Kulak Misafiri

Kitlesiz Cumhuriyetten… kitlesiz barışa doğru mu?

cum

1923’de Türkiye Cumhuriyeti devleti toprak sahipleri, ticaret burjuvazisi ve asker-sivil bürokrasinin ittifakı sonucu tepeden ve kitlesiz bir devrim olarak inşa edilmiştir. Bu niteliği yüzünden Kemalist devrim ne kuruluş aşamasında, ne de günümüzde asla demokratik olmamıştır. Siyasal rejim kendisini 1950’lere kadar tek parti ile sınırlamış, muhalif partileri ya kapatmış ya da kurulmasına izin vermemiştir. (1950’den günümüze kadar da siyasi partilerin ve meclisin ensesinde hep boza pişirmiştir.) Bütün bu gayrimeşru uygulamalara, 1924 anayasası, Takrir-i Sükûn Kanunu ve İstiklal Mahkemeleri ile yasal kılıf hazırlamıştır. Rejim kendini hiç değiştirmeden bu metot ile pekiştirme yoluna gitmiştir. Hâkim sınıflar ve bürokrasinin ortak ürünü olan bu rejim, kuruluş aşaması ve daha sonraki yıllarda; işçi sınıfı bayramı olan 1 Mayısı yasaklamış, Kürtlere verdiği sözü yerine getirmemiş, örgütlenme ve ifade özgürlüğünü yasaklamış, işçilere sendika ve grev hakkı tanımamıştır.

Kemalist rejim (çekirdeğinde ordu olan) tarafından yapılan bu yasaklamaların gerekçesi ise; “demokrasiye halk hazır değil” olmuştur. Bu paradigma bu toprakların halklarına (işçiler, köylüler, dindarlar, Kürtler v.s.) hiç güvenmemiş, mevcut halklar ise hep küçümsenmiştir. O zaman bu rejimin sahiplerine sormak gerekir; neden “Yedi düvele karşı milli mücadele verdiğini” söylediğiniz halktan bütün doğal ve öz haklarını esirgediniz?

Neden bu uğurda verilen köylü ve işçilerin demokratik direnişlerini hep zor yolu ile bastırdınız?
Neden Kürtleri inkâr ettiniz ve 1921’de Koçgiri, 1925’te Şeyh Said ve 1938’de Dersim isyanlarını kanlı bir şekilde bastırdınız? Daha iyi yaşamak için greve çıkan işçilere neden baskı uyguladınız? Neden aydınları susturup hapse attınız? Sakladığınız bir şey mi vardı?

Bütün bu sorulardan çıkarılacak iki sonuç var: Ya halk “milli mücadele”nin ve “Kemalist devrim”in içinde yoktu ya da milli mücadele ve burjuva devrimi gereğinden fazla abartılmıştı. Biz abartılarak mitleştirildiğini düşünmekteyiz. Çünkü resmi ideoloji ve tarih baştan sona bunun kanıtları ile doludur.

Seksen sekiz yıla üç fiili darbe (27 mayıs, 12 mart, 12 eylül) bir yarı darbe (28 şubatta sivil silahsız güçler ile!) sığdıran, şimdilik bilinen birkaç darbe girişiminden (Ayışığı-Yakamoz-Sarıkız-Eldiven gibi) ve 27 nisan e-muhtıra’sından geçen bu rejim; şimdi Albay Çiçek ve ekibinin ürettiği bir belge ile sarsılıyor.

1924 yılında Kemalist rejim demokrasiye geçmeyerek, bütün mazlumları en doğal haklarından mahrum etmiş, bu mahrumiyeti süreklileştirmiş ve bunun üzerine bir baskı rejimini inşa etmiştir. Rejim kendisini koruyan sadık elamanlarına; ilerde bir gün “yeni bir Atatürk ya da Cumhurbaşkanı” olacaksın diyerek hep paye vermiş ve arka çıkmıştır. Suça bulaştırdığı unsurlarına biz senin yanındayız; sorun çıkarsa bize (elimizdeki olanaklara, askeri ya da sivil yargıya) güven teminatını vermiştir. Böylelikle her yaşanan sürecin sonunda, kol kırılmış yen içinde kalmıştır.

Ama şimdi bir şeyler değişmeye ve zorlanmaya başlandı. İnkâr edilen Kürtler, görmezden gelinen dindarlar, “devletçi zihniyet”e muhalefet eden sol liberaller ve uluslar arası aktörler tarafından oluşmakta olan bu dinamikler statükoyu bir krize, muhtemelen sonrasında da bir değişime doğru sürüklemekteler.

Barışa giden yolda eve dönüşleri neler etkiledi?

Şimdilerde iki kanatlı hale gelen rejimin bir yüzü yukarıda saydığımız dinamiklerden ötürü sarsıntı geçirirken; diğer yanı ise “uluslar arası bir el” tarafından barış sürecine itilmektedir. Bu çift başlı siyasi ve çalkantılı durum devam ederken, 19 Ekim günü Habur’dan 34 insan giriş yaptı. Bu insanlar “barış elçisi” olarak geldiklerini ve Pişman olmadıklarını beyan ettiler. Gümrük kapısına özel görevle ve mobil olarak gelen, Hâkim ve savcılar bu beyan üzerine, bu şahıslar hakkında herhangi bir işlem yapmadı ve bu kişilerin evlerine dönmelerini sağladı. Barış elçilerinin eve dönüşleri, sayıları yüz binleri bulan Kürt kitleleri tarafından, birkaç günlük yolculuk sonucu Diyarbakır’da görkemli bir karşılama ile sonlandı. Ne oldu ise işte o zaman oldu; Batıdaki medya, Yüksek Hâkimler ve Savcılar Kurulu, CHP ve MHP uygulanan iki şeye hemen reaksiyon gösterdi. Bunlardan birincisi gelen kişilere karşı özel bir hukuk (daha doğrusu fiili) uygulanması; ikincisi ise sayıları milyona yaklaşan, barışa susamış Kürt halkının sevinç göstermesi idi.

SYP sayfalarında açılım sürecinin başında kaleme almış olduğumuz bir yazıda bu açılıma Türk Açılımı demiş ama buna rağmen yine de bu süreci barış ve kardeşlik için doğru bir adım olarak belirtmiştik. Bahsi geçen yazımızda, neden “Türk açılım” demiştik? Çünkü bu sürecin (geçici mola verse de (?)) devletin bir kesimi ve AKP eli ile yürütüldüğünü tespit etmekteydik. Bu topraklarda ve devletin her kademesinde güçlü ve faşist bir damarın olduğunu da, aynı zamanda barış yanlılarının da olduğun belirtmiştik. Kürt sorunun nihai çözümünü benimsemekle birlikte, atılacak küçük adımları da görmezden gelmedik.

Fakat aklımızda, bizi meşgul eden hep aynı olgu vardı: Genlerinde şimdiye kadar kitlelerin haklı ve meşru taleplerine karşı hep gard almış bu devlet, nasıl insanların kardeşleşmesine ve kaynaşmasına razı gelecekti? Üzülerek söylemek gerekirse bu faşizan kanat yine yaşananlara razı gelmedi. Bırakın Kürtlerin barış için sevinmesine tahammül etmeyi, Türklerin bu sürece insani olarak bakmasının ve katılmasının önünü kesmek için her türlü manipülasyonlara gitti. İşte “Türk açılımı” böylece yeni bir biçime büründü ve Türk sorunu halinde kendi mecrasına akmış oldu.

Bu aşamaya “millet dur” dediği için mi gelindi? Yoksa geçici bir mola vermek gerektiği için mi gelindi? Dolayısıyla açılım durdu mu yoksa mola mı verdi? Şimdi ona bakalım.

1-Cumhuriyet bayramı kutlamaları mı?

Avrupa’dan 28 ekim günü Yeşilköy’e giriş yapması beklenen on beş kişilik yeni barış elçileri, Erdoğan’ın “sil baştan” yaparız beyanı üzerine akamete uğramıştı. Yapılan bu açıklama üzerine; PKK sözcüleri de bu minvalde bir açıklama yapmış, barış elçilerini göndermeyeceklerini beyan etmişlerdi. Bu karşılıklı “rest”leşmenin gölgesinde, Bülent Arınç’da kasım ayı içerisinde gelişlerin tekrar süreceğini söyledi. Eğer bu böyle ise -ki öyle gözüküyor- buna neden gerek duyuldu? İlk gelenlere gösterilen sevinç mi buna engel oldu; yoksa Cumhuriyet kutlamaları ile çakışacak olması mı? Muhtemelen bu faktörde zayıf gözüküyor.

2- Öcalan’ın AKP’ye güvenmiyorum demesi mi?

Abdullah Öcalan avukatları aracılığı yaptığı açıklamada “Bu süreçte AKP’ye güvenmediğini” belirtmiştir. Bu açıklama AKP’nin sinirlerini bozmuş olabilir. Bu yüzden sürece ara vermiş olabilir. Düşük bir ihtimal olsa da bunu da bir faktör olarak görmek gerekir.

3- AKP “Açılım Süreci”ni’ elimden kaçırıyorum, korkusuna mı kapıldı?

PKK’ların değil de, AKP’nin PKK’ya teslim olduğunu söyleyen muhalefetin basıncı altında kalan AKP, acaba bir psikolojik baskıya mı uğradı? Biz AKP’nin böylesi bir baskı altında kalacağına olasılık vermiyoruz, çünkü süreç iki tarafın karşılıklı anlaşması ve AKP’nin bu anlaşmada önceliği elinde tutmasıyla yürümektedir.

4- General Başbuğ tarafından; “Kâğıt parçası” olarak addedilen belgenin gerçek çıkması mı?

TSK (Genelkurmayın bir kanadı) ve AKP’nin bu süreçte ortak davrandığı bilinmektedir. Fakat TSK’nin içinde mayalanmış darbeci kanat, AKP ile kurulan ilişkide burjuva iç savaşının bir uzantısıdır. Bu durum TSK’yi zor durumda bırakmaktadır. İçine düştüğü bu iki başlı durum, AKP ile yaptığı ittifakı da zorlamakta, açılım sürecini kesintiye uğratmaktadır.  Bunu nerden mi anlıyoruz? Basına sızan ve savcının eline ulaşan gerçek belgeden ve ihbar mektubundan, Çünkü ihbar mektubunu gönderen subay(?) mektupta şu ifadeleri kullanıyor: “Aynı şekilde Tuğg. Mustafa Bakıcı tümgeneralliğe terfi ettirilmiştir. Korg. Mehmet Eröz konumunu korurken, Org. Hasan Iğsız 1′nci Ordu Komutanlığı makamıyla ödüllendirilmiştir. Olayın failleri yerine, yıllardır Bilgi Destek Daire Başkanlığı’nın gerçek emekçileri olan subay, astsubay ve sivil memurlar suçlu muamelesi görerek karargâh dışında çeşitli yerlere sürülmüştür. Burada asıl konu Albay Dursun Çiçek değildir. Dursun Çiçek zavallı bir adamdır. Asıl önemli olan bu Albay’ın bulunduğu konumdur.”

Bu pasajdan ne anlam çıktığına gelmeden önce, şu hususa açıklık getirmek lazım; Savcının elinde bulunan mektubu gönderen kişinin emekli mi veya muvazzaf subay (ya da astsubay) mı, olduğunun hiç önemi yoktur. Bu metinin bütününde bir kişi yoktur. Dolayısıyla yaşananlara bakarsak, bir kişiden bahsetmenin doğru olmayacağı sonucuna varırız. Orta da bir veya birkaç ekipten bahsetmek daha doğru olacaktır. Çünkü yukarıdaki şu ifadeler nerdeyse bu söylenenleri kanıtlamaktadır. “…Bilgi Destek Daire Başkanlığı’nın gerçek emekçileri olan subay, astsubay ve sivil memurlar suçlu muamelesi görerek karargâh dışında çeşitli yerlere sürülmüştür…” Diğerleri ise ya görevlerinde kalmış ya da “onur”landırılmışlardır. Karargâhta eylem planını hazırlayan bu ekip muhtemelen çatlamış ve birbirine rakip güçlere dönüşmüş, böylelikle, birbirlerini tasfiye ya da etkisiz konuma itme sürecine gitmişlerdir. İsmini saklı tutan bu ihbarcı, bu yüzden tek adam değildir.

TSK (ve karargâh) zor duruma düşmüştür artık askerî savcılıkta soruşturmaya el koyamaz. Çünkü yeni çıkan yasaya göre askerî yargının darbe suçunu soruşturma yetkisi yok, bu yetki artık sivil yargıya ait. TSK ne yaparsa yapsın “askerî savcılık” kartını kullanarak bu süreci tavsatma yoluna gidemez. TSK bu son olaydan dolayı hesap vermek zorundadır.

TSK (AKP ile anlaşan kanat) bir acze düşmüştür. Bu acze sebep olan darbeci kanattır. Bize göre bu çaresiz durum, yürümekte olan açılıma mola verdirmiştir. Bu verilen mola süresince güçler muhtemelen oluşmakta olan yeni dinamikleri değerlendireceklerdir.

Dış siyaset!

Türkiye, Ortadoğu ve Orta Asya’ya karşı izlediği politikaların sonucu olarak, iki kanattan (Azerbaycan ve İsrail) ağır eleştiri alıyor. İzlenen bu politikalardan ötürü ülkeler arası ilişkiler geriliyor. Bütün bunların nedeni; İsrail ve Azerbaycan arasında kalan bölgede bir koridorun oluşmasıdır. Sanal olan bu koridor sayesinde, Afganistan ve Pakistan’a (Müslüman dünyasına)  uzanmak isteyen bir Türkiye görüyoruz. Türkiye’nin bu atağı ABD emperyalizmi ile yapmış olduğu ittifakın sonucudur. Bush’un yerine gelen Obama Irak eksenini Afganistan-Pakistan eksenine taşımak istemektedir. Bu eksen değişimi gelecekte, İran, Rusya ve Çine karşı açılacak bir cephenin aracı olacaktır. Bir yıl sonrasına muhtemelen Obama yönetimi Türkiye devletinden idari-savunma amaçlı bir askeri birlik yerine, muharebe alanları için eğitilmiş muharip birlik isteyecektir. İşte bu ve benzeri gelişmeler, Türkiye Devletini radikal bir değişime zorlamaktadır.

Tags: , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , ,

21 Yorum Var “Kitlesiz Cumhuriyetten… kitlesiz barışa doğru mu?”

  1. Mert Ataol

    Ordu da tekilliğin olmadığını, ikilik veya çokluk olduğunu, bunun da Cuntalaşmanın bir sonucu olarak, Akp ile barış sürecinde uzlaşmış bulunan Tsk ana erk’inin(Meşru erk), ortaya çıkarılan cunta ile klikleşmiş olduğunu, yine bu durumun Chp’yi de içine çekebilecek bir döngüye girdiğini,(Belki de Chp’nin MGK’ya katılması bu yüzden istendi?), ve bu gelişmelerin Barış sürecini kesintiye uğrattığını ifade ediyorsunuz.

    Öte yandan İran’a giden Başbakan’ın da, batıya karşı(ymış) gibi söylemleri var. Obama’nın seçilmesi, İran’a askeri güç kullanmadan müdahale etmeyi, haydi sesli düşüneyim; Askeri müdahale seçeneğini kullanmadan İran’ı kontrol altında tutabilmeyi de öngören bir politikanın uzantısı olamaz mı?
    Hele de herkes savaş beklerken(ki bu yanılsama da olabilir. Pers imparatorluğu tarihte hep dokunulmazlardan kalmış, Abd iseyeni hukumetiyle bin türlü sorunla mücadele etme yolunda başını kaşıyamıyor şu zaman diliminde)
    O zaman bu politika nedir? Neden ılımlı İslam söylemleri bu kadar hararetle alkışlanıyor batılı ülkelerce. Bunun altında yatan asıl niyet nedir?
    “İsrail ve Azerbaycan arasında kalan bölgede açılacak koridor” İsrail’in durumdan çekinmesine değil, aksine işine gelir. Oysa İsrail’in anladığım kadarıyla daha ciddi kaygıları var.

    Öte yandan USA askerlerinin sürekli kayıplar verdiği Afganistan’a muharip güç istenmesi Turk Yapımı(Bizzat Büyük patron KOÇ üretimi) Askeri araçlarla orada yerimizi almamız kaçınılmaz görünüyor.

    Muhtemelen yanıtları çok da uzun olmayan bir zaman akışı içerisinde daha net ve sağlıklı göreceğiz.

    Saygılarımla

    #1420
  2. hikmet

    Sayın Atilla
    Yazınızı okudum ,doğru ve yanlışları olan bir yazı.Ancak aynı klişe içinde boğuluyorsunuz maalesef.Anlamadığım.1920 şartları,halkın kaçta kaçı okuma yazma bildiği bile belirsiz bir ortam.Halk padişahlık dışında başka hiç bir rejimi bilmiyor(Geniş halk kitlelerinden bahsediyorum).Böyle bir ortamda ortaya sandık konulup “Cumhuriyet mi,yoksa böyle yola devam mı edelim” diye mi sorulmasını istiyorsuznu anlamıyorum.Çıkacak sonuç belli değil mi?Bir de ticaret burjuvazisi derken 1920lerde hangi burjuvaziden bahsediyorsunuz?Vardı da biz mi duymadık.Türkiyede sermaye sınıfının çıkış tarihlerine bir daha bakmanızı öneririm.Bir de yapılan en büyük yanlışlardan biri bir şeyi o dönemin şartlarına göre değil günümüz şartlarına göre yorumlamak.Ben şimdi çıkıp Osmanlı neden Bizansa saldırdı?Vahşet bu dersem bu saçmalıktır.Çünkü o gün şartlar öyleydi.Eğer o saldırmasa Bizans saldıracaktı.Cumhuriyetin ilk yıllarını da buna göre yorumlamalıyız bence.O dönemin şartlarına göredir.Ama ben bugün “İstiklal mahkemesi kuralım,ordu göreve” gibi şeyler söylersem evet beni lütfen yargılayın.Çünkü bunlar artık günümüzde karşılığı olmayan laflar
    Şu konuda haklısınız ki TSK ülke üzerinde orantısız bir güce ve etkiye
    sahipti.Bunun bir gün değişmesi kaçınılmazdı muhakkak.Ve öyle olması da gerekiyordu.Bu konuda size katılırım.Ancak bunu günüzmüzdeki şeklinde olması tartışmalıdır.TSKnın bu denli bir takım grup tarafından maksatlı yıpratlması inanın ne bize ne size ne demokratına ne solcusuna ne sağcısına yarar.
    Ancak anlamadığım şu ki AKPnin Türkiyey bir demokrasi getirdiğine nasıl inanabiliyorsunuz.Başbakanın farklı olan her sese tahammülsüzlüğünü görmüyor musunuz?Şu an Türkiyede başbakan ne derse anlamdan dinlemeden pervasızca alkışlayan bir medya var.Bu geuplar Türk medyasının yarısını oluşturuyor.Böyleisne bir bilgi kirliliğinde
    hangi demokrasiden ya da açılımdan bahsedebiliriz.Türkiyede bu yönden tehlikeli freni boşalmış bir gidiş görüyorum ve bu gidişe tepki oluşturabilecek sivil muhalefetin sindirilmiş olması da açıkcası insanları ürkütüyor

    #1421
  3. Mert Ataol

    Hikmet bey;
    “Ben şimdi size “sivillerin cahil olarak nitelendirildiğini” söylesem, O nedenle sindirildiğini düşündüğümü….

    Söyleminiz olan “Yazınızı okudum ,doğru ve yanlışları olan bir yazı.Ancak aynı klişe içinde boğuluyorsunuz maalesef.Anlamadığım.1920 şartları,halkın kaçta kaçı okuma yazma bildiği bile belirsiz bir ortam.Halk padişahlık dışında başka hiç bir rejimi bilmiyor(Geniş halk kitlelerinden bahsediyorum).Böyle bir ortamda ortaya sandık konulup “Cumhuriyet mi,yoksa böyle yola devam mı edelim” diye mi sorulmasını istiyorsuznu anlamıyorum
    derken siz, Yorumunuzun örgüsü ile çelişiyor olmaz mısınız?

    Öyle ya, O zamanda okuma yazma bilmeyen halkın önüne sandık koyulmaması ile, şimdiki durumda da okumayı bir türlü alışkanlık getirmek yerine, aynı halkın daha kolaycı yaklaşımları seçtiği düşünülmüyor mu.
    1920 de olan halkın şimdi ki halktan ne farkı var denmez mi bu duruma?
    Hatırlayın daha düne kadar yayınlanan reklamları, “İnsan okur”, “Siz Clinton’u ton balığı mı sanıyorsunuz” Sloganları ile okumayan olarak düşündükleri inanları okuyucu saflarına katmak isteyen ana akım medya raklamlarını.

    Hangisi tutarlı. Sindirilmek mi? sandık mı? Demokrasi mi?
    Ve biz bu durumda da sindirilmeyi savunacağız?

    Ayrıca yazı da açıkça belirtilmiş-ki yaşadık da-. (?)Gerçekleşen darbe sayısı, ve girişimleri. Şimdi hala safça bir tutumla “Güzide ordumuz darbe yapmaz” mı diyeceğiz.
    Gerçi ortada yapılmışı bolca var ama?

    #1422
  4. serap

    yazdıklarınızı iki kere okudum.İç sızlatıcı gerçekten.Görmemişin bir oğlu olmuş,tutmuş pipisini kopartmış.Bittikten sonra aklıma gelen.Siz de çok kopartmışsınız,bu kadar da tarafçılık ben de yapıyor muyum acaba diye düşünmeden edemedim.
    Ne güzel bazı şeyleri hoş görebiliyorsunuz.Cenaze evinin yanında abartılı düğün yapma görgüsüzlüğünü bile.Bizim buralarda cenaze evi varsa azıcık dikkat edilir hareketlerine.Dağda yaşadıklarından belki,unutmuş olmalılar.Hem düşün artık Mustafa Kemal’in yakasından.Bu kendi başına gelenler için anasını babasını suçlamaya benziyor.Eeee sen ne yaptın ki demezler mi insana?Oturduğunuz yerden suçlamak ,demokratik değildi demek ne kadar kolyamış değil mi?Ben de oturduğum yerden sizi demokratik olmamakla suçluyorum.Benimki biraz cahilce oldu ama kabul ediyorum…Ya siz?

    #1423
  5. Hikmet merhaba,

    Sana verceğim cevapları maddeler haline getireceğim. Umarım bundan alınmazsın.

    1-1920′li şartlarda halkın büyük çoğunluğu okuma yazma biliyordu. Ama latin harflerine geçmek anlamına gelen “Harf devrimi” 1 kasım 1928 1353 sayılı “Yeni Türk harflerinin kabul ve tatbiki hakkında Kanun” ile olmuştur. Bu kanundan sonra toplumun %99′u okumaz-yazmaz olmuştur. Bütün gazeteler ve kitaplar radikal değişime gitmiştir.

    2-Halk padişahlıktan başka rejim bilmiyorsa kendi rejimi olan “cumhuriyeti” nasıl getirdi. Ayrıca ben cumhuriyete karşı değilim tepeden gelişine, demokrasiyi dışladığına ve halka dayanmadığına karşıyım.

    3-Birinci İzmir İktisat Kongresine hangi sınıflar katıldı, bakmanızı isterim.

    4-TSK’yi biz yıpratmıyoruz ki; kendi içlerinde ve topluma karşı işledikleri suçlar ile yıpranıyorlar.

    5-Ben AKP Türkiye’ye demokrasi getirdi demiyorum ki.

    6-Türkiye devleti her ne kadar iç çelişkiler yaşasa da emperyalizmin güdümünde ve çıkarları doğrultusunda dolu dizgin orta Asya’ya doğru gidiyor.

    Sevgilerimle…

    #1424
  6. göksel

    sn. hikmet

    Yazınızı okudum ,doğru ve yanlışları olan bir yazı.Ancak aynı klişe içinde boğuluyorsunuz maalesef.Anlamadığım.1920 şartları,halkın kaçta kaçı okuma yazma bildiği bile belirsiz bir ortam.Halk padişahlık dışında başka hiç bir rejimi bilmiyor(Geniş halk kitlelerinden bahsediyorum).Böyle bir ortamda ortaya sandık konulup “Cumhuriyet mi,yoksa böyle yola devam mı edelim” diye mi sorulmasını istiyorsuznu anlamıyorum”

    diye yazmışsınız. Sanırım Meclisi Mebusan’ı unuttunuz. Oda bir meclis ve seçimle iş başına geliyordu.Ve Osmanlı devletinin bir anayasası vardı(mecelle).Yeni de olsa bir seçim geleneği var.
    Milli mücadeleye destek verenler toprak ağaları ve ticaret burjuvazisidir. Bence Atilla Doğan doğru bir tespit yapıyor. O dönemde küçük fabrikaları olanlarla komprodor burjuvazi mevcuttu. Ayrıca ticaret burjuvaziside etkiliydi.İzmir iktisat kongresinde( bu kongre cumhuriyetin ilanından öncedir)bunların temsilcilerini bulacaksınız.

    saygılarımla.

    #1425
  7. hikmet

    Sayın Ataol
    Ben güzide ordumuz darbe yapmadı diye bir yorumda bulunmadım.Yazımda böyle bir şey yok.Bu birincisi,ikincisi benim dediğim 1920 şartlarınuı günümüz koşullarına göre düşünmemiz.Yani o gün öyle bir ortamda sandık konulması ne kadar garipse bugün de ne olursa olsun insanların önüne sandık konulmaması garip.O dönemin ve bir kaç yıl ilerisinin Avrupasına bir bakın neler göreceksiniz?Osmanlı 1500lü yıllarda padişahlıkla yönetildi diye Osmanlıyı anti demokrat uygulamalar yapıldı diye eleştirmek ne kadar garipse yeni kurulan Cumhuriyeti eleştirmek de o kadar garip geliyor bana.Hele ki Francolar,Hitlerler,Salazarlar dönemi aklımıza geldikçe.

    Sn Atilla
    Ben de madde madde cevap vereyim
    1.Okuma yazma durumu bu olsa da o zamanki halkın 600 yıllık bir padişahlıktan sonra nasıl bir tercih yapacağını size bırakıyorum

    2.Burada kendinizle çelişmissiniz.Hem tepeden inme diyorsunuz hem de halk nasıl getirdi diyorsunuz.Her şey olduğu gibi bu da emirle gelmiş.Tıpkı Kurtuluş Savaşı gibi.”Yapılacak” dendi yapıldı.Bir çok tarihçi Yunan askerlerinin İzmirden girip mezalim yapana kadar Anadolu işgalinin farkında olmadığını söylemektedir.
    3.Oraya katılan sermaye sınıfı dediğiniz gibi devleti ve mevcut rejimi etkisine alacak güçte değildi.Zaten Türkiyede burjuvazi devletin verdiği destekle oluşmuştur.Devlet kendi oluşturduğu şeyin emri altına mı girdi yani?Türkiyede sermaye sınıfı dediğiniz güce 1950lerden ve hızlıı bir ivmeyle 80lerden sonra girmiştir.
    4.TSKyı yıprattığını söylemiyorum ki.Bu kimseye yaramaz diyorum.Zaten TSKnın yıprtılmasından nemalananmank seni ve beni fazlasıyla aşan şeyler
    5.Yazından öyle bir çıkarımda bulundum.Sonuçta bahsettiğin gelişmeler AKP döneminde oldu
    6.Sanırım bu bana cevap değil,bağımsız yorumun.Sadece saygı duyuyorum.
    SN göksel

    sanırım size de cevap vermiş olmuşumdur

    Saygılarımla

    #1428
  8. Mert Ataol

    Hikmet bey;
    Ordu darbe yapıyorsa nedenlerini hiç düşündünüz mü?
    İşte yazıda da bu nedenler sergileniyor.

    “Şu konuda haklısınız ki TSK ülke üzerinde orantısız bir güce ve etkiye sahipti.Bunun bir gün değişmesi kaçınılmazdı muhakkak.Ve öyle olması da gerekiyordu.Bu konuda size katılırım.Ancak bunu günüzmüzdeki şeklinde olması tartışmalıdır.TSKnın bu denli bir takım grup tarafından maksatlı yıpratlması inanın ne bize ne size ne demokratına ne solcusuna ne sağcısına yarar.”

    İşte bu “bir takım grup” saptamanızdır benim irdelediğim. Güç neden var, kime hizmet ediyor. Halk adına ve yine halkın ödenekleri ile kurulan bir güç, neden halka bu kadar karşı. Her defasında söylenen sizin yukarıdaki argumanlarınız. Peki bu halk ne zaman adam gibi mualameyi(plütokrasi değil demokrasiyi) hak edecek, o güçleri yönetenler yeterince doyduktan sonra mı? Bilin ki doymazlar. Yüzyıllardır doymadıkları, bir türlü doyamadıkları ortada ki hala savaşlar devam ediyor.

    Sizin bahsettiğiniz 1500 lü yıllarda insanlar günde kaç saat çalıştırılıyordu ise ip ucunuz. Konuyu dönemin Avrupası veya Osmanlısı ile sınırlamıyoruz. Mesele insanın (ve emeğinin) değeri burada. Neyi hak ettiğini onu yönetmeye çalışan erk değil, yine insanın kendisi belirler diyoruz. Yeter ki zora, güce ve manüpulasyona başvurulmasın.

    Şimdi lütfen konuya ilk yapılan Mert Ataol yorumuna bakınız; Yorum no: #1420. Asıl yanıt verilmesi gereken sorular, konu akışı içerisinde orada özetlenmektedir. Tartışmamızı bu boyutlara çekebilirsek akış gereği konu doyurucu olacaktır.

    Saygılarımla

    #1430
  9. Atilla

    Hikmet bey,

    Sizin akıl yürütmenizden gidelim kuruluş aşamasında; halk okuma-yazma bilmiyor ve cahildi. Dönemin aydınları öne çıkmış, milli mücadeleyi örgütlemiş, cumhuriyeti kurmuş ve bir takım devrimler yapmıştı. Bu kişiler toplumun “ileri gelenleri” idi.
    Peki niye bu “aydınlar” kendileri dışındaki -hadi halkı bir yana koyalım- muhalif aydınlara söz söyleme örgütlenme hakkı tanımadı? Yine bu aydınlara kendi anlayışlarına göre halkı aydınlatma hakkı tanınmadı. (Halktan hiç bir talep gelmediyse neden yasaklama gereği duyuldu, ortada talep eden kitle yok muydu?) TKP’yi kim kapattı. 1 mayısı kim yasakladı. İlk feminist kadın partisini kim kapattı. Kitaplar gazeteler ve partiler yasaklanmadı mı? Nazım Hikmet, Kemal Tahir, Mustafa Suphi v.s. gibi insanlara niye baskı uygulandı.

    Bütün bunlar diktatörlüğü doğurmaz mı? Cumhuriyet, demokrasiye ve halka dayanmazsa cumhuriyet olur mu?
    Bu gün yine bu halka cahil muamesi yapılmıyor mu? Bu halk ne zaman aydınlanacak? Ya da aydın görülecek?

    Selamlar..

    #1432
  10. hikmet

    Sn Atilla ve Sn Ataol

    Gene aynı yere döneceğim vereceğim cevapta.Her şeyi döneminin şartları içinde deerlendirmek lazım diyorum tekrar ve bunu uzatmıyorum

    Halkın tercihleri genelde mantıklıdır.Gerek 2002de gerek 2007de seçimlerdeki sonuçları belirgin nedenlere dayandırabiliriz ve diğer seçimleri de.Ama halkımız cahil değil askine aydın derseniz bu halk güzellemesine katılmam.Birkaç yıl öncesinde çıkan araştırmalarda halkımız eğitim seviyesinin ilkokul 4 olduğunu ortaya çıktı.Kitap okumadığmız yıllardır bilinen bir gerçek,otobüslerde kenarda köşede bırakılan gazeteler dışında gazete okuma alışkanlığımızın olmadığı da biliniyor.Eeee?Daha başka söze gerek var mı?Bu halk aydın mı yani şimdi?Gözün gördüğünü dil söylemesin mi?

    #1433
  11. Ramazan Kallancı

    Sayın Doğan
    Daha yazınızın girişinde Türkiye Cumhuriyeti’nin suni,temelsiz bir devlet olduğunu yazmışsınız.Acaba dayanak noktanız nedir diye okuyunca daha da şaşırdım.Siz ki;1923 devriminde cumhuriyet rejimini getirip,demokrasiyi getirmeyen burjuvaları suçlarken,yazınızın ilerleyen bölümlerinde tamamen ispatlanmamış iddialarla suçlanan, sözde irticayla mücadele belgesini hazırlayan Albay Dursun Çiçek’i yargılamışsınız.Hani demokrasi istiyorduk hepimiz?İspatlanmış henüz birşey yokken böyle şeyleri gerçekmiş gibi yazmak ne kadar doğru? Mahkeme versin kararını sonra yorum yapalım.

    Bir imparatorluk 1.Dünya Savaşı sonunda paylaşıldı.Ekonomi diye birşey zaten yok.Doğru dürüst kaç fabrika vardı acaba Anadolu’da o tarihte? Benim bildiğim hiç yoktu.Yanlışsam düzeltin lütfen.İşgale uğrayan son toprak parçası büyük bir mücadele ile kurtarıldı.herşeye sıfırdan başlanıldı.Acaba; son 200 yıldır kendini yenileyemeyen bir devlet devam etmeli miydi?Dünyada herşey değişirken Osmanlı’ya neler olmuştu? Atatürk eski rejimin yerine en demokratik rejim olan cumhuriyetin geleceğini bizzat açıkladı ve ilan edildi.Yıl 1923.Asıl sorun burada başladı zaten.Yeni devletin başında yüzlerce sorun vardı; açlık,salgın hastalıklar,padişah taraftarları,halifeciler, Mustafa Kemal karşıtları,borçlar,musul-kerkük meselesi,batı trakya nın durumu,…daha birçok sorun.O dönemde yaşayan ve yüzlerce yıl padişahın tek kişilik rejimi altında yönetilen bir halk nasıl anlasın cumhuriyeti?Kendi kendini yönetmesini nasıl beklersiniz?Demokrasinin halka anlatılıp benimsetilmesi çok zor birşeydi.Bunun için genç nesillerin eğitilmesi ve onların yeni rejime adapte edilerek güçlendirilmesi gerekiyordu.Bu esnada İngilizlerin politikaları ve petrol bölgesi olan Musul sorunu devem ediyordu.Kim diyebiilir ki; kürt isyanları demokrasi için yapılmıştır ya da bağımsızlık için? İngiliz belgelerine bakın da neler yapmışlar görün.Burada demokrasi nutukları atıp,birileri cumhuriyeti getirdi, halk da kabul etti ama tek partili rejim kürtlere haklarını vermedi demek çok kolaycılığa kaçmak olur.Bence tarihimizin en çok karanlıkta kalan bölümü 1919-1938 arası bölümdür:Bu kısacık zaman dilimi çok önemli.Asıl bu arada geçen olaylar bugüne dair ne varsa anlamamızda çok yardımcı olacak. Atatürk’ün vefatı bu kadar erken olmasa ve devrimler O’nun sonra devam ettirilseydi bu durumda olmazdık.

    Bağımsız olmayan bir devlet, boyun eğen,emir alan bir devlettir. Açılım konusu da kısaca budur.Bakınız: Obama’nın gelişi ve sonrası…

    Son söz olarak şunu diyorum;İdeolojik saplantılara düşmez isek, daha sağlıklı sonuçlara varabiliriz.

    #1443
  12. Atilla

    Ramazan bey,

    Döne döne kendini çürütüyorsun! Yazdıklarını okumadan mı yorum yapıyorsun? Diyorsun ki;”…dönemde yaşayan ve yüzlerce yıl padişahın tek kişilik rejimi altında yönetilen bir halk nasıl anlasın cumhuriyeti? Kendi kendini yönetmesini nasıl beklersiniz?”

    Ben ne diyorum: Bu cumhuriyet kitlesiz içinde halk olmayan bir cumhuriyet olarak ilan edilmiştir. Yani azınlığın kurduğu bir Cumhuriyettir. Halk talep etmediği bir şeyi nasıl kendine mal edebilir? Gerçi sen bunu yorumlarında farkına varmadan-örtük biçimde de olsa- kabul ediyorsun, sonra koşullar öne sürüyorsun (halk hazır değil gibi) ve devamında “sana katılmıyorum” diyorsun. Asıl itirazım buna…

    Cumhuriyet teknik bir mesele mi ki? Ya da vekaleten kurulan bir kurum mu? Bunlar sende bulanık. Yoksa sana göre cumhuriyet:Halkın kendi kendini yönetmesi, egemenliğin halkın olması demek değil mi?

    Eğer halka aitse bu rejimi ve ona dayalı sistemi, bir bütün olarak görmek gerekir. Ayrıca cumhuriyetin salt laiklik yönünü ele alarak onu halka mal edemeyiz. Demokrasi olmadan cumhuriyet kuru bir kabuktur. 86 yıllık bir kabuk olarak kalmıştır, özü olmadığı içinde artık içten içe çürümektedir.

    Bak 29 ekim kutlamalarına içinde halk var mı? Olan yerlerde de orta sınıflar, burjuvalar ve aleviler var. Toplumun diğer kısmı nerede? Birde boy boy tank, silah ve asker. Bu mu dur, senin anladığın Cumhuriyet?

    Saygılarımla..

    #1445
  13. hikmet

    Atilla Bey

    Konu kapanmıştı benim için ama yeni bir tartışma alanı açtınız.Cumhuriyet elbette ki geniş bir katılımla kurulmadı.Burada size katılırım.Burada sizinle farkımız benim o gün için başka bir yol yoktu demem.Neyse bunu geçelim artık

    Anlamadığım sabahtan akaşama kadar “demokrasi,Kürtler ayrıştırılıyor” diyip daha sonra toplumun farklı bir kesmini Alevileri ayrılştırmanız ne kadar dürüstçe değil mi?İşinize geldiğinizde demokratlık ne güzel değil mi?Orta sınıf,burjuva ve Aleviler!Alevileri bu toplumun parçası görmemenizin nedeni ne?Hak aramak için dağa çıkıp katliam yapmamaları mı yoksa arkalarına başka güçleri alıp Türkiye Cumhuriyetiyle bu kadar yıl haksızlığa uğramalarına rağmen bir kavgaya girmemeleri mi?Bu mudur senin anladığın demokrasi diye adama sormazlar mı?

    NOT:Alevi falan değilim,sadece bu sahte demokratlığa kızdığım için yazdım

    #1447
  14. Atilla

    Hikmet bey,

    Ben sosyolojik, tarihi ve siyasi bir analiz yapıyorum. Doğru ya da yanlış. Burada amaç Alevi insanları küçümseme değil. Neden Aleviler bu gün moda olan ulusalcılık anlayışına eğilim gösteriyorlar? Bunu soruyorum. Alevilerin şeriattan korkarak bu gün merkezi TSK olan ulusacılık anlayışına kaymaları, laikliğin teminatı olarak o kurumu görmeleri kanımca çok yanlış. Laikliğin en büyük teminatı bence yine demokrasidir. Demokratik bir anayasadır. Bu meseleyi ileri ki günlerde bu sayfalarda yazacağım.

    Tartışmaya katıldığınız için teşekkürler.

    #1448
  15. hikmet

    Sn Atilla

    Ben tşkr ederim.Ancak alevilerin korkmakta hakkı yok mu sizce?Maraşta,Sivasta,Çorumda olanları bilmiyor musunuz?Hamile kadınların karınları deşilerek öldürüldüğü vahşet ortamı Patagonyada yaşanmadı.Burada bir kaç yüz km uzağımızda yaşandı.Laikliğin teminatı TSK değil halktır bana göre de.Ancak AKPnin hızla belli bir yaşam tarzını dayattığı ortamda bu adamların ne yapmasını bekliyorsunuz bunu anlamıyorum.Birisi acaba “orta sınıf,burjuva ve kürtler” dese acaba bu platformda ne olurdu?Siz ve sizin gibi düşünenler tarafından ne faşitliği ne ırkçılığı ne kafatasçılığı kalırdı.Bu çifte standarttır bahsettiğim.Demokratlığın ve darbeciliği ayıran çizgi AKP yandaşlığı mı size göre?Bu Emre Aközvari tespitleri bir yana bırakın bence

    #1449
  16. Atilla

    Dostum,

    Ben şunu anladım: Bir insanın anlattığı, karşısındakinin anladığı kadarmış! Pratikte sen bunu kanıtladın… Ben korku sonucu Alevilerin niye ulusalcılığa ve TSK’ye sığındığını soruyorum? Sen ne yapsalardı diye soruyorsun? Tam bir totoloji örneği! Bak dostum ayrıca SYP olarak biz ne ulusalcıların yanıdayız ne de liberallerin; biz her yazımızda emek eksenli, barışsever ve enternasyonalist bir anlayışı savunuyoruz.

    Bu gün 12 eylül anayasasına,Türkiyenin içine düştüğü problemlere karşı olmak ve çözüm aramak, neden bizi AKP ya da Emre Aköz yapsın?

    Saygılarımla

    #1450
  17. hikmet

    Sevgili dostum

    Anladıağım kadarıyla cevap vereyim.Ben sana sorunun cevabını zaten vermişim.Uzun bir yazı da yazmadım.Biraz daha bak,cevabı bulman çok zaman almaz.Evet sığınıyorlar,çünkü çünkü bunlar bunlar oldu diyorum.Ben sen ve senin gibi düşünenler diyorum,SYP ile ilgili hiç bir şey söylemedim.Ama sen SYPyi kendinden ibaret sanıyorsan bu büyük bir narsistlik örneğidir,buna ben çare olamamam zaten.Buna ancak bir doktor çare olur.Keza sen burada emek eksenli,enternasyonalist anlayışı savunuyoruz diyerek herkesin aynı düşüncede olduğunu söylemiş olyorsun.Herkesin bu görüşü savunduğunu nereden biliyorsun?Biz hiç kimsenin yanında değiliz deyip daha sonra yine başka bir anlayışı dayatıyorsun.Yine kendinle çelişiyorsun ve maalesef bunu hep yapıyorsun.Hiç bir dayanağı olmayan ezber,slogan kalıp laflarınla kendi kendine debeleniyorsun.
    Koca bir topluluğu darbeci ilan etmen,bütük Kürtler terörist,bütün dindarlar yobaz demek kadar saçma ve haksızdır.Ben bunu söylüyorum.Bu dediklerinin aynısı Emre Aközvari dedim.
    Saygılarımla

    #1451
  18. ”Halkın çoğunun okuma yazma bildiğini” iddia edecek kadar tarihsel bilgiden yoksun ve taraflı bir yazı, maalesef. Hep söylediğim gibi, farklı görüşe sonuna kadar evet, ama yanlış bilgiye hayır.

    Sayın Hikmet Bey çok güzel belirtmiş. 1920′de hangi burjuvazi? Osmanlı Sanayi Kapitalizmini yaşadı mı? Sahi yahu,sanayi kapitalizmi ne haberimiz var mı bizim?

    1924′e kadar her türlü maden işletmeciliği, tarım sektörü, demiryolları çoğunlukla İngiliz ve Fransızların tekelindeydi. Deniz ticareti keza İngiliz tekelinde. Duyun-i Umumiye, İngiltere Kraliyetine doğrudan bağlı ve başında atanmış İngiliz var. Osmanlı genel kurmayı Almanların elinde. 1 Nisan 1924 ‘te Ergani Bakır İşletmelerinin devletleştirilmesiyle ancak başlayan bir sanayileşme hareketi var…

    Ama her yerde burjuvazi var nedense. Hz. Adem de burjuva sınıfına dahildi galiba?! Bence burjuvanın tanımını tekrar okuyun, yetmezse bir daha ve bir daha.

    Mevcut rejimin de parti kurdurmadığı yalandır.

    Terakkiperver Cumhuriyet Fırk.

    Ankara
    17.11.1924
    03.06.1925
    Vekiller Heyeti Kararı ile kapatıldı.

    Serbest Cumhuriyet Fırkası

    İstanbul
    12.08.1930
    17.11.1930
    Merkez Heyeti kararı ile feshedildi.

    Ahali Cumhuriyet Fırkası

    Adana
    29.09.1930
    21.01.1931
    Vekiller Heyeti kararı ile kapatıldı.

    Bunlar kurulmasına izin verilenler. Hatta Serbest Cumhuriyet Fırkası, Atatürk’ün girişimiyle kuruldu.

    Ha sahi, İzmir Menemen’de ne oldu? Osmanlı, 1923 e gelene kadar, bakın sadece 12 yıllık bir dönemde (1911-1923) Trablusgarp Savaşı, 1.Balkan Savaşı, 2.Balkan Savaşı, 1.Dünya Harbi, Kurtuluş Savaşı olmak üzere, 6 tane savaş geçirmiş. 13 milyon nüfusu ancak kalmış. Çoğu yaşlı,çocuk ve kadın. Sanayi yok, %90 Tarım sektörü. Ama bir bakıyorsunuz ki, halk okuma yazma biliyormuş hem de çoğunluğu!!! Ama latin harflerine geçildiği için sorun olmuş bu okuma-yazma mevzuu.

    Önce harf devrimi neden yapıldı ona bakmak, bu konularda ahkam kesemeden önce faydalı olacaktır. Ve lütfen, tarihi (bu tarih paradigmasının başlıca koşullarından birisidir) o zamanın koşullarına göre yorumlayın. Lütfen yanlış ve dayanaksız bilgi de yazmayın. Tarih bilgisi az olan insanları tehlikeli yönde etkileyebilirsiniz.

    Siyasi yorumlarınıza bir lafım yok sizin görüşünüz ama, tarih konuşmadan önce lütfen tarihin paradigmasını öğrenelim. Bir daha düşünüp öyle yazalım. Siz tarih biliminin ilk iki maddesini zaten katletmişsiniz.

    Mevzunun siyaset boyutunda ise diyeceğim aşağıdakilerdir.

    Ülkeyi bölelim, parçalayalım. Olmazsa, batı mandasına girelim. Hatta skolastik düşünceyi getirip, koyalım en üst makama. Bir de üzerine marjinal sol diktatörlüğü kuralım. Bunları da demokrasi ve barış adına yapalım.

    Eee?

    Aydın kesim bir şey yapmasın.

    Yağma Hasan’ın böreği… Varsa öyle bir yer bana da haber verin gideyim, Orkun Cumhuriyeti’ni kurayım bari.

    Bakın beyler…

    ”Demokrasi, cahil kitlelerin egemen olduğu bir yönetim biçimine dönüşebilme tehlikesini barındırır” demiş Aristoteles, yaklaşık 2300 yıl önce.

    Anlayana sivrisinek saz, anlamayana davul zurna az.

    Saygılarımla ve çekincelerimle

    #1452
  19. Ramazan Kallancı

    Sayın Atilla Doğan

    Tarih bir bütündür.Parça parça yorumlamaya kalkarsanız hatalı sonuçlar elde edersiniz.Sanki 29 Ekim 1923 tarihinde Cumhuriyet’in ilan edilmesi birden bire olan birşey.Bu bir sürecin sonucu ve gereğiydi.Olaya tek pencereden bakarsanız evet; kimse cumhuriyet rejimi gelsin demedi.Fakat ülkenin son yılları hatta son 200 yılı savaş,kan,açlık,ekonomik sorunlar,yenilgiler,toprak kayıpları ve yöneticilerin basiretsizliğiyle acı içerisinde geçti.Bağımsızlık kazanıldıktan sonra rejim değişikliği yapıldı.Halk istemeseydi cumhuriyeti ayakta durabilir miydi?Kimse anket yapıp sormayacaktı elbette cumhuriyet gelsin mi diye.Buna Atatürk karar verdi ve halk zaman içerisinde bunu benimsedi.Yani sizin deyiminizle kitlesi de omurgası da oluştu.

    Ayrıca bu tarihten sonra olan bazı olaylara demokrasi sekteye uğradı gözüyle de bakılamaz.Yani demokrasi neden oturmadı tam olarak demek biraz dönemin olaylarını hafife almak olur.Heryerde söylediğim gibi bu ülkede anlatılmayan en karanlıkta kalan tarihimiz 1919-1938 arasıdır.Bu zaman dilimi çok önemli konular içeriyor, aydınlatıldığında herşey daha iyi anlaşılacak.

    Atatürk’ün ölümüyle beraber sonraki yıllarda yaşanan olaylar sonucu halk bölünmüş ve ondan sonra cumhuriyete büyük darbe vurulmuştur.(2. Dünya Savaşı,Marshall yardımları,DP iktidarı,Sağ-sol olayları,…vb) Bugünkü cumhuriyet bayramlarında coşku yoksa ben size son altmış yılı ve yaşanan acıları gözden geçirin derim.Kimimiz sağcı kimimiz solcu,biri liberal öbürü dinci,…Halk nerdeyse konuşması, giyimi ve yaşadığı semte kadar ayrıştı.

    Yani sonuç olarak 1923′te ilan edilen Cumhuriyetin kitlesi sessiz bir isyan edenler kitlesiydi,halktı.Önderlerine inandılar,güvendiler, devrimlerini benimsediler ve günümüze kadar ayakta tuttular.Kimi zaman ağır yaralar aldılar ama yine de yılmadılar.

    Herşeyin gelipte dayandığı nokta tam bağımsızlık.1922′de savaşı yaptık ve kazandık.Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulmasından sonra dünya tarihinde neler değişti bakılırsa o zaman bunun sonuçları daha net anlaşılır.

    Kitlesiz barışa gelince; emir alan ve yerine getirenler halkın acılarını görmezden gelmiş ve aceleyle yapmaya çalıştıkları sözde açılım ayaklarına dolanmıştır.Olay bu kadar basit.pkk nasıl kuklaysa akp hükümeti de kukladır.

    Asıl burada bakılması gereken şey; ekonomi iflas etmiş,halk borç batağında ve işsizken,bağımsızlık yokken ne coşkusu bekliyordunuz?Bu sorunları çözecek lideri ne zaman halk bulur ve çıkarırsa ve çözülürse o zaman coşku da olur,birliktelikte sağlanır,bağımsızlıkta olur.Asıl bu kadar sorunun üstüne coşku varsa ben o insanlardan şüphe ederim.

    Sorunların ana kavşak noktalarını kaçırıyorsunuz ve yanlış sonuçlara varıyorsunuz.

    Saygılarımla

    #1454
  20. hikmet

    Sn. Orkun

    Çok iyi belirtmişsiniz.Tamam taraf olmak gözünüzü karartmış olabilir,ancak bu kara cahilce yorumlara neden olamaz bence.1920de Türkiyede burjuva olduğunu başka bir yerde söylemeyin de size gülmesinler.

    #1455
  21. Sayın okuyucularımız

    İdeolojik görüşlerimiz ne olursa olsun, sayın Atilla Doğan’ın yaptığı tespitleri de göz ardı etmemek gerekir.

    Bu çatışmalardan nemalanan uyuşturucu ve silah baronları da vardır. Bugünki burjuvazi de, devletin bazı kademeleri de belki yararlanıyor olabilirler.

    SYP de, gördüğünüz üzere, her renkten insan mevcut ve önemli olan da görüşlerin, bu saygı çerçevesi içersinde değerlendirilmesidir. Sonuçta hiç bir insan yoktur ki, evrensel ve insancıl değerleri savunmuyorum desin!

    Yanlış bilgiler olabilir. Yazarlar da içinde bulundukları durum ve içsel düşüncelerine takılıp, bilimsel metodolojiyi dikkate almadan bazı durumları değerlendirme hatası güdebilir.

    Ama bu onların kötü niyetli olduğunu da göstermez. Yiğidi öldür, hakkını yeme demişler.

    Tüm okuyucularımızdan istirhamımdır.

    Saygılarımla

    #1459

Yorumlar

Arsiv

...  Add to Technorati Favorites  Google a Ekle