Saclari Deli Coruh

Milliyetçiliğin evrimi -10

9 Martçıların yapılan ihbar sonucu tasfiye edilmeleri ve 12 Martta Yapılan darbeden sonra hükümet istifa etmiş yerine Nihat Erim başkanlığında bit teknokratlar hükümeti kurulmuştur. İsrail başkonsolosunun kaçırılıp öldürülmesinden sonra, sol görüşlü örgütlere karşı balyoz harekâtı başlatılmış, bütün yayınlar toplatılmış, Tip kapatılmış ve Disk’in faaliyetleri durdurulmuştur. Kontr-gerilla ve paramiliter faşist güçler ön plana çıkarılmaya başlanmıştır. Bu dönemim en önemli aktörleri, Deniz gezmiş, Mahir Çayan, İbrahim Kaypakkaya’dır.

Deniz Gezmiş;

24 Şubat 1947′de Ankara’nın Ayaş ilçesinde doğdu. 1966 yılında İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesine giren Gezmiş, henüz lise öğrencisiyken sol düşünceyle tanıştı ve kendini dönemin eylemleri içinde buldu. 1965′te Türkiye İsçi Partisi (TİP)’in Üsküdar ilçesine üye oldu. İlk kez 31 Ağustos 1966′da Ankara’dan İstanbul’a yürüyen Çorum Belediyesi temizlik isçilerinin Taksim Anıtı’na çelenk koymaları sırasında isçileri destekleyen ve Türk-is yöneticilerini protesto eden gösteri sırasında gözaltına alındı. Ardından 19 Ocak 1967′de Türkiye Milli Talebe Federasyonu (TMTF) binasının yeddi-i emine verilmesi sırasında çıkan olaylarda yakalandı ve bir gün sonra iki arkadaşıyla çıkarıldığı mahkeme tarafından serbest bırakıldı. 22 Kasım 1967′de öğrenci örgütlerinin düzenlediği Kıbrıs Mitingi sırasında Aşık İhsanı ile birlikte ABD bayrağını yaktıkları gerekçesi ile gözaltına alınıp daha sonra serbest bırakılan Deniz Gezmiş, Hukuk Fakültesi’nde birlikte okuduğu arkadaşlarıyla birlikte 30 Ocak 1968′de Devrimci Hukuklular Örgütünü kurdu. 7 Mart 1968′de IÜ Fen Fakültesi konferans salonunda düzenlenen AIESEC genel kurul toplantısında konuşma yapan Devlet Bakanı Seyfi Öztürk’ü protesto ettiği için tutuklandı. 30 Mayıs’ta 6.Filo’yu protesto ettiği için yargılandı ve beraat etti. Öğrenci eylemleri içinde etkinliği giderek artan Deniz Gezmiş, 12 Haziran 1968′de İstanbul Üniversitesi’nin işgal edilmesinde önderlik etti. İşgal Konseyi adına IÜ Senatosu ile Baltalimani’nda yapılan görüşmelere katılan öğrenci heyetinin içinde yer aldı; öğrenci haklarının elde edilip işgalin sona erdirilmesinde etkili oldu. İşgalden kısa bir süre sonra Istan bula gelen 6.Filo’yu protesto eylemlerinde yer alan Gezmiş, 30 Temmuz’da bu eylemlerden dolayı tutuklandı ve 20 Eylül’de serbest bırakıldı. TIP içinde yoğunlaşarak, ayrılıklara ve tartışmalara yol açan ideolojik sorunlarda Milli Demokratik Devrim (MDD) görüsünü benimseyen Deniz Gezmiş, bu görüsün özellikle devrimci öğrenciler arasında yayılmasında etkili oldu. Ekim 1968′de eylemlerde birlikte olduğu Cihan Alptekin, Mustafa İlker Gürkan , Mustafa Lütfü Kıyıcı, Cevat Ercişli, M.Mehdi Beşpınar, Selahattin Okur, Saim Kurul ve Ömer Erim Süerkan’la birlikte Devrimci Öğrenci Birliği (DÖB)’ni kurdu. 1 Kasım 1968′de TMGT, AÜTB, ODTÜÖB (Ortadoğu teknik üniversitesi Öğrenci birliği) ve DÖB’ ün başlattığı Samsun’dan Ankara’ya Mustafa Kemal Yürüyüşü’nü düzenledi. Ardından 28 Kasım 1968′de ABD büyükelçisi Commer’in gelişi sırasında Yeşilköy Havaalanı’nda düzenlenen protesto gösterileri nedeniyle tutuklandı ve bir süre sonra serbest bırakıldı. İstanbul Üniversitesi’nde sağcı güçlerin 16 Mart’ta girişmiş olduğu hareketlere öğrenci kitlesiyle birlikte karsı koyan Gezmiş , bu eylemi gerekçe gösterilerek 19 Mart’ta yeniden tutuklanarak 3 Nisan’a kadar hapis yattı. Ardından 31 Mayıs 1969′da İÜ (İstanbul Üniversitesi) Hukuk Fakültesi öğrencilerinin, reform tasarısının gerçekleşmemesini protesto için giriştikleri işgale önderlik etti. Üniversitenin kapatılıp, polise teslim edilmesi nedeniyle çıkan çatışmalarda yaralandı. Hakkında gıyabi tutuklama kararı olmasına rağmen hastaneden kaçan Gezmiş, Haziran’ın sonunda Filistin’e gitti. Filistin’e gitmeden önce 23 Haziran 1969′da TMGT’nin topladığı 1. Devrimci Milliyetçi Gençlik Kurultayı’na kendisi gibi haklarında tutuklama kararı olan FKF Genel Başkanı Yusuf Küpeli ile birlikte bir mücadele programı gönderdi. 23 Eylül 1969′da Hukuk Fakültesi’nde olduğu sırada haber verilen polislerin de fakülteye gelmesi üzerine teslim olan Gezmiş, 25 Kasım’da serbest bırakıldı. Ancak Yıldız Devlet ve Mühendislik Akademisi’nde Battal Mehetoğlu’nun sağcılar tarafından öldürülmesinden sonra okulda yapılan aramada, ele geçirilen dürbünlü bir tüfeğin Gezmiş’e ait olduğu öne sürülerek hakkında yeniden tutuklama kararı alindi. 20 Aralık 1969′da yakalanan Gezmiş, kendisiyle birlikte tutuklanan Cihan Alptekin’le birlikte 18 Eylül 1970′e kadar tutuklu kaldı. Bundan sonra öğrenci eylemlerinden uzaklaşarak, mücadelesini değişik alanlarda sürdürmeyi planladı. Sinan Cemgil ve Hüseyin İnan’la birlikte THKO’yu kurdu. 11 Ocak 1971′de THKO adına Ankara Is Bankası Emek Şubesi’nin soygununu gerçekleştirenler arasında yeraldı. 4 Mart 1971′de dört ABD’li erin Balgat’taki Tuslog Tesisleri’nden kaçırılması eyleminde de bulunan Gezmiş, erlerin serbest bırakılmasından sonra Sivas’ın Sarkışla ilçesinin Gemerek nahiyesinde Yusuf Aslan’la birlikte yakalandı. 16 Temmuz 1971′de başlayan THKO-1 Davası’nda TCK’nin 146. maddesini ihlal ettiği gerekçesiyle, 9 Ekim 1971′de idam cezasına çarptırıldı. 6 Mayıs 1972′de idam edildi. Devrimci gençlik üzerinde büyük izler bırakan deniz gezmiş Türkiye’nin Che Guevara’sı olarakta nitelenir.

Mahir Çayan;

15 Mart1946’da Samsun’da doğdu. Mahir Çayan ortaokul ve lise dönemlerini Haydarpaşa Lisesi’nde yani İstanbul’da geçirdi. 1963′te İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ne kaydoldu. Ertesi yıl Ankara Siyasal Bilgiler Fakültesi’nde öğrenimine devam etti. Bu dönemde TİP ve FKF’ye (Fikir Kulüpleri Federasyonu) bağlı olan SBF (Siyasal Bilgiler Fakültesi) Fikir Kulübüne girdi. 1965′te bu klübün başkanlığını da üstlendi.

1967′de kısa süreliğine Fransa’ya gitti. Buradaki sosyalist hareketlerin genel seyri ve içinde bulundukları tartışmaları izledi. 1968′deki 6. Filo eylemlerine İzmir’de katıldı ve gözaltına alındı. Bu dönemde Türkiye İşçi Partisi (TİP) içinde başlayan Mihri Belli’nin savunduğu Milli Demokratik Devrim tartışmaların içerisinde ve daha sonra kurulan THKP-C’nin önder kadrosunda bulundu. Bu tartışma sürecinde TİP adına Zonguldak Ereğlisi’nde çalışmalar yürüttü.

Bu geziden sonra ideolojik olarak Milli Demokratik Devrim saflarında yer aldı. TİP ile olan temel ayrılığı devrim sorunu olarak tarifler. Fransa’da bulunduğu süreçte Latin Amerika silahlı (fokoist) mücadelerinden etkilenir. TİP’i bu süreçte yasalcılıkla suçlar, Türkiye’deki devrim sürecinin ancak silahlı bir mücadeleyle ve kendi özgül koşullarının tespit edilmesiyle olabileceğini savunur. Bu görüşe daha yakın olan Türk Solu ve Aydınlık dergilerinde yazılar yazar. Bu dönemde yazdığı önemli yazıları “Revizyonizmin Keskin Kokusu 1“, “Revizyonizmin Keskin Kokusu 2” ve “Aren Oportünizminin Niteliği” dir.

1969 yılında Ankara’da yapılan ve adını DEV-GENÇ (Devrimci Gençlik Federasyonu) olarak değiştirdiği toplantıda, Türkiye sosyalist hareketinin seyrini değiştirir. 1971 yılında yapılan TİP kongresine katılmamış, TİP ve kendi çalışma çevresinden öğrenci ve işçilerle birlikte bir toplantı örgütler. Mihri Belli ile olan ayrılıkları iyice ortaya çıkmış olmasıyla birlikte yolunu Milli Demokratik Devrim (MDD) sürecinden ayırarak, önce “genç subayların” askeri darbe yapmasını beklemek yerine halk ihtilali için silahlı propaganda faaliyetlerine başlar. Bu ayrışmanın temel noktası, aslında MDD tespitinin TİP yasalcılığının başka bir versiyonu olduğu görüşüdür. O dönemde Türkiye devrim sürecini Kesintisiz Devrim I-II-III broşürlerinde dile getirir. Türkiye’nin sahip olduğu yapıyı oligarşi olarak tanımlar. Ek olarak da “Türkiye’deki geçmişe nazaran refah seviyesinin artması ile birlikte devlet ve halk arasında bir denge vardır,” demiş ve bu dengeyi suni denge olarak adlandırmıştır. Suni dengeyi de bozmanın ancak silahlı mücadele ile olacağını savunmuştur.

Bu süreçte Münir Ramazan Aktolga ve Yusuf Küpeli ile birlikte THKP-C’nin kuruluş çalışmalarını sürdürür. Örgütün diğer önemli isimleri arasında; Ertuğrul Kürkçü, İlhami Aras, Ulaş Bardakçı ve Hüseyin Cevahir yer alır. Şehir gerillası modellini benimseyen Mahir Çayan buna uygun silahlı eylemlerin planlanmasında ve gerçekleştirilmesinde bizzat bulunur. Çalışmalarını sürdürmek için Şubat 1971′de İstanbul’a geçen Mahir Çayan burada da silahlı eylemlere devam eder. 1 Haziran 1971′de kaldıkları evden kaçarken polisle girdikleri çatışmada Hüseyin Cevahir öldürülür, Mahir Çayan yaralı olarak ele geçirilir. Daha sonra arkadaşlarıyla birlikte Kartal Maltepe Askeri Cezaevi’nden kaçan Mahir Çayan bir süre İstanbul’da saklanır. Ocak 1972′de THKO ile ortak eylem kararı alarak arkadaşları ile birlikte Fatsa’ya geçer. Mart 1972′de Ünye radar istasyonunda çalışan 3 İngiltereli teknisyeni kaçırır ve karşılığında THKO (Türkiye Halkın Kurtuluş Ordusu) önderleri Deniz Gezmiş, Hüseyin İnan ve Yusuf Aslan’ın serbest bırakılmasını ister. Niksar’ın Kızıldere köyünde jandarmayla girdikleri çatışmada dava arkadaşları ile beraber öldürülür. Çatışmadan sadece Ertuğrul Kürkçü sağ çıkar.

İbrahim Kaypakkaya;

1949 yılında yoksul bir ailenin çocuğu olarak Çorum’un bir köyünde dünyaya geldi. İlkokulu bitirince, Devlet parasız-yatılı sınavlarına girip kazandı ve Anakara Hasanoğlan Öğretmen Okulu’na yatılı öğrenci olarak girdi. İbrahim Kaypakkaya, Hasanoğlan’dan mezun oldu ve sınavları kazanarak İstanbul Çapa Yüksek Öğretmen okuluna kayıt oldu. Fikir Kulüpleri Federasyonu’na bağlı olarak Çapa Yüksek Öğretmen Okulu Fikir Kulübü kuruldu ve başkanlığa seçildi. İbrahim Kaypakkaya derneğin kuruluş bildirgesini kaleme aldı ve bu bildiri okulda dağıtıldı. Öğrencilik dönemi boyunca sırasıyla Forum, Ant, Türk Solu, Aydınlık gibi dergilerde yazıları çıktı. FKF’nin
2. Kurultayı’na Çapa’dan delege olarak katıldı. FKF ve TİP içinde ortaya çıkan ayrışmada Milli Demokratik Devrim (MDD) tezini savunan kesimde yer aldı. İşçi-Köylü gazetesinin İstanbul’ da ki bürosunda çalışan Kaypakkaya, Aydınlık ve Türk Solu dergilerine yazılar yazdı. Aydınlık içinde meydana gelen ayrışmada Doğu Perinçek’ in başını çektiği PDA kanadında yer aldı. 1972 yılına kadar PDA (TİİKP) saflarında çalıştı ve DABK üyesi olarak görev yaptı. Bu tarihte PDA ile yolları ayrıldı. Doğu Perinçek ve çevresinin revizyonist ve oportünist olduklarını iddia eden Kaypakkaya, ayrılık sonrasında TKP/ML-TİKKO’ yu kurdu. TKP/ML faaliyetlerinin yoğunlaştırıldığı Tunceli Çemişgezek bölgesinde mücadele ederken, 24 Ocak 1973′de Vartinik köyü Mirik mezrasında Kolluk Güçleri tarafından bulunduğu yerin  etrafı sarıldı. Çatışma sırasında TİKKO’ nun ilk komutanlarından Ali Haydar Yıldız yaşamını yitirirken, Kaypakkaya yaralı olarak çatışma alanından uzaklaştı. Beş gün sonra kendisinin kaldığı köydeki bir öğretmenin ihbarıyla yakalandı. Diyarbakır’da süren dört aylık sorgula ve yoğun işkence sürecinde hiçbir şeyi kabul etmedi ve 18 Mayıs 1973′te kurşuna dizilerek öldürüldü.

12 Mart döneminin tutuklama ve yargılamaları yurt içinde ve dışında geniş yankılar uyandırmış ve tepkilere yol açmıştır. Bilim adamları ve sosyalist aydınlar “komünizm propagandası “yaptıkları gerekçesiyle hapis, sürgün ve hatta idamla cezalandırılmışlardır. Verilen ölüm cezalarından, Deniz Gezmiş, Hüseyin İnan, Yusuf Aslan hakkında olanlar TBMM’de onaylandıktan sonra İsmet İnönü’nün başvurusuyla anayasa mahkemesi tarafından bozulmuş, fakat TBBM’ nin direnmesi sonucu 6 Mayıs 1972’de infaz edilmiştir. 12 Mart döneminde Tip,Disk,dev-genç, ddko (Devrimci Doğu Kültür Ocakları), TÖS (Türkiye öğretmenler sendikası) gibi sendika ve örgütler TCK’nın 141 ve 142. maddelerinden (komünizm propagandası yapma), NMP (Milli Nizam Partisi) TCK’nın 163. Maddesinden (din ve şeriat propagandası) yargılanmışlardır. Tip ve Mnp anayasa mahkemesi tarafından kapatılmıştır.

14 ekim 1973’teki genel seçimlerde Chp, yeni genel başkanı Bülent Ecevit önderliğinde 185 millet vekili çıkararak birinci çıkmıştı. Chp’nin emekten yana söylemi, köyde ve kentte yıllardır donmuş olan dar tabanlı oy oranını kırmış ve işçi sınıfının yoğun olarak bulunduğu  büyük kent merkezlerinde,  kapitalist Pazar için üretim yapan tarım bölgelerinde önemli oy patlamalarına neden olmuştur. Ap 149 millet vekili çıkarabilmişti. Bunun nedenlerinde biride, kapatılan Milli Nizam partisinin yerine Necmettin Erbakan tarafından kurulan, MSP (Milli Selamet Partisi) idi. Msp 48 millet vekili çıkarmıştı. Ap’den ayrılan Ferruh Bozbeyli’de DP (Demokratik parti)’yi kurmuş ve seçimden 45 millet vekiliyle çıkmıştı. Turhan Feyzi oğlunun kurduğu CGP (Cumhuriyetçi Güven partisi) 13 millet vekili çıkarmıştır. Bu seçimde Aşırı sağ görüşleri ile bilinen MHP (Milliyetçi Hareket Partisi)’de 3 millet vekili kazanmıştır. Alevilerin ve bazı sosyalist grupların ittifak yaparak seçime girdiği TBP (Türkiye Birlik partisi) 1 millet vekili çıkarmıştır.

26 Ocak 1974 günü Chp ile Msp, Bülent Ecevit’in başbakanlığında,hükümet kurulur. Yeni yeni palazlanmaya başlayan Anadolu sermayesinin partisi olan Msp, devlet içinde temsil olanağına kavuşuyordu.1980 darbesine kadar çeşitli koalisyon hükümetlerine girmeyi başaracaklar ve bürokraside kadrolaşma imkanı bulacaklardı. Yükselen sınıf hareketini de kendine çekerek manipüle etme görevi de Chp’ye düşecektir. 1974 yılının yaz aylarında, Yunanistan’la Kıbrıs sorunu nedeniyle gerginlikler yaşanacak, bunun iç kamuoyunda etkileri görülecektir.

1963 ‘te Kral Paulos’la çeşitli konularda anlaşmazlığa düşen Konstantinos Karamanlis’in istifa ederek ülkeden ayrılmasından sonra Yunanistan’da yeni bir siyasi dönem başladı. Kasım 1963′teki seçimlerin ardından kurduğu hükümetle güvenoyu alamayan Georgios Papandreu, Şubat 1964′te yeterli bir çoğunluk elde ederek hükümetin başına geçti. Yeni hükümetin giriştiği reformlar çok geçmeden tutucu çevrelerin tepkisine yol açtı.Paulos’un ölümüyle Mart 1964′te tahta çıkmış olan oğlu II. Konstantinos, orduya solcuların sızmasına göz yumduğu gerekçesiyle Temmuz 1965′te Georgios Papandreou’yu görevden aldı. Kralın bu tutumu büyük ölçüde Merkez Birliği’nin sol kanadına dayanarak önemli görevlere yükselen Georgios Papandreou’nun oğlu Andreas Papandreu’nun girişimlerinden kaynaklanıyordu. Birbirini izleyen kararsız hükümetler dönemi ülkedeki siyasal bunalımı daha da derinleştirdi. Sonunda seçime gitmek üzere oluşturulan geçici hükümet Nisan 1967′de bir askeri darbeyle devrildi. Yönetime gelen albaylar cuntası Kıbrıs için bağımsızlık mücadelesi veren EOKA’nın (Kıbrıs Savaşçıları Ulusal Örgütü) yapısını değiştirerek milliyetçi-faşist bir yapıya büründürerek Kıbrıs’ı Yunanistan’a bağlamak amacıyla ülkede terör eylemleri yaptıracaklardır.

Kıbrıs

Kıbrıs 1571’de Osmanlı yönetimine geçmiş ve ilk Türk topluluğu adaya bu tarihte yerleştirilmişti. Osmanlı devleti, 1878 Berlin Anlaşmasıyla Rusya’ya kaptırdığı toprakları geri almak için, İngilizlerin yardımları karşılığında adayı İngiltere’ye kiraladı. Anlaşmaya göre, topraklar geri alınınca ada tekrar Osmanlı’ya iade edilecekti. Ancak Osmanlı’nın Birinci Dünya Savaşına Almanların yanında girmesiyle işler değişti ve İngiltere adayı ilhak ettiğini açıkladı. 1923 Lozan Anlaşmasıyla bu ilhak durumu tescil edildi ve 1925 yılında ada resmen İngiliz sömürgesi ilân edildi. Bu dönemde ada nüfusu ağırlıklı olarak Rumlardan ve küçük bir azınlık olarak Türklerden oluşuyordu. 1931 yılında, adanın Rum halkı, İngiliz sömürgeciliğine karşı ayaklanarak İngiliz sömürge valisinin konağını yaktı. İngiltere, ayaklanmanın bastırılmasında kullandığı kolluk güçlerini, isyana katılmayıp aksine karşısında yer alan Türklerden oluşturdu. Böylece Rumlarla Türkleri karşı karşıya getirecek ve birbirlerine kırdırtacak bildik İngiliz politikası hayata geçirilmeye başlanmış oluyordu. Ayaklanmanın ardından Rum kesim içinde Enosis (Yunanistan’la birleşme) fikrinin giderek yayılmaya başladığı adada, İngilizler karşıt güç olarak Türkleri örgütlemeye giriştiler. 1943 yılında, İngiltere güdümlü bir örgüt olan Kıbrıs Adası Türk Azınlığı Kurumu (KATAK) kuruldu, ancak bu kurum istenilen etkiyi yaratamadı. 1944’te ise, Dr. Fazıl Küçük, Kıbrıs Milli Türk Halk Partisini kurdu. 1926’da kurulmuş olan Kıbrıs Komünist Partisi (KKP), 1931’de gerçekleşen ayaklanmadan sonra yasadışı ilân edilmişti. Sovyetler Birliği çizgisini takip eden KKP, faaliyetlerini yasal olarak da yürütmek üzere 1941 yılında AKEL’i kurdu. İki partinin üç yıl boyunca birlikte faaliyet göstermelerinin ardından, KKP 1944’te kendini feshederek AKEL’e katıldı. Bu tarihlerde sömürgeciliğe karşı yürütülen mücadelenin başını esas olarak AKEL ve Ortodoks Kilisesi çekiyordu. 1950’li yıllardan itibaren Kıbrıs’ın önemini arttıran temel faktörlerden biri Ortadoğu petrolleriydi. Bir diğer faktörse Kıbrıs’ın yine aynı bölgedeki karışıklıklara (örneğin Arap-İsrail çatışması türünden çatışmalara) yakından müdahale olanağı sunuyor olmasıydı. Doğu Akdeniz’deki üslerini tek tek kaybeden İngiltere açısından Kıbrıs’ın önemi çok büyüktü.

1950’li yıllara kadar süren duruma Türkiye açısından bakıldığında ise, ilginç bir manzara söz konusuydu. Çünkü bu tarihlere kadar Türkiye’nin “Kıbrıs meselesi diye bir meselesi yoktu” ve bu yetkili ağızlarca da telâffuz edilmekteydi. 23 Ocak 1950’de, dönemin Dışişleri Bakanı Necmettin Sadak, TBMM’de şunları söylüyordu: “Kıbrıs meselesi diye bir şey yoktur. … bugün İngiltere’nin Kıbrıs’ı başka bir devlete devretmek niyetinde veya eğiliminde olmadığı hakkında kanaatimiz tamdır. Kıbrıs’ta yapılan hareketler ne olursa olsun, İngiltere hükümeti Kıbrıs adasını başka bir devlete terk etmeyecektir. Bu böyle olunca, gençlerimiz boş yere heyecana kapılıyorlar, gereksiz yere yoruluyorlar.” Yine aynı yılın Haziran ayında DP iktidarının Dışişleri bakanlığını yapan Fuat Köprülü de “böyle bir meselenin bulunmadığını” ifade ediyordu. 1954’te Yunanistan, İngiltere’nin Kıbrıs’ın “kendi kaderini tayin hakkını” tanıması için Birleşmiş Milletler’e başvurdu. Yapılan görüşmelerde Türkiye, adanın İngiltere’ye ait olduğunu belirterek İngiltere’nin yanında saf tuttu ve başvuru reddedildi. Aslında sömürgecilerden yana takındığı bu tavır Türkiye açısından hiç de istisna değildir. Çünkü Tunus’un ve Cezayir’in Fransız sömürgeciliğine karşı yürüttükleri ulusal kurtuluş savaşlarında da, Türkiye Fransa’dan, yani sömürgeci güçten yana tutum takınacaktı. Doğal olarak da Ortadoğu ve diğer azgelişmiş ülkelerin gözünde Türkiye sömürgecilerden yana bir ülke olarak yer edecekti. İngiltere, kendisi için stratejik önemi büyük olan adanın ABD’nin etki alanına girmemesi için, işin içine Türkiye’yi sokarak ve fiili bir Türk-Rum çatışması yaratarak, adadaki varlığını meşrulaştırmaya çalışıyordu. Gerek Rum milliyetçiliğinin, gerekse yapay bir biçimde de olsa sivriltilmeye başlanmış olan Türk milliyetçiliğinin şiddetlenmesi, aslında bizzat İngiltere’nin işine geliyordu. Bu bakımdan, 1955’te milliyetçi temellerde kurulan EOKA’nın (Kıbrıs Savaşçıları Ulusal Örgütü) Türkleri de hedef alan provokatif eylemlere başlaması, aynı yıl gerçekleştirilen Londra Konferansında Türkiye’nin de taraflardan biri olarak masaya oturtulması ve Konferansın son günlerinde 6-7 Eylül olaylarının tezgâhlanması aslında hiç de tesadüf değildi. 1956 yılının ilk aylarında Makarios’la “özerklik” görüşmeleri başlatan İngiltere, Makarios’un “kendi kaderini tayin hakkında” ısrarcı olması üzerine, onu tutuklatarak sürgüne gönderdi Ne var ki, aynı yılın Temmuzunda İngiltere’nin hiç işine gelmeyen bir gelişme yaşandı. Mısır’daki Nasır yönetimi Süveyş Kanalı’nı ulusallaştırdığını açıkladı ve kanaldan dolayı Mısır’a yerleşmiş olan İngiliz askeri üsleri kapatıldı. Bu arada, Kıbrıs’taki Rumların mücadelesi de şiddetlenmişti. Mısır’daki üslerini kaybeden İngiltere, bölgesel önemi iyice artan Kıbrıs’ı elinden tümüyle kaçırmamak için, “kendi kaderini tayin hakkını” tanımak zorunda kaldı. Ancak adadaki askeri üslerinin kalmasını şart koştu. Yine aynı yıl, Türkiye, aslında İngiltere’nin tezi olan “taksim” tezini Birleşmiş Milletlere taşıdı. “Çifte Enosis” anlamına gelen bu teze göre, Rum ve Türk tarafları bölünecek ve her ikisi de kendi “anavatan”larına katılacaktı. İngiliz emperyalizminin “böl ve yönet” politikasına en uygun düşen çözüm de buydu zaten. 1957 başlarında ateşkes ilân eden EOKA, Makarios’un serbest bırakılmasıyla silahlı eylemlerini geçici olarak durdurdu. Öte yandan, aynı aylarda NATO da, Türkiye ile Yunanistan arasında “arabuluculuk” yapma bahanesiyle adaya el attı. Bundan sonra süreç hızla ilerleyecek ve tertiplerin ardı arkası kesilmeyecekti. 27 Ekimde Kıbrıs Türk Kurumları Federasyonunun başına eski sömürge savcı yardımcısı Rauf Denktaş getirildi. 29 Kasımda ise TMT  (Türk Mukavemet Teşkilatı) ilk bildirisini dağıtarak adını duyurdu. Bir yıl sonra EOKA tekrar faaliyete geçerek saldırılarını arttırdı. Buna karşılık TMT de Rumlara savaş ilân etti. Ne var ki TMT’nin hedef aldığı kitlenin içinde, adada barışı ve bağımsızlığı savunan Türk emekçiler de bulunuyordu. Kıbrıslı Rumların ve Türklerin ortak düzenledikleri bir mitingin ardından, TMT, sendikalı Türk işçileri katletmeye başladı. Benzer bir şekilde, solcu Rum işçiler de şoven Rumlarca katledildiler. Emperyalist planların hayata geçmesi için, daha önce barış içinde yaşayan işçi sınıfının, kardeşlikten, barıştan ve bağımsızlıktan yana tutumunun kırılması şarttı çünkü. Adadaki gerginliğin had safhaya ulaşması sonucu, NATO üyesi iki devlet, Yunanistan ve Türkiye savaşın eşiğine geldiler. Ardından da, ABD patentli “bağımsızlık” formülü devreye sokuldu. 1959’da imzalanan Zürih-Londra Garanti ve İttifak Antlaşmalarıyla, Türkiye, Yunanistan ve İngiltere, Kıbrıs anayasasının garantörleri olarak ilân edildiler.

1960’ta imzalanan Kıbrıs Anayasasıyla, Kıbrıs “bağımsız” bir cumhuriyet olarak siyasi hayata gözlerini açmış oldu. Ama bu öyle bir bağımsızlıktı ki, adadaki İngiliz askeri üsleri varlığını sürdürüyor, Türkiye ve Yunanistan adada askeri kuvvet barındırıyor, Kıbrıs bu iki devletin üye olmadığı hiçbir ittifaka katılamıyor, anayasanın temel maddeleri Kıbrıs halkı tarafından değiştirilemiyordu. Aksi takdirde İngiltere, Türkiye ya da Yunanistan’ın, imzalanan anlaşmalara dayanarak “nizamı tekrar kurmak üzere” müdahale etme hakları bulunuyordu. Yeni kurulan Kıbrıs Cumhuriyeti’nin başkanı Rumlardan (Makarios), başkan yardımcısı Türklerden (Fazıl Küçük) seçilecekti. Siyasi, askeri ve güvenlik sorunlarına ilişkin alınan tüm kararlarda, başkan ve başkan yardımcısının eşit veto hakkı bulunuyordu. İki resmi dil olacaktı. Mecliste Rumlar %70, Türkler ise %30 oranıyla temsil edileceklerdi. 10 kişilik Bakanlar Kurulunun 7’si Rumlardan, 3’ü Türklerden oluşacaktı. Türklerin adadaki nüfus oranı %18 idi. Bu oranla %30’luk bir temsil hakkı almaları ve “eşit” taraf sayılmaları ise, daha baştan gelecekteki anlaşmazlıklara çok uygun bir zemin hazırlıyordu. Kasım 1963’te cumhurbaşkanı Makarios anayasada 13 maddelik bir değişiklik yapmak istedi. Bunda EOKA’nın baskılarının da önemli bir payı vardı. Değişikliklerin çoğu, mevcut anayasaya göre Türk tarafına verilen hakları kısıtlayıcı nitelikteydi. Anayasa iki toplumun varlığına göre düzenlenmişti. Örneğin mevcut sistemde adalet ve belediye hizmetleri her iki toplumun kendi halklarından olanlarca sürdürülüyordu, memur sayıları, parlamenter sayıları, asker ve polis sayıları belli bir orana göre belirleniyordu. Getirilmek istenen değişiklikler ise tek toplumlu bir devlete geçişi gerektiriyordu. Sonuçta, Makarios’un katı bir tutum takındığı, Türk tarafınınsa müzakereye bile yanaşmadığı bir ortamda işler iyice kızıştı ve Türk tarafı “bizi cumhuriyetten attılar” söylemini ayyuka çıkararak meclisten ve tüm kurumlardan ayrıldı (bugün Kıbrıs Cumhuriyeti Meclisinde Türklere ayrılmış sandalyeler hâlâ boş tutulmaktadır.) Bundan sonra Türkiye’nin taksim tezleri yeniden ortaya sürüldü. Türklere karşı yoğunlaşan saldırılar sonucu 24 Türkün öldürülmesini ve anayasanın ihlâl edilmesini, yapılan anlaşmalar gereği müdahale gerekçesi olarak kabul eden Türkiye, adaya müdahale edebileceğinin sinyallerini verdi.  ABD Başkanı Johnson, 5 Haziran 1964 tarihli meşhur bir mektupla Türkiye’yi “şiddetli bir dille” uyararak, böyle bir harekâtın karşısında olduklarını belirtti. Bir ay sonra, Amerikan Dışişleri Bakanı Dean Acheson’un hazırladığı bir plan çerçevesinde Türkiye ve Yunanistan’la görüşmeler başladı. Acheson planına göre, adanın kuzeydoğu ucunda Türkiye’ye ait bir bölge oluşturulacak ve Türkiye burada istediği kadar asker barındırabilecekti. Fakat bu planın dolaylı olarak “taksim” anlamına geldiğini iddia eden Makarios, plana karşı çıktı ve uzlaşma sağlanamadı. 8-9 Ağustosta ise Türkiye Rumlara ait bölgeyi iki gün boyunca bombaladı. Bombardıman sonucunda 33 Kıbrıslı Rum öldü, 230 kişi yaralandı. Ancak Türkiye’nin bu hareketine İngiltere ya da Amerika’dan herhangi bir kınama gelmediği gibi, üstü örtük bir destek de verildi. Johnson mektubundan kısa bir süre sonra, Archeson’un Turgut Sunalp ve Nihat Erim’le yaptığı görüşmelerde “özel olarak dostça söylüyorum, fazla kan dökmeden size ayrılan bölgeyi askeri kuvvetle işgal edebilecekseniz gidip alın. Amerikan 6. Filosu karşınıza çıkmaz, tersine sizi korur” demesi, ABD’nin el altından bu müdahaleyi desteklediğini gösteriyordu. Çünkü uygulanmaya çalışılan plan, adanın dolaylı olarak NATO’nun denetimine sokulması anlamına geliyordu. 1973’te patlak veren Arap-İsrail Savaşında ABD’nin Yunan havaalanlarını kullanma isteği mevcut cunta tarafından reddedilince, ABD desteğini yitiren bu cuntaya karşı 25 Kasım 1973’te askeri bir darbe yapıldı. 15 Temmuz 1974’te de Makarios rejimine karşı Sampson darbesi gerçekleştirilerek, adada faşist bir yönetim oluşturuldu. Bu darbeden beş gün sonra, 20 Temmuz 1974’te, Türkiye Kıbrıs’a çıkartma düzenledi ve 23 Temmuzda Yunanistan’daki ve Kıbrıs’taki cunta rejimi çöküp sona erdi. İşgalden günümüze dek yaklaşık kırk bin kişi (o günkü Türk nüfusun üçte biri) başta İngiltere olmak üzere Batı ülkelerine göç etti. Adaya Türkiye’den götürülmüş yoğun bir nüfus yerleştirilerek, Türk nüfusun oranı arttırılmaya çalışıldı. Anayasal cumhuriyetin korunması bahanesiyle adayı işgal eden Türkiye, aynı anayasal cumhuriyetin yok sayılmasını meşrulaştırarak, 13 Şubat 1975’te Kıbrıs Türk Federe Devleti’ni (KTFD) kurdurttu ve başına Denktaş’ı oturttu. Aynı yıl yapılan anlaşmalarla güneydeki Türkler kuzeye, kuzeydeki Rumlar da güneye geçtiler ve ada halkı fiilen etnik kökenlerine göre iki ayrı bölgede toplanmak zorunda bırakıldı. 15 Kasım 1983’te ise bir adım daha ileri gidilerek, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti (KKTC) adında bağımsız bir devlet kurulduğu ilân edildi. İşin ilginç yanı, Türk kesimindeki, Cumhuriyetçi Türk Partisi (CTP) ve Toplumsal Kurtuluş Partisi (TKP) gibi “sol” partiler, Denktaş’ın tehditlerine boyun eğerek, hiçbir direnişte bulunmayıp mecliste bu kararı onayladılar. Böylece uluslararası alanda kimsenin tanımadığı kendinden menkul bir “cumhuriyet” oyunu sahneye koyulmuş oldu. Oyunun kahramanı, 27 yıl muhaliflerini her türlü yöntemle susturmaya çalışan, eski İngiliz sömürge savcısı, yeni Türkiye “sömürge valisi” Denktaş’tı.

Kıbrıs sorununda Türk tarafının tezleri incelendiğinde sürekli bir değişkenlik sergilediği görülür. 1974’ten günümüze gelen süreçte, önce kantonal bir yapı önerilmiş, ardından KTFD (Kıbrıs Türk Federe Devleti)’nin kuruluşuyla federasyon tezine geçilmiş, sonra bağımsızlık ilân edilmiş, kimsenin bu bağımsızlığı tanımadığı görülünce de konfederasyon söylemleri öne çıkarılmıştır. Üstelik KKTC’nin ilânıyla adada fiilen iki devletin var olduğu kabul edilmiş olmasına rağmen, “KKTC” ve Türkiye Cumhuriyeti , Kıbrıs Cumhuriyeti’ni tanımamakta ısrar etmektedir. Öte yandan, “KKTC” o kadar bağımsızdır ki, bu “bağımsız devlet”in “cumhurbaşkanı”, TC’nin ilhak söylemlerini ayakta alkışlamaktadır. TC bu söylemiyle, uluslararası arenada kabul görmesi için çırpındığı “KKTC”nin gerçekte ne kadar “bağımsız” olduğunu da bütün dünyaya ilân etmektedir.

Kıbrıs, Türkiye’nin, Yunanistan’ın,İngiltere’nin ve ABD’nin adadan elini çekmesiyle,iki halkın birleşik bağımsız bir devleti olabilir. Kıbrıs2ın batmayan uçak gemisi gibi görülmesi, Ortadoğu ve Ortaaysa’ya yakın olması emperyalist güçlerin ada üzerindeki emlerlini pekiştirmektedir. Kıbrıs harekatından sonra, Türkiyeli Rumlar bir kez daha göç etmek zorunda kalmışlardır. Özellikle, Türkiye vatandaşı olmayıpta Türkiye’de yaşayanlar ülke dışına çıkarılmışlardır. Oysa yıllardır burada yaşayıp, evlenenler, iş kuranlar olmuştur. Bu hareket ailelerin bir kez daha bölünmesine neden olmuştur. Türkiye 1974’ten bu yana Kıbrıs sorunu ile uğraşmaktadır.

Heybeli Ada Ruhban Okulu

1971’de Milli Eğitim Bakanlığı’nın (MEB) emriyle kapatılan HRO, Rum azınlığın tek ruhban yetiştiren okuluydu. Bu tarihten beri Rum cemaati ruhbanını Türkiye’de yetiştirememektedir. Aslında ruhban yetiştirememe sorunu, HRO (Heybeli Ada Ruhban Okulu) üzerinden tartışılmakla birlikte, Türkiye’nin gayrimüslimlerinin genel sorunudur. Örneğin Ermenilerin ruhban okulu Tbrevank 1953’te faaliyet göstermeye başlamış, ancak 1968’de kapatılmıştır. Süryanilerin ise hiçbir zaman resmî bir okulları olmamıştır. Katolikler ve Protestanlar ise bu sorunu çok uzun zamandır, ruhban adaylarını yurtdışındaki üniversitelere göndererek çözmektedirler. Yahudi cemaatinin ise bilinen bir talebi yoktur. HRO 1 Ekim 1944 tarihinde açılır.  HRO,açık olduğu dönem boyunca, dört farklı tedrisat dönemi geçirecektir:

1844 – 1919 dönemi dört yıl ortaokul ve üç yıl teoloji,

1919 – 1923 dönemi orta öğretim olmaksızın beş yıllık teoloji,

1923 – 1951 dönemi dört yıl ortaokul ve üç yıl teoloji ( ilk dönemdeki gibi )

1951 – 1971 dönemi dört yıl lise ve üç yıl teoloji.

Haziran 1947’de Patrikhane HRO’yu bir yüksek okul haline getirmeyi amaçlar ve ders programında değişiklikler yapılması, yabancı öğretmen ve öğrenci getirilebilmesine izin verilmesi talebiyle, MEB’e başvurur. Bakanlıklararası bir komisyonca incelenen yüksek okul olma isteği kabul edilmez. 1950’de iktidar değişip, Menderes başbakan olunca, azınlıklar açısından yeni bir dönem başlar. 1950 sonrasında çok partili ve görece özgürlükçü bir ortama adım atılması ve dış konjonktürün gündeme getirdiği yeni beklentiler doğrultusunda HRO, Demokrat Parti’nin iktidarının ikinci yılında, MEB emriyle, “Teoloji İhtisas Okulu” olarak isimlendirilir. MEB Talim ve Terbiye Kurulu’nun, 25 Eylül 1951 tarih ve 151 sayılı kararıyla “Heybeliada Rum Rahipler Okulu Öğretim Yönetmeliği”nin onaylandığı, İstanbul Milli Eğitim Müdürlüğü’nün Özel Okullar bölümünün 3 Ekim 1951 tarih ve 3/105853 sayılı yazısıyla HRO’ya bildirilir. Böylece okul üç sınıflı lise ve dört sınıflı teoloji ihtisas bölümlerinden oluşan yeni bir statüye kavuşmuş ve bu durum okulun kapatıldığı 1971 yılına değin sürmüştür. Yabancı öğrencilerin durumu için de, Talim ve Terbiye Kurulu’nun 29 Ağustos 1952 tarih ve 190 sayılı kararıyla “Heybeliada Rum Rahipler Okulu Öğretim Yönetmeliğine Ek” çıkarılır ve İstanbul Milli Eğitim Müdürlüğü’nün 10 Eylül 1952 tarih ve Özel Okullar Bölümü’nün Haziran 1947’de Patrikhane HRO’yu bir yüksek okul haline getirmeyi amaçlar ve ders programında değişiklikler yapılması, yabancı öğretmen ve öğrenci getirilebilmesine izin verilmesi talebiyle, MEB’e başvurur. Bakanlıklar arası bir komisyonca incelenen yüksek okul olma isteği kabul edilmez. 1950’de iktidar değişip, Menderes başbakan olunca, azınlıklar açısından yeni bir dönem başlar. 1950 sonrasında çok partili ve görece özgürlükçü bir ortama adım atılması ve dış konjonktürün gündeme getirdiği yeni beklentiler doğrultusunda HRO, Demokrat Parti’nin iktidarının ikinci yılında, MEB emriyle, “Teoloji İhtisas Okulu” olarak isimlendirilir. MEB Talim ve Terbiye Kurulu’nun, 25 Eylül 1951 tarih ve 151 sayılı kararıyla “Heybeliada Rum Rahipler Okulu Öğretim Yönetmeliği”nin onaylandığı, İstanbul Milli Eğitim Müdürlüğü’nün Özel Okullar bölümünün 3 Ekim 1951 tarih ve 3/105853 sayılı yazısıyla HRO’ya bildirilir. Böylece okul üç sınıflı lise ve dört sınıflı teoloji ihtisas bölümlerinden oluşan yeni bir statüye kavuşmuş ve bu durum okulun kapatıldığı 1971 yılına değin sürmüştür. Yabancı öğrencilerin durumu için de, Talim ve Terbiye Kurulu’nun 29 Ağustos 1952 tarih ve 190 sayılı kararıyla “Heybeliada Rum Rahipler Okulu Öğretim Yönetmeliğine Ek” çıkarılır ve İstanbul Milli Eğitim Müdürlüğü’nün 10 Eylül 1952 tarih ve Özel Okullar Bölümü’nün 3/105830 sayılı yazısıyla uygulanmak üzere okula tebliğ edilir. Buna göre, “yabancı memleketlerden gelen ve Türkçe bilmeyen öğrenciler,  memleketlerindeki öğrenim durumlarına göre, Okulun muadil sınıflarına kabul olunurlar.” Yabancı öğrencilerin büyük bir kısmı Patrikhane’nin yetki alanlarındaki bölgelerden gelmekle birlikte, Etiyopya Kilisesi, Anglikan Kilisesi vb. değişik kiliselerden gelenler de okulda eğitim görme olanağına kavuşurlar. 1956’da Maarif Müdürü ve İstanbul Valisi’nin imzasıyla okula gönderilen belgede şöyle denilmektedir:

“…özel Heybeliada Rum Rahipler Okulu’nu açmak isteyen T.C. uyruğundan Lefter Yakovos Stefanidis’in gereken şartları taşıdığı yapılan incelemeden anlaşılmış…1.7.1954 tarihinden başlamak üzere kurucu Lefter Yakovos ve sorumlu müdür Stilyanos M. Repanellis adına… öğrenim yapılması için izin verilmiştir.” HRO’nun faaliyetlerini sürdürdüğü dönem boyunca müdürü metropolitler arasından atanır ve aynı zamanda Ayia Triada Manastırı’nın da sorumlusudur. Azınlık okullarında uygulandığı üzere bir kurucu atanması uygulaması burada da sürer, aynı zamanda müdür de olan metropolit, kurucu olarak atanır. Ancak 1960’ta, var olan kurucunun ölümünden sonra bir daha böyle bir atama yapılmaz. 1932-37 arası, okul 65 öğrenci ile üçü Türk olmak üzere 15 öğretmene sahiptir. 1949’da tümü TC vatandaşı 16 öğrenci; 1962’de 11’i TC vatandaşı 81 öğrenci; 1963’te 12’si TC vatandaşı 76 öğrencisi vardır. 1968 yazındaki mezun sayısı yalnızca dörttür. Bu tarihe kadar faaliyette bulunduğu 127 yıl içinde, 930 mezun verir. Mezunların bir kısmı ruhaniliği seçip din hizmeti verirken bunların 343’ü episkopos olur, içlerinden 12’si de patriklik makamına kadar yükselir. Ruhaniliği seçmeyen mezunlar genellikle din dersi öğretmeni olurlar. 1963’te başlayan, 1964-1965 yıllarındaki Türkiye-Yunanistan gerginliğinden HRO da payını alır. Menderes döneminde başlamış olan, Türkiye büyükelçiliklerinden HRO’ya gelmek için başvuran öğrenci adaylarına vize verme uygulaması 1963’te kaldırılır. Bu dönemdeki resmî yazışmalarda ilk defa, HRO’nun Yunanistan’a karşı koz olma özelliği vurgulanır. 8 Haziran 1965 tarih ve 625 sayılı Özel Öğreti Kurumları Kanunu’nun bazı maddelerinin 12 Ocak 1971’de Anayasa Mahkemesi’nce iptali üzerine, İstanbul Milli Eğitim Müdürlüğü’nün 12 Ağustos 1971 tarih ve Özel Öğretim Kurumları 101787 sayılı “gizli” yazısıyla okulun yüksek kısmı, 9 Temmuz 1971’den geçerli olmak üzere kapatılır. Aslında okulun kapatılacağı anlaşıldığı içindir ki, Patrik Athinagoras Başbakan Nihat Erim’e, 1 Temmuz 1971 tarih ve 447 sayılı bir mektup göndererek, okulun 625 sayılı kanunun yürürlüğe girmesinden çok önce açıldığını, bir “meslek okulu” olmaktan öteye geçmediğini, bir özel yüksek okul telakki edilemeyeceğini anlatmış, ilgi ve himayesini talep etmiş, bir sonuç alamamıştır. Danıştay’a dava açmak için dilekçe veren Patrikhane’nin talebi, “tüzel kişiliği olmadığı, yargıya başvurma ve okul açma ehliyeti bulunmadığı” gerekçesiyle reddedilir.

Milliyetçi Cephe Hükümetleri

Cumhurbaşkanı fahri Korutürk 17 Kasım 1975’te Kontenjan senatörü ord. profesör Sadi Irmak’ı hükümeti kurması ile görevlendirir. Teknokrat ve bürokratlardan oluşan partiler üstü görünümlü bakanlar kurulu, ancak onyedi kabul oyu alabilir. Fakat başka hükümet kurulamadığından aylarca görev yapar. Hükümet krizi çıkmaması için Adalet partisi (Ap) genel başkanı Süleyman Demirel’e hükümeti kurması için görev verilir. 12 Nisan 1975 günü Demirel başbakanlığında; AP, MSP, CGP, MHP ve bağımsızlar koalisyon hükümeti kurulur. Bu hükümet birinci MC (milliyetçi cephe) hükümeti olarak anılacaktır. MHP bu hükümette iki bakanla temsil ediliyordu. Faşist-paramiliter örgütlerin yükselişi bu döneme denk gelecektir.

Türk-İslam sentezi-Ülkü Ocaklarının Ortaya Çıkışı

Cumhuriyetin kurucularının öncelikli amacı, yeni millî devlete ve bu devletin hedeflerine meşruiyet sağlayacak bir ideolojinin yaratılması ve Osmanlının son döneminden itibaren gelişmeye başlayan millî bilincin kökleştirilmesi olacaktır. Ziya Gökalp ile Yusuf Akçura’nın öncülüğündeki Türkçü/Milliyetçi fikir akımı bu açıdan belli başlı esin kaynaklarındandı. Türk Ocaklarının kurulmasından hemen sonra 1923 yılında İstanbul Darülfünunu Talebe Cemiyeti kurulmuş, daha sonra bu dernek diğer talebe birliklerinin katılımıyla Millî Türk Talebe Birliği (MTTB) adı altında birleşmiştir. Birliğin başkanlığına Tahsin Bekir (Balta), sekreterliğine ise İbrahim (Öktem) Bey getirilmiştir. MTTB, kapatılana kadar ve bilâhare Tevfik İleri zamanında tekrar açılınca öğrenci hareketlerinin büyük bir kısmını sevk ve idare etmiştir. Dernek 1933 yılında bozkurt’u kendine amblem olarak seçmiştir. MTTB, “Vatandaş Türkçe Konuş/Yabancı Tranvay Şirketine Boykot/Yerli Malı Kullanma Haftası/Türk Mezarlığına Saldıran Bulgaristan Gençlerini Telin/Nazım Hikmet’e Af Kampanyasına Karşı Çıkma” gibi millî hareketlerin hep içinde bulunmuştur. 1930 yıllarının başında Tek Parti yönetiminin dışında kalan ve yukarıda belirttiğimiz resmî milliyetçilik anlayışı yetersiz bulan, Turan idealini canlı tutmaya çalışan Nihal Atsız ve arkadaşları Adsız Mecmua dergisini çıkarmışlardır. Atsız ve arkadaşları İslamiyet’ten önceki Türk tarihine sık sık atıfta bulunmuşlar, ırk kavramını daha ön plânda değerlendirmişlerdir. Bu mecmuanın yaklaşık 1 yıl süren yayın hayatından sonra Atsız 1933 yılında Orhun Mecmuası’nı çıkarmış fakat bu da uzun sürmemiştir. Bu dönemde milliyetçi yayınlar olarak Hıfzı Oğuz’un çıkardığı “Çığır Mecmuası”nı, MTTB’nin çıkardığı “Birlik Mecmuası”nı, Reha Oğuz Türkkan’ın yönettiği “Gökbörü” dergisini görmekteyiz. 1940 yılının başlarında Reha Oğuz Türkkan’ın Ankara’da Türk kültürüne hizmet vermek amacıyla “Kitap Sevenler Kurumu”nun kurulduğunu ve başta Ziya Gökalp’in eserleri olmak üzere milliyetçi yayınları bastırdığını görmekteyiz. 1946 yılında MTTB tekrar faaliyete geçmiştir. Ayrı ayrı dernek ve teşkilâtlarda da olsalar Türk milliyetçileri Nazım Hikmet’e Af Kampanyası, “Kıbrıs Olayları”, “Çiçek Palas Olayları” gibi hadiselerde hep müşterek ve ortak tavır koymuşlardır. Türk milliyetçileri arasında dağınıklıktan şikâyet etmek , birlikte hareket etmek ve birleşmenin gerekliliği yüksek sesle tartışılmaya başlayınca Türk Kültür Ocağı , Türk Gençlik Teşkilâtı, Türk Kültür Çalışmaları Derneği, Türk Kültür Derneği, Kayseri Türk Kültür Birliği ve Genç Türkler Cemiyeti müşterek hareket etme noktasında 1950 Nisanında bir araya gelerek Milliyetçiler Federasyonu‘nu kurmuşlardır. Federasyon bir yıllık geçiş ve hazırlık döneminden sonra 1951 Nisanındaki Büyük Kongrede oy birliğiyle birleşme kararı alarak adını da Türk Milliyetçiler Derneği olarak değiştirmiştir. Türk Milliyetçiler Derneği çok teferruatlı bir program hazırlayarak hareketinin adını Türk Milliyetçiliği olarak belirlemiştir.1970’li yıllarda Turan fikrinden vaz geçilip, komünizme karşı mücadele edilmeye başlanılmış, bu konuda CIA’nın da yardımı ile komando kampları kurulmuş, sivil kontr-gerilla örgütü faaliyete geçirilmiştir. Bir çok aydın,sosyalist ve sendikacıların öldürülmesinde, Kahramanmaraş, Çorum, Sivas olaylarının çıkmasına, 1977’de ki kanlı 1 Mayıs olaylarında ülkücülerin adı duyulmaya başlamıştır. Milliyetçi cephe hükümetlerinin bu sivil faşistleri koruması,bu cinayetlerin daha da fütursuzca işlenmesine neden olmuştur. Demirel’in “bana sağcılar cinayet işliyor dedirtemezsiniz” sözü tarihe kazınacaktır. 12 Eylül 1980’ darbesine uzanan yolda, daha sonra darbeyi yapanlarında açıkladığı gibi, darbeyi olgunlaştırmak için sivil faşistler yoğun olarak kullanılmıştır. Nato’nun kurdurduğu, özel harp dairesi ve sonradan kurulan seferberlik tetkik kurulu, tehtid algılamalarına göre yapılandırılmış ve sivil faşistlere katliamlarda büyük roller düşmüştür.

Tags: , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , ,

Yorumlar

Arsiv

...  Add to Technorati Favorites  Google a Ekle