Turk resminin onculeri

kültür endüstrisi

modernbuda

Kantçı buyruğun aksine, kültür endüstisinin kategorik buyruğu“ diyor Adorno,“ artık özgürlükle hiçbir ortak yana sahip değildir. Neye uyacağınız belirtilmemiş olsa dahi uyacaksınız; gücüne ve her an her yerdeliğine bir refkleks olarak, herkesin, öyle ya da böyle düşündüğü şeye, öyle ya da böyle varolana uyum sağlayacaksınız“.

Bu, neye uyacağınız belirtilmemiş olduğu halde uymanızı buyuran buyruk, açık ki baskı ve zorlamalarla çalışmaz; onun işlerliğini mümkün kılan şey inceltilmiş mekanizmalarla bir bilinç haline dönüştürülmesidir. Kültürel özerkliğin ilgası ve fetişist bilincin egemenleştirilmesinde kültürün devreye girmesi bu şekilde gerçekleşir. Kültürün endüstrileşmesi ve öznenin nesneleştirilmesi sürecini Adorno, özetle böyle belirtir. „Kitle kültürü“nün yerini „kültür endüstirisi“ kavramının almasının anlamıda bir bakıma budur; kültür burada, artık, kitlenin kendi icinden çıkan bir şey degil, kültür endüstirisinin sistematik olarak üretip yaygınlaştırdığı bir şeydir.

yeni bir fenomen; „kültür endüstrisi“

“Gerçek anlamda kültür, yalnızca kendisini insanlara uydurmakla kalmıyor, bunu yaparken aynı anda içinde yaşadıkları taşlaşmış ilişkilere bir karşı koyuşla onları onurlandırıyordu. Oysa bugün, kültür bu taşlaşmış ilişkilerin içinde çözünmüş ve onlarla bütünleişmiş olduğundan, insanlık onurunu bir kez daha yitirmiştir; kültür endüstirisinin tipik kültürel varlıkları artık diğer niteliklerinin yanında bir mal niteliği taşımaz, bütünüyle mala dönüşmüştür. Bu niteliksel değişim o kadar etkilidir ki, yepyeni bir fenomen ortaya çıkarmıştır.

Frankfurt Okulu’nun ilk akla gelen kavramlarından biridir kültür endüstirisi. Bir kültür kuramı oluşturmak değildir okulun hedeflediği, endüstriyel toplumun eleştirel bir değerlendirmesini mümkün kılan bir kavramlaştırmadır. Marksist düşüncenin toplumsal eleştirisi böylece sürdürülmekte ve modern toplumun aldığı biçimin eleştirel bir değerlendirilmesine yönelinmektedir. Aydınlanmanın Diyalektiği‘nde bu çerçevede geliştirilen “kitle kültürü” eleştirisinin Horkheimer ve Adorno tarafından esas olarak „kültür endüstrisi“ kavramına bağlandığını görürüz. Minima Moralia’nın bir çok bölümünde de Adorno, „kültür endüstrisi“nin çeşitli eleştirel değerlendirilmelerini ortaya koyar: bireyin ölümü, kültürel standarzizasyon, reklamlar, sinema ile yaygınlaştırılan tek tip yaşam.

Belirli bir bilincin nasıl hazırlanıp dolaşıma sokulduğu, yaşamın ne şekilde sakatlandığı ifade edilir kültür endüstrisi kavramıyla. Kapitalizm yeni bir takım özellikler göstermektedir artık, üretimin yoğunlaşan teknolojik niteliği tüketimin estetikleştirilmesiyle bütünleştirilmektedir. Frankfurt Okulu’nun özellikle üst-yapının artan önemine yaptıkları vurgunun sebebi budur.

Kapitalizmin kitlelerle olan ilişkisi yeniden şekillenmekte, kültür bir bakıma tam da bu noktada, ideoloji ile ekonominin işlevselliğinin bir parçası haline gelmektedir. Üretimin teknik yapısında meydana gelen değişiklikler, iletişim teknolojilerindeki gelişmelerle birlikte, kültürel alanın özerkliği  sistem tarafından tamamen ortadan kaldırılmaktadır. Yaşamın her gözeneğine nüfus eden, bireyi tam da birey oldugu anda ele geçiren bir standart biçime dönüşmektedir kapitalist toplumsal sistem.

Kapitalizm, kültürü, endüstriyelleştirerek toplumsal bilincin şekillendirilmesinde işlevsel kılar. Bundan dolayı, Frankfurt Okulu’nun eleştirisi, kültürel alanla sınırlı kalmaz, bütünlüklü bir ideolojik eleştiriye dönüşür. Bu ideolojik eleştirinin, toplumsal bir eleştiriye -modern toplum eleştirisine- dönüşmesi sözkonusudur. Marx’ın Kapital’deki ‚metafetişizmi’ analizlerinin yeniden değerlendirilmesidir bu bir bakıma. Böylece, kültür endüstrisi kavramının ortaya çıkışıyla, geç-kapitalizmin toplumsal eleştirisinin yeniden değerlendirilmesi ve derinleştirilmesi sözkonusu olmaktadır.

Üretimin ve tüketimin yapısında meydana gelen değişiklikler, toplumsal yapıdaki dönüşümler, Aydınlanmanın girdiği çıkmazda aklın araçsallaşmasına son şeklini vermiş ve hedeflenen „tek boyutlu insan“(marcuse) ile sonunda tamamen nesneleştirilmiş bir „kitle kültürü“ ya da „kitle toplumu“ oluşturulmuştur. Tek boyutlu insan, burada, neye uyması gerektiği belirtilmemiş olmasına rağmen uymak durumunda olan insandır. Bu toplumsal yapıda bireyler birer „tüketici“dirler. Ancak tüketim ihtiyaçtan bağımsızlaşmış, dahası ihtiyaçların manipülasyonu üzerinden işler durma gelmiştir çoktan. Yaşamı tüketim üzerinden anlamlandırmaya mecbur edilen bir „özne“ konumundadır bireyler. Frankfurt Okulu teorisyenleri bu türden analizleriyle, sonradan belirginleştirilecek olan „tüketim toplumu“ eleştirilerinin ilk öncüllerini sunarlar.

“Kültür endüstirisi, eski olanla tanıdık olanı yeni bir nitelikte birleştirir. Kitlelerin tüketimine göre düzenlenen ve büyük ölçüde o tüketimin yapısını belirleyen ürünler, tüm sektörlerde az çok bir plana göre üretilir. Tüm sektörler yapısal olarak benzerdir ya da en azından birbrilerinin açıklarını kapatarak, neredeyse tamamen gediksiz bir sistem oluştururlar.Bunu olanaklı kılan sadece çağdaş teknik olanaklar değil, aynı zamanda ekonomik ve yönetsel yoğunlaşmadır. Kültür endüstirisi kasıtlı olarak tükecileri kendine uydurur. Bin yıllardır ayrı duran yüksek ve düşük sanat düzeyleri, her ikisinin de zararına bir araya gelmeye zorlanir. Yüksek sanatın önemi, yararı konusundaki speküğlasyonlarla yok edilirken, düşük sanatın önemi de (toplumsal denetim kusursuz olmadığı sürece) içinde barındırdığı isyancı direniş özelliğine dayatılan medeni sınırlamalarla yok edilmektedir. Böylece, kültür endüstirisi, yöneltilmiş olduğu milyonların bilincini ve bilinçaltını yönlendiriyor olmasına rağmen, kitleler birincil değil ikincil role düşerler ve hesaplanabilir nesneler, makinenin tali parçaları olurlar. Tüketici, kültür endüstirisinin bizi ikna etmeye çalıştığı gibi hükmedici ya da özne değil, aksine nesnedir”

kültür endüstirisi ve marksizm

Kültür endüstrisi kavramı Frankfurt Okulu’nun özgül marksizm anlayışlarını da belirginleştirir böylece. Onların marksizm anlayışı, bu türden kavramlaştırmalarla „ortodoks markisizm“i hem sürdürür hem de ondan ayrışır. Marksizmdeki altyapı-üstyapı, ekonomi-kültür gibi temel ayrımlar, genel anlaşılışında birincilerin ikincileri belirlemesi şeklinde işlerlik gösterir ve bu yaklaşımda ikincil kavramların konumu edilgen bir şekilde anlaşılır. Frankfurt Okulu, bu türden bir indirgemecilikten kurtulma kaygısındadır. Yeni bir fenomen olarak işaret edilen durum, bu türden ikilikleri bir sorun haline sokmaktadır. Dolayısıyla vurguyu ikincil yöne doğru kaydırırlar bir bakıma.Yeni bir fenomen olarak işaret ettikleri kültür endüstrisi kavramı da özellikle bunu temellendirir.

Alt-yapıya ait endüstri ile üst-yapıya ait kültür kavramlarının bireşimi, sürekliliği olan ve fakat yepyeni bir duruma işaret etmektedir ki, kültür artık burada basit bir yansıma olarak anlaşılamaz. Alt-yapıya verilen ağırlıklı ve öncelikli rol Franfurt Okulu’nda yerini, altyapı-üstyapı kaynaşması fikrine bırakır.

Kültür endüstirisi kavramının bu nedenle marxizm icinden bakılırsa özgül bir yaklaşım ortaya koyduğunu tespit etmek gerek. Marks’in hem „genclik eserleri“ hem de metafetişizmi anlaşıyla ortaya konulan „olgunluk eserleri“yle bağlantılıdır bu yaklaşım. „Egemen bilinç“in nasıl egemenleştiği ve yeniden üretildiği, nasıl yayıldığı ve doğallaştırıldığını açıklayan bir eleştirel düşünce biçimlendirilir. Marksizmin belirli bir tür anlaşılış biçimi olan „ekonomizm“ ve „alt-yapının belirleyiciliği“ düşüncesini farklılaştıran, kültürel olanın maddiliğine ve önemine vurgu yapan bir yaklaşım vardır burada. Bilinçle meta arasındaki ilişki kültürel bir form noktasından sorgulamaya alınır. Çünkü, kültür, mülkiyet ilişkilerinin bir parçası olduğu kadar, metaların fetişist niteliğinin de bir parcası olarak dolaşıma sunulmuş durumdadır.

Kültürün kendisinin bir endüstri ve kültür ürünlerinin de buna bağlı olarak metalar haline gelişi “kültür endüstirisi” kavramanının içeriğini belirler. Bu kavramlaştırmayla ortaya konulan yaklaşım, kapitalizmin ve daha genel anlamda da endüstiri toplumunun kendini nasıl yeniden üretebildiğini ve nasıl meşrulaştırabildiğini açıklamaya çalışır. Burada, alt-yapı ve üst-yapıda sistemin kendini yeniden üretmesinde, yeni bir durum sözkonusudur; kültür ile endüstirinin daha önce bunca belirgin olmayan bir bireşimi.

Ancak burada, endüstiri teriminin sadece üretim sürecini işaret eden değil, “kültürel malın standarzisayonu” ve “dolaşım tekniklerinin rasyonalleştirilmesi” anlamına geldiği de belirtilmeli. Kültür endüstirisinin başlıca sektörü, Adorno’ya göre sinemadır örneğin. Sinemada endüstiri kavramına içkin olduğu anlamda bireysel üretim korunmakta, fakat bu, bireysellik yanılsamasını güçlendiren bir işlevden başka bir anlama gelmemektedir.

Bireyselliğin kendisi artık, yabancılaşmanın gizlenmesi ve kaydırılmasının ideolojik araçlarından biridir. Nesnenin dolaysızlığından ve toplumsal aynılaşmadan kaçıp saklanılcak bir köşe olarak sunulan bireysellik, bu nedenle, verili ideolojik zihniyetin onaylanmasına ve güçlendirilmesine yarar yalnızca. Her ürünün bir bireysellik imajıyla sunulması, özgürlüğe ve kendiliğe hitap ederek pazarlanması ve edineceğiniz bu nesnelerle ulaşacağınız “bireysel ruh” vaadinin ardındaki sır budur. Bütünüyle yabancılaşmış nesnenin dolaysızlığı ve hayatın hayat olmaktan çıkmışlığı bu çağrı ve vaat ile gizlenir. “Başkası olma kendin ol” denir bireye, “böyle çok daha güzelsin“.

Böylece yeni bir toplumsal, ekonomik, siyasal yapı ortaya çıkmaktadır, ki bir bakıma sonradan „postmodern durum“ olarak belirecek/ve belirtilecek olan gelişmelerin öncülleri olarak değerlendirebiliriz bunu . Bu süreçte, bir yandan kültürel ürünler standartlaştırılıp sıradanlaştırılırken, öte yandan farklılık(lar) marjinalleştirilir. Kültürel ürünlerin ortaya çıkışı, dahası ürünün bir kültürellik dolayımında ortaya çıkışı, tanıtılması, dağıtımı ve dolaşıma sokulması süreçlerinin sistemli bir endüstrileşmeze bağlı olmasının işlevide budur. Kapitallist sistem böylece verili yaşamı bir zihin yapısı olarak  kitlere benimsetmenin ve bu zihniyeti süreklileştirmenin bir yolunu bulmuş olur. Kültür endüstirisi, kitlelere uyum sağlamadan varolamayacaktır elbette, ancak bu sorunu  kitleleri uyumlulaştırıp kendine uydurarak çözer.

kavramsal ayrımlar

Kültür endüstrisi kitleleri fetişist mantıkla uyumlulaştırırsa da, kitle kültürü, popüler kültür, kültür endüstrisi arasında ayrımları belirginleştirmek önem taşımaktadır. Bunun önemini, örneğin Adorno’nun kitle kültürü ile kültür endüstirisi arasında işaret ettiği ayrım üzerinden anlayabiliriz.

Kültür endüstrisi üzerine yeniden düşünürken Adorno, popüler sanatın çağdaş formunu kesin bir şekilde kültür endüstrisinin sanatsal üretiminden ayrıştırma gereği duyar. Bu nokta, kitle kültürü kavramı yerine kültür endüstrisi kavramının konulmasını anlamak için önemlidir. Aynı şekilde, kültür endüstrisi ile popüler kültür alanını da tam bir özdeşlik halinde düşünmemek gerekmektedir kanımca. Özellikle popüler kültür alanının neliği ve niteliği hakkındaki tartışmalar önem taşıyor. Adorno popüler kültür ürünlerini amansızca eleştirirken, yine de bu alanı su sızdırmaz bir tahakküm alanı olarak düşünmek tartışmalı durumdadır. Sonrasında “yüksek kültür” tartışmalarının gündeme geldiği nokta bu yanıyla önem taşıyor.

Dolayısıyla günümüze gelindiğinde özellikle kitle kültürü, popüler kültür, yüksek kültür, alt kültür, kültür endüstrisi açısından kavramsal ayrımların önemi belirginleşmiş durumdadır ve tartışmayı derinleştirmek gerekmektedir. Başka bir zaman dönmek üzere kabaca bir kaç noktayı belirtmekle yetineceğim şimdilik. Meral Özbek’in “Popüler Kültür ve Orhan Gencebay Arabeski” kitabı, hem teorik bölümü hem de arabesk üzerinde uygulamalı analizleriyle sanıyorum türkiyenin en önemli çalışmalarından biridir bu noktada.

Kültür endüstrisi belirli bir kitle kültürü üretmeye yönelir, ancak bu alanı tamamen maas edebildiğinden ne şekilde sözedebiliriz? Verili bilinç doğallaştırılmaya çalışılmaktadır, ancak nereye kadar özdeşsizlikleri ortadan kaldırabilmektedir? Popüler kültür alanı, bu noktada, farklı ideolojik ve hegemonik çatışmaların gerçekleştiği bir alan olarak anlaşılabilir. Günümüzde zaten popüler olan ve olmayan her şey sürekli yer değiştirmektedir. Ve tam da bundan dolay,ı popüler kültür alanı, kültürel ürünler dolayımda hegemonik mücadelelerin alanı olarak ortaya çıkmaktadır. Kültür endüstrisinin, açık hedefi ve uygulaması popüler kültür alanında verili bilinci değişmez olarak yaygınlaştırma ve tam bir düzenlemeye tabi kılarak bir kitle toplumu oluşturmaktır, ancak yine de mutlak bir söylemsel hegomonya sahibi olunduğundan sözetmek olanaklı görünmüyor.

Elbette kültür endüstirisi kitlelerde vücuda gelecek, onlar aracılığıyla toplumsal yaşamda maddileşecektir. Elbette, kültür endüstrisinin en temel işlevi, „verili ve değişmez sayılan bir zihniyeti çoğaltmaya ve güçlendirmeye çalışmakta“tan ibarettir. Bu nedenle kitleleri uyumlulaştırmak durumundadır. Her şeyi metalaştırırken, metanın kendisini kültürel bir ürüne dönüştürmesinin sebebi de budur. Bunun sonucunda nesneler “öznel” bir takım değerlerle donatılırken, özneler nesneleştirilir. Adorno’nun isaret ettigi gibi, kitleler, kültür endüstrisinin ölçütü değil ideolojisidir

Sonuç olarak

Yine de, tüm bu kuşatıcı durumla birlikte ve bu durumun içinde „Eleştirel Teori“ye bir alan ve imkan kalmaktadır. Adorno’nun çabası, bu „sakatlanmış yaşam“ın içinde eleştirel düşünceyi ayakta tutabilmektir. Çünkü ancak eleştirel bir düşünce imkanı kültür endüstirisine karşı deşifre edici/aydınlatıcı etkinliğini sürdürebilecektir. Negatif diyalektiğin ortaya çıktığı ve Hegelci kavramların çoğu zaman Hegel’e de karşı olmak üzere yeniden değerlendirildiği analizler bu bağlamda ortaya çıkar.

Kültür endüstrisi kavramlaştırması, bu şekilde yanlışlanan bütünün içinde özdeşsizliklerden hareket ederek düşünceye bir eleştiri imkanı sunma çabasının bir ürünüdür. Kapitalist toplum yapısının ve yikimlara dönüsen moderleşme projesinin aldığı yeni biçimin sorgulanmasında güçlü bir kaynak oluşturmaktadır. Kültür endüstirisi kavramlaştırması, sonuç olarak, gündelik yaşamı biçimlendiren kapitalist toplumsal sistemin mekanizmalarını göstermesi itibariyle derinlikli “yabancılaşma eleştirisi” sunar.

Yabancılaşma, sadece üretinin ürettiği ürüne yabancılaşmasından ibaret değildir, bütün bir toplumsal yaşam ve dolayısıyla her türden bireysel edimler yabancılaşmanın konusudurlar artık. Üretim sürecinde emeğine yabancılaşan birey, tüketim sürecinin estetikleştirilmesiyle birlikte bütün bir varoluşa ve yaşama yabancılaşır. Kültür endüstrisi kavramı bu noktada, Lukacscı “şeyleşme” eleştirisiyle birlikte anılmaya değer bir sorgulama imkanı sunmaktadır.

Adorno’ya göre, ancak yaratıcı düşünce ve yaratıcı sanat bu kapsayıcı yabancılaşmayı aralayabilecektir. Sanat burada hem endüstrileşmenin kurbanıdır hem de ondan çıkış imkanını içinde barındırır. Popüler kültür, kitle kültürü, egemen kültür, yüksek kültür, pop kültür, alt-kültür vb.türde eski-yeni kavramlar ve bunlar etrafında dönen teorik-politik tartışmalar birçok bakımdan ve özellikle de köken itibariyle kültür endüstrisi kavramıyla yeni bir boyut ve anlam kazanır. Bu bağlamda sanata verilen değerin ne olduğuna ve santin neligiyle ilgil tartışmalara daha yakından bakmak gerekmektedir.

Bakılası;

1. Kültür Endüstrisini Yeniden Düşünürken, (yazıdaki alıntılar Cogito’nun 36. sayısında yer alan Adorno’nun Bülent B. Doğan tarafından çevirisi yapılmış olan aynı başlıklı yazısından)

2. Minima Moralia, Adorno

3. popüler kültür ve orhan gencebay arabeski, meral özbek

4. kültürün endüstirileşmesi

5. kültür endüstirisi/kitap

6. adornoya göre kültür endüstirisi

7. Kültür endüstirisi-Kültür yönetimi /kitap

8.Mülkiyet ilişkilerinin parçası olarak kültür

9. Popüler kültürden imgesel gerceklige, proetcontra

Tags: , , , , , , , ,

5 Yorum Var “kültür endüstrisi”

  1. Popüler kültürperest olarak popüler kültürün iki ana yapıda incelenmesine ihtiyaç duyuyorum.

    Tematik popüler kültür ile Biçemsel popüler kültür.

    Kültür Endüstrisi her şeyden önce kitleleştirilmiş ücretlilerin ne tür temalarla ve ne biçimde uğraşacağını belirler. Böylece kalabalıkların dikkati sınırlanır. Ardından nesnenin ruhsallaştırılması, ruhun nesneleştirilmesi gelir.

    Biçemsel popüler kültür ise endüstrinin denetiminde değildir. O kolay anlaşılabilidiği ve ‘eğlendirebildiği’ için kitlesel iletişim araçlarının içinde de dışında da akabilir. Endüstri bu türü eğer engelleyemezse ancak evcilleştirebilir.

    Bu tür, geleneksel sanatlarla, mitolojiyle ve özellikle bunların dilsel/biçemsel özellikleriyle bağlantı kurararak yaygınlaşır. Yüksek Sanat seçkinlerin sanatına dönüşürken biçemsel popüler kültür yeni bir halk kültürü olarak belirme şansı yakalar. İnadını ve isyanını koruyabildiği ve yaratma teknikleirni yaygınlaştırdığı ölüçüde de kalıcılaşır hatta mitleşir.

    Biçemsel popüler kültür geleneksel sanatları isyankar, çatışmacı, eleştirel temalarla zenginleştirir.

    Charlie Chaplin, Brecht, Mayakovski, Neruda, Nâzım Hikmet, Anton Çehov, Gogol, Jack London, Yaşar Kemal, Ahmet Arif; Joan Baez, John Lenon, (bir dönemiyle) Timur Selçuk, Cem Karaca, Moğollar, Kardeş Türküler, Erkan Oğur ve adını sayamadığım niceleri biçemsel popüler kültürün içinde anlaşılabilir…

    Biçemsel popüler kültür, endüstriye karşı kullanılacak belki en keskin kültürel silah…

    Mesela öyle bir pembe dizi yazmak isterim ki pembe dizi mantığı yerle bir olsun…

    Olabilir mi?.. Bence olabilir… Anlaşılırlıktan taviz vermediğimiz ve sanatla retorik ayrımını iyi yaptığımız sürece…

    Ne dersin dostum?

    #370
  2. cüneyt usta, isaret ettigin noktalara katiliyorum aynen….
    teknik bir sinirdir aslinda, bicim yine öyle….teknigin ve bicimin olanaklarinin siniri, bu tartismalari hayli zorluyor dogal olarak….ne söylediginizin önemi nasil söylediginizden ayrilamiyor sonucta….adorno’nun mesela sinemayi reddedislerinde sanki böyle bir boyut var….teknigi ve bicimsel yapisiyla sinema düsünmeye imkan birakmaz diyor bir cok kez…..bu noktada teknigin ve bicimin sinirlarina yönelmek gerektigi durumlar olacaktir….
    tam da burada saniyorum pembe dizinin mantigini iptal edecek bir pembe dizi yazma girisimi anlam kazanir….ama buradaki paradoks da acik olsa gerek, belirli bir icerikle belirli bir bicimi asmak ne demektir…..
    yine de senin burada isaret ettigin türden ayristirmalari dikkate almadan da isin icinden cikilamiyor acikcasi…..tematik ve bicimsel popüler kültür ayristirman kültür endüstrisinin disarada birakmak durumunda kalanlara isaret etmesiyle özellikle önemli…..gerci bugün ne ölcüde disarda kaldiklari da tartisilir, frankfurt okulu iletisim teknolojilerin, televizyonun, sinemanin bugünkü halini düsünemezlerdi herhalde, hele internet gibi bir seyin varligini bilselerdi ne derlerdi merak ediyorum acikcasi…..
    ben yaptigin ayristirmalara söyle bir ek yapacagim yalnizca: kitle kültürü, halk kültürü, diger kültürel edimler ve kültür endüstrisi uzun zamandir popüler kültür alaninda karsilasiyorlar, birbiri icine geciyor, birbirne dolaniyor, birbirne dönüsüyor, birbirinden besleniyorlar….tam da bundan dolayi popüler kültür alanini “tahakküm ve direnis”in, “riza gösterme ve reddedis”in, “ideoloji ve karsi-ideolojiler”in, “özdeslesmelerin ve özdessizlikler”in alani olarak düsünülmesi gerektir ve önemlidir….
    su recep ivedik tartismalari, aslinda geri planda bu tartismalarin yeniden acilmasinin önemini gösteriyor….ben aslinda siyasette recep tayyibin, sinemada recep ivedik’in ayni mamül oldugunu düsünüyorum…popülerle popülistlik sinirlarinin sürekli ihlalini gerceklestiriyorlar, ama sadece bu degil yukarda bellirtmeye calistigim ayrimlar dolayisiyla da, her ikisinin de “halkciligi” ve “elitizm-karsitliklari” konusunda dikkatli olmak durumundayiz….tabii her iki isimle gündeme gelen sosyolojik ve siyasal meseleri de anlamak durumundayiz…..insanlar ivedik”e neden gülüyorlar ve tayyibi neden destekliyorlar?…..bu ikisine verecegimiz cevap gülmenin ve destegin ardindaki tepkilerin hakliliklarina yaslanarak bulunamaz…..bir cevap bulunur elbette, ama bulunan sey dogru olmaz…..eger ivedik”e onbinlerce insanin gülmesi, elitizmden halkin aldigi bir intikamsa, sosyolojnin ve dahi siyasetin ruhuna el fatiha demek durumundayiz…..cünkü teknik bir degisle her ikisinin de nesnesi/konusu ölmüstür coktan…..
    adorno’nun, marcuse’un karamsarligi bu durumda tamamen kadar hakli görünüyor…..

    #372
  3. Güzel…

    Hemen gıdıklayan mevuzya dalayım…

    Seçkinciliğin dikta sonrasında ve tehdidinde belirdiğine inanıyorum… Aynı şekilde halkçılık, halk sevgisi kisvesindeki iki yüzlü popülizmin de…

    Reklamcılık ve pazarlamacılığın enstrumanlarından en önemlisi tekrar’dır… Tekrar ile bir mal zihinlere tutunur… Ama daha fazlası da olur zihinler mal’a tutunur… Çünkü -dille kuşatılmış- zihin değişen değil sabit imajları sözcükler, sesler vs. aracılığıyla alımlarken aynı zamanda bir ‘güvenlik’ ihtiyacını da karşılar… Sabah uyandığında güneşin doğması gibi radyoyu açtığında çocukluğundan beri kendisyle yaşayan markanın takdimi güvenlik hissi verir… Çünkü aynı gökyüzü gibi o marka da bir çok anımızın, hâlimizin parçasıdır yahut çerçevesidir… Bunun başka bir okunuşu da alışkanlık pek tabi…

    Popülizm alışkanlıklardan yani tekrarlardan/sabitliklerden güç alır… Popüler sanat ise dediğin gibi daha karmaşıktır, hem sabitlik hissi verir hem de yenilik… Popüler olan popülistleştiğinde günü kurtaran siyasetçinin aracı olur ya da zenaatçının… Popülizmi hiçbir şekilde onaylamayacağımı tekrardan söylemeye gerek var mı bilmem?..

    Dünyayı genişletme siyaseti adı altında dünyayı daraltma siyaseti izlendiği konusunda da zaten hemfikiriz sanırım…

    Yeniden seçkinciliğe dönersek; seçkinciliğin/seçkin çevrelerin 12 Eylül ile sıkı bir bağıntısı olduğunu düşünüyorum… Darbe ile sanatsal, kültürel etkinliklere de darbe indi. Sözcükler bile yasaklandı. Hatta yasaklanan sözcülerden biri ‘Evren’ sözcüğü idi… Geçelim… Sanat kültür yeraltında akmaya başladı… Yılmaz Güney filmleri perdeler çekilip kısık sesle dinleniyordu… Solcular Livaneli’yi mitleştirmiş demli çayların ve acı sohbetlerin yanında dinliyordu… Varoş liselerinde önlenemez biçimde tiyatrolar örgütleniyordu… Bir sürü devrimci kültür sanat dergisi el altından dolaşıma giriyordu… Almanya’dan sadece porno değil işçi hareketinin beleselleri de gizlice getiriliyordu yurda (Almanya işçi sınıfımızın bilinçlendiği yerdi aynı zamanda)…

    Egemenler çıkış aradılar… Çünkü önünü alamadıkları bir kültür sanat hareketi yeraltı nehirlerinde akıyordu… Bu şu demekti… Fiziken kırılan devrimci hareketin ruhu yok edilemiyordu… İnsanlar asılsalar, tenhada öldürülseler, işkence görseler de şarkılarını söylemeye devam ediyorlardı…

    İşte bu noktada belki açık seçik bir anlaşma olmadı ama sanat kültür dünyası entelektüel ayrıntıcılık, -hukuk ve dindeki gibi- yabancı ve karmaşık bir terminoljiyle düşünen ve düşüncelerini yalınlaştırmaya (basitleştirmeye demiyorum) gerek bile duymayan bir taifeye ihale edildi… Bu seçkinler taifesi yayınevleri, siyasetsizleştirilmiş sanat kültür dergileri, TRT-2 programları, eleştiri kurumu ve meyhane hiyerarşisi içinde yetmişlerin devrimci olma çabasındaki sanatsal girişimlerini küçümseyerek, aşağıalyarak, horlayarak kendilerine basamak yaptılar… İnsani duyarlıklar, toplumsal kaygular, siyasi çözümlemeler itibar kaybetmeye yerini salt uzmanlık alanlarına, salt bireyin varoluş sorunlarına, ne dediği belirsiz/muğlak metin,filim, gösteri ve plastik işlere bıraktı.

    Doğrusu bunları ucundan bulaşmışlıktan da tanıyorum. Konuşulamayacak kadar, ne oldum delisi, kibirli ve ben bilirimci tipler. Karşı karşıya geldiğimizde hiç iyi şeyler yaşamadım kendileriyle. Ve tabi ki pervasızca terbiyemi bozdum… Geçelim… Darbe sonrası bunlar yeni bir sanat kültür iklimi yarattılar… Onların sayesinde bir ruh mühendisliği ve işçiliği sayılabilecek alandan binlerce insan geri çekildi… Neden?… Çünkü binlerce insanı, cahil, yeteneksiz, sünepe olduğuna inandırdılar sofistike salvolarla…

    Oysa inatla diyorum ki… Herkesin diyecek bir şeyi vardır… Herkesin tavır takınacak bir suratı vardır… Islık çalacak dudakları vardır herkesin… Eğer buna inanırsak İvedikler ve Recep’ler hüküm süremezler… Kendi gücünü bilen/yayan/yaşayan onlara kendini yansıtarak güç bulmaz/aramaz…

    Mıy mıy, mıymıntı… Terminolojisi içinde boğulan… Sokakla teması kesmiş… Kendine kapanmış… Kendini merkeze koyup herkesin izleyeceği esasoğlan/esas kadın’lık rolüne sığınmış ve hepsinden önemlisi aşağıda bir hâdise olurken inip müdahale etmeyi zul sayarak olayları pencereden seyreden tiplerin marifetlerini marifet sayamam…

    Gelin kardaş olalım, işi kolay kılalım… Bu lâfzı Tayyip Erdoğan’ın Diyarbakır mitinginde söylemiş olması zerre kadar lafzın değerini azaltmıyor ayrıca… Değişmeyen tek şey değişmektir de reklam sloganı olmamış mıydı?

    Ve son olarak Brecht’in Sanırım Lucas’la giriştiği öz ve biçim tartışmasına ilişkin bir hikayesini ekliyorum aşağıya:

    “Bay K. bahçıvan arkadaşını ziyarete gitmiş. Arkadaşı bir defneye küre biçimi vermekle meşgulmüş. Bay K. sessizce izlemiş. Bahçıvan bir türlü küre biçimine ulaşamıyormuş. Ağacı budayıp duruyormuş sürekli. Saatler geçmiş. Bahçıvan sonunda başarmış. Minicik de kalsa defneyi küreye benzetmiş. Dönüp Bay K.’ya, “İşte küre!” demiş. Bay K. ise “Küreyi görüyorum fakat defne nerde?” demiş gülümseyerek.”

    Kim çevirmiş, hangi yayın evi unuttum. Yıllardır hafızamda bu hikaye.

    #373
  4. usta tesekkürler bu zihin acici degerledirme icin…..son ekledigim postda devam ediyorum bir bakima…söylediklerinin geneline aynen katilirim, ama kimi ayrimlar koymak isteyecegim noktalarda var….mesela “Herkesin tavır takınacak bir suratı vardır” noktasina inanmak konusunda hakveririm, ama bunun receplerin hükmünü ortadan kaldirmadigini da söylemek isterim yine….yine “terminolojide bogulmak” bir sorundur elbette, ama sokagin kendisi de terminolojiye elini sürmemistir hic….sokak yalin kat bir saflik alani degildir, orada bir dünya bicimlenmistir coktan ve o dünyaya gösterdiginiz her direnc ilk olarak °terminolojide bogulmak°la itham edilir…..ben o sokakta yasiyorum sonucta, ama mahalle baskisinin “etik disi” oldugunu söyledigimde sokagin etigi bilip bilimiyor olmamasinin sorunu bende degildir…..ama sokagin kösesinde oturup iciyorum diye olur olmaz yolum kesilecekse, yapilacak ilk is terbiyeyi bozmak olacaktir kesinlikle…..bu noktada sokaktan temasini kesmek bir sorunsa sokagin kendisi baska bir sorundur…..cevapsa elbette evde kalmak degildir…..

    #374
  5. [...] çalışsam mı acaba diye düşünürken bu Recep İvedik cereyanına kapıliverdim. Şu sıralar kültür endüstrisi mevzusuyla meşgul olduğumdan belki, daha cazip bir konu olarak göründü gözüme. Zihnimde kitle [...]

    #375

Yorumlar

Arsiv

...  Add to Technorati Favorites  Google a Ekle