi üyesi Alb. Alpaslan Türkeş darbe bildirisini okur; “Sevgili Vatandaşlar, Bugün demokrasimizin içine düştüğü buhran ve son müessif hadiseler dolayısıyla kardeş kavgasına meydan vermemek maksadıyla Türk Silahlı Kuvvetleri, memleketin idaresini ele almıştır. Bu harekâta Silahlı Kuvvetlerimiz; partileri içine düştükleri uzlaşmaz durumdan kurtarmak ve partiler üstü tarafsız bir idarenin nezaret ve hakemliği altında, en kısa zamanda adil ve serbest seçimler yaptırarak idareyi, hangi tarafa mensup olursa olsun, seçimi kazananlara devir ve teslim etmek üzere girişmiş bulunmaktadır. Girişilmiş olan bu teşebbüs, hiçbir şahsa veya zümreye karşı değildir. İdaremiz, hiç kimse hakkında şahsiyata müteallik tecavüzkâr bir fiile müsaade etmeyeceği gibi, edilmesine de asla müsamaha etmeyecektir. Kim olursa olsun ve hangi partiye mensup bulunursa bulunsun, her vatandaş; kanunlar ve hukuk prensipleri esaslarına göre muamele görecektir. Bütün vatandaşların, partilerin üstünde aynı milletin, aynı soydan gelmiş evlatları olduklarını hatırlayarak ve kin gütmeden birbirlerine karşı hürmetle ve anlayışla muamele etmeleri, ıstıraplarımızın dinmesi ve milli varlığımızın selameti için zaruri görülmektedir.Kabineye mensup şahsiyetlerin, Türk Silahlı Kuvvetleri’ne sığınmalarını rica ederiz. Şahsi emniyetleri kanunun teminatı altındadır. Müttefiklerimize, komşularımıza ve bütün dünyaya hitap ediyoruz. Gayemiz, Birleşmiş Milletler Anayasası’na ve insan hakları prensiplerine tamamen riayettir. Büyük Atatürk’ün ‘Yurtta sulh, cihanda sulh’ prensibi bayrağımızdır. Bütün ittifaklarımıza ve taahhütlerimize sadığız. NATO ve CENTO’ya inanıyoruz ve bağlıyız. Düşüncemiz ‘Yurtta sulh, cihanda sulh’tur.” Milletimizin bir zarara uğramayacığı delaletinde sabır ve ihkamla tebessür etmeleri beklentilerimiz arasındadır.”
Milli Birlik Komitesi üyeleri
| 1 | Orgeneral Cemal Gürsel | İzmir’de zorunlu izinli | 26 Ekim 1961′de Cumhurbaşkanı | |
| 2 | Tuğgeneral İrfan Baştuğ | Genelkurmay Başkanlığı Personel Başkanı | 12 Eylül 1960′da trafik kazasında öldü | |
| 3 | Tuğgeneral Sıtkı Ulay | Harp Okulu Komutanı | Cumhuriyet Senatosu Tabiî Üyesi | |
| 4 | Korgeneral Cemal Madanoğlu | KKK Lojistik Başkanı | Cumhuriyet Senatosu Tabiî Üyesi (Katılmadan istifa) | |
| 5 | Kurmay Albay Ekrem Acuner | KKK Harekât Şube Müdürü | Cumhuriyet Senatosu Tabiî Üyesi | |
| 6 | Kurmay Yarbay Refet Aksoyoğlu | KKK Harekât Şubesi | Cumhuriyet Senatosu Tabiî Üyesi | |
| 7 | Kurmay Albay Mucip Ataklı | Kara Harp Akademisi öğretmeni | Cumhuriyet Senatosu Tabiî Üyesi | |
| 8 | Hava Kurmay Binbaşı Emanullah Çelebi | Hava Harp Akademisi öğrencisi | Cumhuriyet Senatosu Tabiî Üyesi | |
| 9 | Kurmay Binbaşı Vehbi Ersü | 43.Süvari Alay II. Grup Komutanı | Cumhuriyet Senatosu Tabiî Üyesi | |
| 10 | Kurmay Binbaşı Suphi Gürsoytrak | 1.Ordu Topçu Komutanlığı 608.Topçu Taburu | Cumhuriyet Senatosu Tabiî Üyesi | |
| 11 | Kurmay Yarbay Kadri Kaplan | Millî Savunma Bakanlığı Genel Sekreterliği Harekât Subayı | Cumhuriyet Senatosu Tabiî Üyesi | |
| 12 | Kurmay Yarbay Suphi Karaman | KKK Personel Başkanlığı Erkân Şube Müdürü | Cumhuriyet Senatosu Tabiî Üyesi | |
| 13 | Kurmay Yüzbaşı Kamil Karavelioğlu | Kara Harp Akademisi öğrencisi | Cumhuriyet Senatosu Tabiî Üyesi | |
| 14 | Kurmay Albay Osman Köksal | Cumhurbaşkanlığı Muhafız Alayı Komutanı | Cumhuriyet Senatosu Tabiî Üyesi | |
| 15 | Kurmay Albay Fikret Kuytak | KKK Harekât Şube Müdürü | Cumhuriyet Senatosu Tabiî Üyesi | |
| 16 | Kurmay Albay Sami Küçük | Genelkurmay V.Subesi | Cumhuriyet Senatosu Tabiî Üyesi | |
| 17 | Kurmay Yarbay Sezai Okan | Genelkurmay Başkanlığı Pl. ve Prens. Şubesi | Cumhuriyet Senatosu Tabiî Üyesi | |
| 18 | Orgeneral Fahri Özdilek | 1.Ordu Komutanı | Cumhuriyet Senatosu Tabiî Üyesi | |
| 19 | Kurmay Binbaşı Mehmet Özgüneş | 61.Tümen Topçu Komutanlığı | Cumhuriyet Senatosu Tabiî Üyesi | |
| 20 | Deniz Kurmay Binbaşı Selahattin Özgür | Deniz Harp Akademisi öğrencisi | Cumhuriyet Senatosu Tabiî Üyesi | |
| 21 | Kurmay Binbaşı Şükran Özkaya | 3.Zırhlı Tugay Piyade Tabur Konumtanı | Cumhuriyet Senatosu Tabiî Üyesi | |
| 22 | Hava Kurmay Albay Haydar Tunçkanat | Hava Harp Akademisi öğretmeni | Cumhuriyet Senatosu Tabiî Üyesi | |
| 23 | Kurmay Yarbay Ahmet Yıldız | 4.Tümen 13.Topçu Taburu Komutanı | Cumhuriyet Senatosu Tabiî Üyesi | |
| 24 | Kurmay Albay Muzaffer Yurdakuler | Genelkurmay Başkanlığı Özel P.P.Şubesi Müdürü | Cumhuriyet Senatosu Tabiî Üyesi | |
| 25 | Kurmay Albay Alparslan Türkeş | KKK NATO Şubesi Müdürü | 13 Kasım 1960′ta Yeni Delhi hükûmet müşaviri | |
| 26 | Kurmay Yarbay Orhan Kabibay | 13 Kasım 1960′ta Brüksel hükûmet müşaviri | ||
| 27 | Kurmay Binbaşı Orhan Erkanlı | 13 Kasım 1960′ta Mexico City hükûmet müşaviri | ||
| 28 | Deniz Kurmay Binbaşı Münir Köseoğlu | 13 Kasım 1960′ta Stokholm hükûmet müşaviri | ||
| 29 | Kurmay Yarbay Mustafa Kaplan | 13 Kasım 1960′ta Lizbon hükûmet müşaviri | ||
| 30 | Tank Binbaşı Muzaffer Karan | Tank Taburu Harekât ve Eğitim Subayı | 13 Kasım 1960′ta Oslo hükûmet müşaviri | |
| 31 | Kurmay Binbaşı Şefik Soyuyüce | 13 Kasım 1960′ta Kopenhag hükûmet müşaviri | ||
| 32 | Piyade Binbaşı Fazıl Akkoyunlu | Genelkurmay Başkanlığı Muhafız Taburu Komutanı | 13 Kasım 1960′ta Kabil hükûmet müşaviri | |
| 33 | Deniz Kıdemli Yüzbaşı Rıfat Baykal | 13 Kasım 1960′ta Tel-Aviv hükûmet müşaviri | ||
| 34 | Kurmay Binbaşı Dündar Taşer | 13 Kasım 1960′ta Rabat hükûmet müşaviri | ||
| 35 | Kurmay Yüzbaşı Numan Esin | 13 Kasım 1960′ta Madrid hükûmet müşaviri | ||
| 36 | Kurmay Yüzbaşı İrfan Solmazer | 13 Kasım 1960′ta Lahey hükûmet müşaviri | ||
| 37 | Kurmay Yüzbaşı Muzaffer Özdağ | 13 Kasım 1960′ta Tokyo hükûmet müşaviri | ||
| 38 | Jandarma Yüzbaşı Ahmet Er | 13 Kasım 1960′ta Trablusgarp hükûmet müşaviri |
Kaynak:wikipedia
Cumhuriyet tarihimizin ilk zorla yönetime el koyma operasyonu olan bu darbe bundan sonra,Cumhuriyet’in askeri vesayet altında yönetilmesine yol açacaktır.
Yassı Ada Duruşmaları
Tutuklanan hükümet üyeleri Marmara denizinde bulunan Yassı Ada’ya nakledildiler. 12 Haziran 1960’ta kabul edilen bir yasayla “DP hükümeti ve bu hükümetin işlediği suçların yargılanması” için Yüksek Adalet Divanı kurulmasına karar verildi. Sanıkların sorumluluklarını araştırmak ve Yüksek Adalet Divanı’na verilip verilmemelerinin gerekip gerekmediğine karar vermek üzere de Yüksek Soruşturma Kurulu oluşturuldu. Yüksek Adalet Divanı’nın kararları kesin olduğundan hiçbir itiraz ya da temyiz imkanı olmayacak, ama ölüm cezalarının infazı Milli Birlik Komitesi’nin (MBK) onayına bağlı olacaktı. 6 Ekim 1960′ta MBK’nın kararıyla Yüksek Adalet Divanı başkanlığına Yargıtay 1. Ceza Dairesi başkanı Salim Başol, Yüksek Adalet Divanı başsavcılığına da Yüksek Soruşturma Kurulu üyesi Altay Ömer Egesel getirildi. 14 Ekim’de gerçekleşen ilk davada konuşan Adnan Menderes’in ardından öğleden sonra gerçekleşen celsede konuşan eski cumhurbaşkanı Celal Bayar, Afganistan kralının kendisine görevi sırasında hediye ettiği Afgan tazısını bin liraya bir iktisadi devlet teşebbüsüne neden sattığını açıkladı. Sebep olarak “çeşme yaptırmasını” gösteren Bayar’ın davası, anayasayı ihlal davasına bağlandı. Bayar ayrıca, Kurtuluş Savaşı’ndan kaçmak ve İstanbul’daki 6-7 Eylül olaylarından sorumlu tutularak, Dışişleri Bakanı Fuat Köprülü ve eski İstanbul Valisi Fahrettin Kerim Gökay‘la birlikte yargılandı. Gizli yapılmasına karar verilen bu dava sonunda ilk celse tamamlandı. 31 Ekim’deki duruşma “bebek davası”yla başladı. Eski başbakan Menderes’in soprano Aynur Aydan‘la olan ilişkisinden doğan gayri meşru bebeğin, doğumdan hemen sonra ölümüyle ilgili olan davada, doktorlar çocuğun erken doğduğu için yaşayamadığını belirtti. Davalar sürerken Milli Birlik komitesi tasfiye edildi ve İkinci Gürsel Hükümeti kuruldu. Bu sırada Yassıada duruşmalarına, Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) Genel Başkanı İnönü’ye Topkapı olayları sırasında düzenlenen suikast girişimi davasıyla devam edildi. Dava sonunda, anayasa ihlaliyle suçlanan Celal Bayar ve Adnan Menderes’in de aralarında bulunduğu 15 kişinin idamı istendi. Duruşmalar sırasında kalp krizi geçiren Lütfi Kırdar öldü. 14 Ekim 1960′ta başlayan Yassıada davaları, 15 Eylül 1961′de karara bağlandı ve toplam 19 dosyada toplanan davalar anayasayı ihlal davasıyla birleştirildi. 592 sanıktan 288′i için idam istendi. 15 sanık idam cezası alırken, 31′i müebbetle cezalandırıldı. 418 sanıkta çeşitli cezalara çarptırıldı. Menderes, intihara kalkıştı. Cezaları onaylanan Fatin Rüştü Zorlu ve Hasan Polatkan 16 Eylül günü sabaha karşı idam edildi. 17 Eylül’de, de Adnan Menderes İmralı adasında idam edildi. İdamların ardından, Ekim ayında seçimler yapılır ve ordu müdahalesiyle Cemal Gürsel cumhurbaşkanı seçilir. Kasım ayında da, CHP-AP koalisyonu kurulur. Böylelikle on yıl boyunca iktidarda kalan Demokrat Parti’li Menderes yönetimi, Türkiye tarihinin ilk askeri müdahalesi sayılan 27 Mayıs ihtilaliyle devrilmiş olur. İdam kararları tarihe, Türkiye demokrasinin bir utancı olarak geçerken, İngiltere Kraliçesi ve Amerika Birleşik Devletleri (ABD) Başkanı Kennedy‘in idamları önleme çabaları da sonuçsuz kalır.
DP yöneticilerine ve hükümete açılan davalar;
Sanayi burjuvazisi, kendi ayakları üzerinde durmaya başlamış ve kendine ayak bağı olan tarım ve ticaret burjuvazisini ordunun yardımıyla alaşağı etmiştir. daha sonra yapılacak olan anayasa “üretici güçlerin” önünü açacaktır. Burjuvazi palazlanmak için her zaman ordunun yardımına ihtiyaç duyar, kendi yararı için geçici olarak askeri vesayete katlanır. Daha sonra parlamentarizme geçerek iktidarı devralır. Kendini yeterince güvende ve güçlü hissetmese, devletin devamı için bir üst kurulda, yönetimde onlara da yer verir ve ayrıcalık tanır. Darbeden sonra yapılan yeni anayasa ile Türkiye’nin sosyal ve siyasal yapısı değişecektir. Sınıf mücadelesi yeni bir ivme kazanacaktır.
27 mayıs’ı değerlendirirken, Sungur Savran “her şeyden önce,darbe,sanayi burjuvazisinin iktidar blokunun o güne kadar yönetici konumunda olan öteki unsurlarıyla çelişkisinin, başka araçlarla çözülemediği bir durumda, zora dayalı bir çözümüdür. Dolayısıyla sol liberalizm gibi, 27 Mayıs’ı bürokrasinin 1950’lerde iktidardan dışlanmış olmasını tepkisi, yada İttihat Ve Terakki’nin ve Kemalizm’in devletçi ideolojisini izleyen bazı aydınların burjuvaziye karşı hareketi olarak yorumlamak yanlıştır. Bu yorumlar ne 27 Mayıs’a ön gelen dönemde toplumda patlak veren sarsıntıyı, ne de yönetim döneminde MBK’ da ortaya çıkan çatlak ve çatışmaları açıklama olanağına sahip değildir. Ayrıca DP’ye karşı muhalefeti asker-sivil aydınlar ile sınırlamaya kalkışıldığı taktirde, CHP’nin 50’li yılların ikinci yarısında sürekli güç kazanmasını açıklamakta mümkün değildir. 1961 anayasasının, dolayısıyla da 1960 sonrası siyasal rejimin,bir takım aydınların, üniversite komisyonlarının,yada subayların ürünü olduğu tezi, yukarıda belirtilen nedenlerle çelişmektedir” der (Türkiye’de Sınıf Mücadeleleri Tarihi). Sungur Savran devamla “… kördüğümün ordunun kılıç darbesiyle çözülmesi,silahlı kuvvetlerin yeni dönemde, siyasal yaşam üzerine sürekli olarak ağırlığını duyurmasın yolunu açacak, demokratik dönemlerde dahi önemli müdahale araçlarına sahip olmasına neden olacaktır. Milli Güvenlik Kurulu 1961 anayasasının bir buluşudur. Askeri bir yönetin altında kontrolün burjuva siyasal güçlerden bir ölçüde kaçması, Türkiye’nin siyasal yaşamında varlığını hep hissettiren bir küçük burjuva radikalizminin 27 Mayıs döneminde güç kazanmasına, ve 70 yılların başına kadar sesini güçlü bir biçimde duyurmasına olanak sağlamıştır. Son olarak 27 Mayıs’ın başarısı,60’lı yıllarda sosyalizme dönen öğrenci gençliğine, gerek hedefler, gerekse strateji bakımından yanıltıcı bir miras bırakacak bu mirasın cenderesi 12 Mart askeri darbesinin sol üzerinde yaratacağı soğuk duş etkisi ile kırılacaktır.” Der.
27 mayıs darbesi bu gün hala, darbemidir,devrimidir tartışmalarına konu olmaktadır. Ulusalcı-Kemalist kesim, 1961 anayasasında getirilen bir takım değişiklikler yüzünde devrim olduğuna inanmaktadır. Bunun bir başka nedeni de Cumhuriyet kazanımlarını, gericilere karşı ancak ilerici bir olan ordu tarafından korunacağına inanmalarıdır.Bunun yansımaları tarih içinde de görülecektir. Liberal-İslamcı kanat ise, bunun askeri ve sivil bürokrasi tarafından demokrasiye yapılan bir müdahale olduğunu söyler. Yukarıda da görüldüğü gibi burjuvazinin iç çelişkilerinden kaynaklanan, sorun çözme yöntemlerinde biridir. İşçiler-emekçiler ve toplumun tüm ezilen kesimleri burjuvazinin bu iki akımından kendilerini sıyırarak, özgür, eşit, kardeşliğe dayalı, emekten yana bir örgütlenme modeli yaratmadıkça burjuvazinin hegemonyasından kurtulamayacaklardır.
