Turk resminin onculeri

Kırmızı benekli pinpon topu -4-

Bölüm 4
******

Konuya geri dönmek gerekirse Nazi Hukuk Devleti varyasyonunun diğer bir yaklaşımında ise hukuk devleti “kavram” olarak korunmuş olmakla birlikte, legalite (yasallık) asgari zorunluluk olmaktan çıkartılmış, devletin kendisi ve kendi çıkarları ön plana alınmış, böylece yasallık ve meşruluk birbirinden kopartılarak yahut gerektiğine çatıştırılarak hukuk devleti kavramı yozlaştırılmıştır. Yani artık Nazi Hukuk Devleti =Meşruluk +anlam –legalite şekline büründürülmüştür.
Eh bu kolayca yenilir yutulur bir lokma olmadığı için nazi hukuk devletinde bu meşruluğun meşrulaştırılma çabaları da katışıksız olmuştur. Yasallık ile meşruluk arasında ayrım yapıp bu iki kavramı birbirine karşı manüpüle etme stratejisinin temellendirilmesi Nazi ideolog Carl Schmitt tarafından üstlenilmiştişr. Schmitt, normativist düşüncede yasallığın meşruluğu bastırdığını, oysa gerçekte yasallığın meşruluğun tezahür biçimlerinden yalnızca biri olduğunu belirtir ve yasallığın geçerliliğini yalnızca “olağan” dönemlerle sınırlar. “olağan dışı”, “olağanüstü” gibi genel-geçerden farklı süreçler, durumlar yada zamanlar kavramı böylece karşımıza çıkar. Nasıl, bu “olağanüstü hal” kavramı Türkiye’nin pek de yabancı olmadığı bir kavram gibi değil mi sizce de? Bu iki kavram olağanüstü durumlarda birbirinden bağımsız iki zıt kutup oluştururlar. Yine Schmitt’e göre hukuk devlet düzeni tamlaması birbirinden bütünüyle farklı 2 unsurdan oluşur: Hukuk ve Düzen. Birlik ve Düzen yasalarda, kurallarda yada herhangi bir normatiflikte değil, devletin “siyasi” varlığında yatar!

Türkiye’de anayasanın değiştirilebilmesi kaygısının bu anlamda politize edilmesi ( Şeriat geliyor heyhulası, yada tam tersi, ulusalcılar, Kemalistler , komünistler geliyor vs gerekçelendirmeler) işte bu tür gerekçelere dayandırılabiliyor.

Bu bakış açısında manüpüle edilen temel değer “hukuk” unsuru öncelikli değil, halkın iradesiyle tanımladığı “ düzen” iktidarı belirleyici ve öncül hale gelir. Kısaca normal durumlarda normatif değerler hukuk düzeni ile siyasal nitelikli düzen, yani yasallıkla meşruluk örtüşürken, ekstrem durum söz konusuyken pozitif hukuk normları devletin kendini koruma ve bütünlüğünü daim ettirme hakkı gereği ihlal edilebilir. Kısacası Schmitt, siyasal birliğin bekasının sağlanmasının nihai meşruluk referansı olarak görür. Amacı hukukun zincirlerinden kurtarmak olarak tanımladığı “tedbir” işaret ettiği “siyasal düzenin bekasından” başka bir şey değildir.

Düzenin bekasına yönelik bir tehdit var oldukça ve düzen potansiyel olarak tartışma konusu olmaya devam ettikçe, hukuksal düzenin şık perdesi arkasında bir “diktatörlük” kılıcı her zaman hazır durumda bekleyecektir. (Günümüzde artık bu kılıç internet üzerinden Cumhur başkanlığı seçimleri civarında E-kılıç olarak da ışıyabiliyor)

Schmitt’in teorik çalışmalarında siyaset kavramını “dost-düşman” ayrımı üzerine inşa ettiği dönemlerden tarihe düşen “Anayasanın, vatan hainliğinin Magna Chartası” olarak nitelenen sözü dışında, hukukun yasallığa dönüştürülüp onunla özdeştirilmesi, doğrudan doğruya yasallığın bir iç savaş silahı olarak kullanılması anlamına geleceğini de ifade ediyor olması dikkat çekicidir. Bu çılgın fikrini desteklemek için, Schmitt 1920 tarihli “Sol kominizm: Bir çocukluk Hastalığı” adlı yazısının konuyla ilgili belirleyici belge olduğunun altını çizer. Bol şevkli Lenin’in “illegal Mücadele biçimlerini her türlü yasal araçla bütünleştirmeyi bilmeyen devrimciler, son derece kötü devrimcilerdir” sözünü kendisini kanıtlamak için yeterli şiar bulmuştur. Tuhaf olan tarihte yer alan bu iki adamın da ortaya koyduklarında “bozacı –şıracı bir zeistgest” tadında oldukları gerçeğine parmak basmadan edemeyeceğim. Konuya odaklanmam gerekirse; buradan çıkan sonuç ise, yasallık, düzen düşmanları tarafından taktik amaçlı bir araç olarak kullanıldığına göre, düzenin de bu ilkeye bundan öte bir değer tanıması aptallık olur.

Türkiye karnesi

Şimdi asıl mevzua geliyoruz, bu anlatılanlar ışığında güzel ülkem “meşruluk modellerinden” hangisinin egemenliğinde yer alıyor?

Bu çetin sorunun cevabını araştırmaya girerken ülkemin iki ayrı düzlemde incelenmesi gerekliliği kanaatindeyim. Normatif düzlemde, tanımlanan “legalite+insan hakları” formülüne dayanan “maddi hukuk devleti” modelinin geçerliliği Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının 2. Maddesinde net bir şekilde ifade edilmiştir.
Buna rağmen yaşamsal pratikte karşılaşıldığı üzere ve anayasanın bu taahhütüne “alternatif” pek çok düzenleme mevcuttur. Bunlardan en dikkat çekici olan 2. Maddenin taahhüdünün samimiyetinin sorgulanmasına sebebiyet verebilecek “olağanüstülüğü olağanlaştıran!” bir düzenin istenci rahatlıkla gözlemlenebilmektedir.
Buna rağmen böylesi bir taahhütün yer alması devlet faaliyetlerinin meşruluğunun sorgulanabilirliğine dayanak teşkil etmesinden dolayı bir dayanak da oluşturuyor. Ancak gerçek düzlemde hukuk devleti insan haklarıyla ilgili gibi ilkeler bakımından normatif düzen ile fiili durum yani noırmatiflik ile noırmallik /(teori ve pratik) arasında yoğunluğu dönemden döneme değişen bir çatışma Türkiye de hemen her zaman vücut bulmuştur.

Türkiye’nin yakın tarihinden örneklenebilir pek çok olayın varlığı, bu çatışmanın “olağan gerilim” sınırlarının ötesine taşımış hatta belli ölçülerde süreklilik kazanmasını da sağlamış olması Türkiye de egemen olan devlet zihniyetiyle açıklanabilir görünüyor. Bu da ister istemez bizi Carl Schmitt’in geliştirdiği modele götürüyor.

Konuyla ilgili olarak birkaç noktanın bu manzaranın neden böyle çizildiğinin de anlaşılmasına katkısı olacağını umuyorum. Bunlardan ilki Türkiye’de “devletin bekaası” kavramını devlet faaliyetlerinin nihai meşruluk referansı durumundadır, yasallık ancak bu referansa uygunluk içerdiği sürece mevcuttur. Şayet devletin bekasından kaygılanılırsa söz konusu tehdidin savuşturulması adına alınacak tedbirler de yasallık vazgeçilmez şart olarak değerlendirilmez.
Böyle bir tehdidi tanımlama ve belirleme yetkisiyse devletin çekirdeğini temsil eden “milli güvenlik kurumu”na aittir. Bu kabul edilen tehdit varlığına alınacak ilk önlem “olağanüstü hal” ilanı olarak karşımıza çıkar. Türkiye de böylesi bir durumun ortaya çıkması egemenliğin nihai taşıyıcısının sözü geçen organ olduğu ve carl shmitti’İn egemenlik tanımına uygunluğunu ortaya koymaktadır.
Tehdit öngörüsüyle milli güvenlik kurumunun aldığı karar doğrultusundaki sıkı yönetim olağanüstü hal kararı tıpkı schmitt te olduğu gibi “düzen” karşısında hukuk’un nihai meşruluk referansı karşısında legalitenin , arka plana düşmesidir.
Bu bağlamda “devletin karşısında yer alacak herhangi kanun dışı özerklik bölgeleri” yaratan politikasından söz edilebilir. Bu politikanın tam anlamıyla “topluma rağmen” yürütülebilmesi toplumsal sorunların “ dost-düşman” ayrımına indirgenmesi “kendi özel çıkarların meşruluğunu şiddetten ve insan da mevcut olan yıkım potansiyelinin” seferber edilmesinden başka bir şeye dayandırmayan güçlerin tipik tavrı olarak adlandırabiliriz..

Bu sürece dair örneklerimizin bol olduğunu üzülerek belirtmek isterim. Son dönem de 007 James Bond kitaplarıyla ünlenmiş Ian Flemming’in de yer aldığı soluk kesen bir olayla başlayalım istedim. İngiliz Gladyosu’nun karıştığı son dönem tarihçileri ve köşe yazarları tarafından kendileri arasında da çeşitli tartışmalara neden olmuş bu olaylar birkaç ay evvelinde yeniden alevlendi. Sizce de Ergenekon’un dalga dalga yayıldığı bu süreçte 1955 yılında gerçekleşen bu olayların mantığıyla özdeş olması konuyu gündeme taşımak için zaten yeterli sebep değilmidir?

Dilerseniz olayları anımsatayım.Saat 13:00 suları radyolardan yayılan haber ortalığı alt üst eder: “Selanik’te Atatürk’ün doğduğu ev bombalandı !

Takvimler 6 Eylül 1955′i göstermektedir haber radyolardan verildiğinde. Haberin detaylarında bombanın 5/6 Eylül gecesi saat 00:04′te konduğu verilmiştir. Zaten gergin olan halk bu haberle son haddine ulaşan tansiyonda kıvılcımı atılan yangının körükleyicisi olmak için hazırdır artık…
“6-7 Eylül olayları” işte böyle başlar… Bu başlangıç iki ayrı ülkenin insanlarının arasındaki duvarın temellerinin atıldığı ve dostluğun, kardeşliğin bitişini de içermektedir aynı zamanda…
6 Eylül günü İstanbul Ekspres gazetesi akşam baskısı yaparak olayı en büyük puntolarla duyurur. İstanbul’da ve İzmir’de ellerinde Türk bayrakları, dillerinde “Kıbrıs Türk’tür Türk kalacaktır” sloganlarıyla büyük kalabalıklar oluşmaya başlamıştır.
Sesler ve kalabalık gittikçe büyümektedir. Bombalama olayını protesto etmek için “Kıbrıs Türk’tür Cemiyeti” Taksim meydanında büyük bir miting düzenler. Ateşli konuşmacılar Türk halkının en hassas noktalarına dokunaklı konuşmalarıyla yaklaşırlar.
Milli duygular harekete geçirilmiştir.
Sonrasında Beyoğlu’na doğru yürünmeye başlar. Haklı bir protesto gösterisi ve milli duyarlılık ile başlayan gösteriler çok geçmeden Vandalizme, barbarlığa dönüşür.
Beyoğlu ve çevresindeki Gayri menkullere saldırılır, içleri dışlarına çıkartılır. Kiliseler, okullar ateşe verilir. İstanbul’un diğer semtlerinde ve İzmir’de de aynı saldırılar olur. Rum evleri taşa tutulur, evlerin içine girilir, insanlar dışarı atılır, karşı koymaya çalışanlar dövülür, hırpalanır.
Toplumsal bir galeyana gelinmiştir. Bir grup saldırgan fanatik, teknelerle adalara çıkar, orada yaşayan Rumlara saldırır. Ne olduğu anlayamamış olan azınlık sadece canlarının derdine düşmüştür.
Sahip oldukları her şeyi bırakarak kaçmaya çalışırlar… Saldırganlar bu kez yağmaya girişir. Çalamadıklarını, kırıp dökerler. İstiklal caddesi, sokaklarına savrulmuş mallardan 40 santim kadar yükselmiştir. İstanbul’un çoğu yeri artık moloz yığınına dönmüştür…
Bu kıyımın o zamanlarda anlaşılamayan perde arkası daha sonraları anlaşılacaktır oysa. Arif Demirer‘in “Yassıada 6/7 eylül Davası” adlı kitabında yer verilen resmi bilgilere göre İstanbul’da 3 Rum ölmüş, onlarcası feci şekilde yaralanmış, dövülmüş, hırpalanmıştır.
73 Rum kilisesi,1 havra, 8 ayazma, 2 manastır; 3584′ü Rumlara ait olmak üzere 5538 Gayrimenkul yakılmış,yıkılmıştır…
İzmir’de ise Yunan konsolosluğu, fuardaki Yunan pavyonu 14 ev ,(-ki bu evlerden biri anneannemlere aitmiş),5 dükkan yıkılıp ateşe verilmiştir.
O günlere dair yaşamsal tanıklığı olan Hulusi Dosdoğru‘nun ;

6/7 Eylül olayları” isimli kitabında yer verdiği tanıklılıklardan ve o günlerin gazete haberlerinden kıyımın vahşice boyutlarını da öğrenmek mümkün oluyordu benim için: İstanbul ve Adalarında Rum kadınları saldırıya uğruyor,taciz ediliyor, tecavüze uğruyor, Balıklı kilisesinin papazı kafasına sopa vurulması sûretiyle öldürülüyor.
Bir Rum, karşı koymaya çabalarken halk tarafından linç edilerek öldürülüyor. Rum mezarları açılıp, kemikler dışarı çıkartılıyor. Saldırganlar önlerine çıkanların Türk olup olmadığı anlamak için donlarını indirtiyorlar ve daha nice örnek…
Bütün bunlar 7 eylül sabahına kadar sürüyor…
Aceleyle sıkı yönetim ilan ediliyor tabii. Saldırının hemen ertesi günü ilgililer; poliste fişli komünistlerden kırk beş tanesinin olayın sorumluları olarak tutuklanmalarını emrederler.
Aralarında Aziz Nesin, Kemal Tahir, Asım Bezirci, Hasan İzzettin Dinamo gibi isimlerde vardır.6/7 Eylül olaylarının hemen ertesinde tutuklanan 45 kişinin arasında 45’lik listenin doldurulması için olaydan aylarca önce ölmüş kişilerin bile isimleri vardır hatta…
Nümayişin, galeyanın provokatörlerinin servet düşmanı olan komünistlerin tertibi olduğu açıklanır ve olay böylece yasalara uygun olarak kapatılır…
Ancak 1960 yılına gelindiğinde ilginç ve o günün açıklamalarına ters düşecek gerçekler ortaya çıkmaya başlayacaktır. 27 Mayıs’ta askerler yönetime el koymuş, Yassıada mahkemeleri kurulmuş ve o dönemin yöneticileri ile Demokrat Parti‘nin kurucuları yargılanıyor. Mahkemede 6/7 Eylül Olayları da dava konusudur…
DP kurucularından Fuad Köprülü ve başka tanıkların ifadeleri sonucunda; bu olayların el altından DP tarafından tertiplendiği anlaşılır…
6/7 Eylül Olayları dikkatlice hazırlanmış bir provokasyondur. “Kıbrıs Türk’tür Cemiyeti“nin Taksimde düzenlediği mitingin hemen ardından spontane gelişen bir olay gibi görünen bu saldırı hareketi aslında ” farklı” bir amaç için düzenlenmiştir. İşin aslı birazcık dikkat edilirse anlaşılacaktır ki; farklı yerlerdeki saldırılar aynı zamanda başlamıştır. İfadeler, o günün görgü tanıklarının ifadelerine , araştırmalara bakıldığında şu ayrıntılara ulaşılır: Olaylardan günlerce evvel camilere gidenler vaazlarla Rumlara karşı kışkırtılır. Eylül başında İstanbul’a giderlerse pişman olmayacakları açıklanır taşradakilere…
Rum ev ve dükkanları haftalar evvelinden sistemli bir şekilde tespit edilmiştir. Bombalama eylemi ise daha gerçekleşmeden; DP yanlısı İstanbul Ekspres gazetesinde baskıya dizilmeye başlanmıştır. Gazetede yayımlanan haberin fotoğrafları ise Türk konsolosunun karısı tarafından bizzat çekilmiş; Selanik’teki bir fotoğrafçıda bastırılmış ve Türkiye’ye kendisi tarafından getirilmiştir.

Celal Bayar
; İstiklal Caddesinde gördükleri karşısında ; “dozu galiba fazla kaçırdık” , diyecektir…
Tahripler sırasında kullanılan binlerce balta, kazma, sopa ve kürek yeni ve tek tiptir. Polis bütün bu olaylara seyirci kalacaktır. Rum evlerine saldıranlardan bazıları “merak etmeyin canınıza zarar vermeyeceğiz sadece yıkıp gideceğiz, emir böyle!” , diyeceklerdir…

İstanbul ve İzmir’deki Rum azınlığa karşı gövde gösterisiyle; kamuoyunun gerektiğinde bu amaç -Kıbrıs- için bir savaşın dahi göze alınacağının mesajı verilmek istenmiştir. Bu mesaj dünyaya duyurulmuştur işte. Böyle bir gövde gösterisinin kıvılcımı olsun diye Atatürk’ün evine bomba atılması emrinin verilmesi ise asıl korkunç olanıdır. Yassıada tutanaklarında bombayı atan kişi olarak, Selanik’te okuyan Oktay Engin adlı bir Türk öğrencisinin adı geçer.

Daha sonraki yıllarda Oktay Engin MİT’te önemli görevlere getirilecektir. Takvimler 1992 yılını gösterdiklerinde ise artık aynı şahıs Nevşehir valisidir!…

6/7 Eylül olaylarında bir amacıda hükümetin; ticareti ellerinde bulunduran Gayrimüslimleri etkisizleştirmek ; sermayeyi Türkleştirmek, onların elinden parayı ve kaynağı almaktı. Tek parti döneminde, 1942′de Varlık vergisiyle bu yolda atılan ilk adımın ikinci adımı olacaktı böylece…
Daha sonra bu da yeterli gelmeyecek 1964′te yani 9 yıl sonra bütün mallarına el konularak İsmet İnönü tarafından bütün Gayrimüslimler zorla sınırdaşı edileceklerdi…

6/7 Eylül Olaylarının daha da perde arkasında “Türk Gladiosu” vardır. Gazeteci Fatih Güllapoğlu’nun “Tanksız,tüfeksiz harekat” kitabında; Özel Harp Dairesi başkanlığı da yapmış emekli bir generalle söyleşi yapılırken konu birden bire 6/7 Eylül Olayları’na dayanacak ve general: ” 6/7 Eylül Olayları da bir Özel harp işidir ve muhteşem bir örgütlenme idi. Amacına da ulaştı. Sorarım size, bu muhteşem bir örgütlenme değil midir? ”

Muhteşem örgütlenme?!…Elbette öyleydi.

İlginç Değil mi? Bununla birlikte aynı mantelitenin upgrade olmuş bir varyasyonuna bakalım. Susurluk olayı. Hürriyet gazetesi’nden alıntıladığım bi haberi aktarayım hemen.

Afyonkarahisar’da meydana gelen ve “Susurluk olayı“nı çağrıştıran 4 kişinin öldüğü trafik kazasının ardından çek-senet çetesi ile esrarengiz “Körfez Savaşı altınları” çıktı.

27 ve 64 milyon dolarlık iki senedin üzerindeki Arapça notta bahsedilen “altın kamyonları” olayda başka boyutlar olduğu şüphesini gündeme getirdi. Kazada ölen emekli başkomiser Mehmet Şanlı, Hüseyin Mert, Turan Balık ve Zekeriya Kocagöz’ün çek-senet tahsilatı yaptığı belirtildi. Jandarma, polis ve savcılık, ölenlerin aracında bulunan 1 Glock marka tabanca, 1 otomatik Beretta marka tabanca, 1 uzun 9’lu olarak tabir edilen Beretta tabanca ile 1 Heckler&Koch marka tabancayı balistik muayeneye gönderdi.

Afyonkarahisar’ın Dinar İlçesi yakınlarında cumartesi günü sabaha karşı meydana gelen kazada 1’i emekli polis, 4 kişi öldü; aracın gizli bölmelerinde yapılan aramada ise çeşitli silahlar, 3 çek, 2 senet ve tahsilat yapılacak kişilerin listesi bulundu.

ARAPÇA YAZILMIŞ NOT

Kazada ölen emekli başkomiser Mehmet Şanlı’nın dönemin Antalya Emniyet Müdürü Mete Altan’ın özel kaleminde çalıştığı 1994 yılında tanzim edildiği belirlenen iki senet, kafaları karıştırdı. 26 Aralık 1994 tarihi taşıyan ve Riyad Bank antetli biri 27 milyon, diğeri 64 milyon dolarlık iki senet jandarmanın dikkatini çekti. Senetlerin Suudi Arabistan vatandaşı Mahmut el Yusuf Muhammet tarafından Saynur Tarım Ürünleri İhracat ve İthalat Sanayi Limited Şirketi adına yazıldığını belirlendi. Senetlerin üzerine iliştirilen Arapça notu tercüme ettiren jandarma, esrarengiz bir “altın kamyonu” ile karşılaştı. Notta şu ifadeler bulundu:

ALTIN KAMYONLARI

“Ben Mahmut El Yusuf Muhammet. Suudi Arabistan Krallığı vatandaşıyım. Allah’ın adıyla bu belgeyle beyan ederim ki, gold (altın) kamyonlarını Körfez Savaşı sırasında Amman’da Abdullah Al Havas’a teslim etmem gerekirdi. Ben teslim etmedim. Gold kamyonlarının teslim edilmemesi yüzünden oluşan yukarıda yazılı olan miktarı ödemeye söz veririm. Ben ölürsem, benim eşim ve oğullarım bu parayı ödeyeceklerdir. Benim eşim ve oğullarım hiçbir şekilde ödeme koşullarının dışına çıkmadan ödeyeceklerdir. Ayrıca Abdullah Al Havas hakkında yaptığım şikayet geçersizdir. Gerçek dışıdır. Al Havas’la ilgili yaptığım tüm şikayetleri geri çekiyorum.”

HAMİLİNE ÇEKLER

Kaza yapan cipte bazı küçük miktardaki çeklerin yanı sıra, birisi Seyfettin Taş’ın hamiline yazdığı 20 bin YTL’lik çek ile diğeri İbrahim Demirhan’ın yine hamiline olarak yazdığı 17 bin YTL’lik iki çek daha bulundu. Jandarma, cipte bulunan evrakta yaptığı incelemede ayrıca, Antalya Lara’daki bir plajın işletme ortağı olarak gözüken Turan Balık adına bir bankanın Antalya şubesinde 26 Nisan 2007 tarihinde hesap açıldığını, hesap açıldığı gün biri 30 bin, diğeri 20 bin YTL’lik para girişi yapıldığını belirledi.

TAHSİLAT LİSTESİ

Bu arada jandarmanın ele geçirdiği küçük kağıtlarda ise ilginç notlar bulundu. Bir notta şu ifadeler dikkati çekti: “Şükrü İ’nin 50 bin dolarlık Mahmut E’ye borcu var. Buradan 40 bin ve 45 bin euroluk senet alınacak. Karısı Lütfiye. Karısı … belediyesinde fen işleri müdürü. Melisa isimli bir şirketleri var.

Ele geçen banka dekontlarının arasında toplamda 89 bin euronun uluslararası bir bankaya havale edildiği de belirlendi. Jandarma, ne karşılığında bu paraların havale edildiğini de araştırıyor.

BAKANLIK SÜRMÜŞ

Turan Balık, Zekeriya Kocagöz ve Hüseyin Mert’in Karadeniz kökenli oldukları, Ankara’da küçük çapta çek-senet tahsilatı yaparken, dönemin İçişleri Bakanlığı yetkilileri tarafından verilen talimat ile 2001 yılında adamlarıyla birlikte Ankara dışına sürüldükleri ortaya çıktı. Balık’ın 2004 yılında İstanbul’da bir kişinin önce tehdit edilmesi, ardından da kaçırılması olayına karıştığı anlaşıldı. Zorla çek imzalatmak, çek tahsil etmek suçları nedeniyle hakkında işlem yapılan Balık’ın aynı olayla ilgili arama kaydının da bulunduğu bildirildi. Emniyet yetkilileri, söz konusu olaydan sonra Turan Balık’ın İstanbul’dan ayrıldığını, sonra da izini kaybettirdiğini söylediler.

LAKABI ÇERKEZ ETHEM

Aynı araçta bulunan ve kazada ölen Zekeriya Kocagöz’ün de Antalya’da tanınan bir kişi olduğu bildirildi. Antalya ve ilçelerinde “Çerkez Ethem” olarak bilinen Kocagöz’ün de emniyette birçok suçtan kaydı bulunuyor.
Bir emniyet yetkilisi, Kocagöz’ün adam yaralamak, çete mensubu olmak ve 6136 sayılı Ateşli Silahlar Kanunu’na muhalefet suçundan hakkında sabıka kaydı olduğunu söylediler. Kazadan sonra cipin gizli bölmelerinde bulunan bir adet Baretta marka otomatik tüfek ile Baretta, Heckler&Koch ve Glock marka tabancalar da balistik incelemesi için Ankara Jandarma Kriminal Laboratuvarı’na gönderildi.
Silahlardan ikisinin emekli başkomiser Şanlı’ya ait ve ruhsatlı oldukları belirlendi. Kazada hayatını kaybeden emekli başkomiser Mehmet Şanlı İstanbul’da, Turan Balık memleketi Trabzon’un Of İlçesi’ne bağlı Çataldere Köyü’nde toprağa verildi. Zekeriya Kocagöz’ün Samsun’da ve Hüseyin Mert’in cenazesi Antalya’da kaldırılacak.

KAZA NASIL OLDU

Susurluk skandalını çağrıştıran kaza, Afyonkarahisar-Dinar karayolunda cumartesi günü saat 03.40’ta meydana geldi. Bir kamyonla aşırı hız yüzünden çarpışan cipte bulunan 4 kişi öldü, kamyondaki 2 kişi de yaralandı. Cipin sürücüsü 31 yaşındaki Hüseyin Mert, 56 yaşındaki emekli başkomiser Mehmet Şanlı, 41 yaşındaki Turan Balık ile Zekeriya Kocagöz’ün cesetleri hurda haline gelen araçtan güçlükle çıkarıldı. Cipte yapılan aramada 4 silah, esrar, biber gazı ve gizli bölmelerde birçok çek-senet bulundu. Ciptekilerin hepsinin alkollü olduğu, kazaya cipin sürücüsünün şerit ihlali yapmasının neden olduğu açıklandı.

Cip takip mi ediliyordu?

Dinar Jandarma Komutanlığı, kamyonla çarpışarak hurdaya dönen cipi güvenlik kordonu altına aldı. Jandarma cipin içinden çıkan evrakı, çantaları ve silahları büyük bir dikkatle topladı.

MERMİLER NAMLUDA

Jandarma ekipleri, cipte bulunan ve kazada ölen emekli başkomiser Mehmet Şanlı, Hüseyin Mert, Turan Balık ve Zekeriya Kocagöz’e ait 4 silahın da kılıflarından çıkmış ve mermilerin namluya sürülü kullanılmaya hazır vaziyette olduğunu fark etti. Ön koltukta oturan turizmci Turan Balık’ın silahının hemen elinin altında bulunması dikkat çekti.

BAŞKA ARAÇ ŞÜPHESİ

Güvenlik güçleri, araçta bulunan 4 kişinin bir olay yüzünden tartışıp silahlarını birbirlerine çekmiş ve kazanın bu yüzden meydana gelmiş olabileceği ihtimali üzerinde dururken, bir başka iddia da bomba etkisi yarattı. İddiaya göre, kaza yapan aracın uzun süre bir başka araç tarafından takip edildi, bu araç tarafından sıkıştırılması sonucu da kamyonla çarpıştı. Jandarma bu iddia üzerine plakası ve sürücüsü bilinmeyen aracın peşine düştü. HÜRRİYET

Bir de yeni şafak gazetesinden

Ergenekon iddianamesinin açıklanmasının ardından örgütle ilgili bildiklerini anlatmak isteyen bir kişi savcı tarafından ‘gizli tanık’ statüsüne alındı. Tanık, Abdullah Çatlı ‘nın Susurluk ‘taki kazada araçtan sağ çıktığını ancak orada bulunan bir ekip tarafından öldürüldüğünü iddia etti.

Ergenekon iddianamesinin kamuoyuna açıklanmasından sonra ‘gizli tanık’ olmak isteyen bir kişi soruşturmayı yürüten İstanbul Cumhuriyet Savcısı Zekeriya Öz’e şok bilgiler verdi. Tanık verdiği ifadede Abdullah Çatlı ve sevgilisi Gonca Us ‘un Susurluk ‘taki meşhur kazada ölmediğini, orada bulunan bir ekip tarafından öldürüldüklerini iddia etti. Ergenekon iddianamesinin oluşmasına önemli ölçüde katkı sağlayan ‘Dilovası ‘ ve ‘İsmet ‘ gibi kodlu gizli tanıklara bir ‘gizli tanık’ daha eklendi.

JET HIZIYLA GİZLİ TANIK

Ergenekon iddianamesinin İstaİstanbul 13 . Ağır Ceza Mahkemesi ‘nce kabul edilip iddianamenin kamuoyuna
açıklanmasının ardından Ergenekon ‘un PKK ile ilişkisine ve uyuşturucu trafiğini yönettiğine iyice ikna olduğunu belirten bir kişi soruşturmayı yürüten İstanbul Cumhuriyet Savcısı Zekeriya Öz’e giderek can güvenliğinin sağlanması koşuluyla bildiklerini anlatacağını söyledi.

FRENLER DEVRE DIŞI

Öz ile yaptığı ön görüşmenin ardından jet hızıyla ‘gizli tanık’ kapsamına alınan kişi sarsıcı ifadeler verdi. Gizli tanık savcıya verdiği ifadelerin bir bölümünde Susurluk mevkiinde kaza yapan, Emniyet Müdürü Hüseyin Kocadağ ‘ın kullandığı ve içinde milletvekili Sedat Bucak , Gonca Us ile Abdullah Çatlı ‘nın (Mehmet Özbay sahte kimliğiyle) bulunduğu Mercedes ‘in frenlerinin uzaktan kumandayla devre dışı bırakıldığını iddia etti. Tanığın anlatımına göre otomobilden sağ çıkan Çatlı ile Us ise orada bulunan 3 kişilik bir ekip tarafından boyunları kırılarak öldürüldü:

BUCAK DA ÖLDÜRÜLECEKTİ

‘Susurluk kazasında aracın frenleri uzaktan kumandayla devre dışı bırakıldı. Kaza sonrasında Abdullah Çatlı ve Gonca Us ölmedi. Orada bekleyen 3 kişilik bir ekip tarafından boyunları kırıldı. Sedat Bucak da öldürülecekti. Ancak korumaları son anda yetişti. Korumalar bagajda bulunan bir çantayı aldı ve durumu telefonla Haluk Kırcı ‘ya bildirdi. Bu olayın arkasında ise ünlü bir siyasetçi var. Öldürülmesi planlanan bu siyasetçi önce davrandı.’ Yeni Şafak

Kaynak: Rota Haber

Yukarıda bahsettiğim bilgiler, devlet sistemleri ve yönetimler hakkında verdiğim bilgiler ışığında bir bakın bakalım Ergenekon’a, AKP ‘ye,Türkiye Cumhuriyetine, Sözde Ermeni Yasa tasarısına. Yine bakın bakalım birden bire bize tesadüfmüş gibi gelen Medya da terörize bir saldırganlıkla çıkan benzer haberlere Cumhurbaşkanlığı seçimiyle ilgili olanlarına, öldürülen misyonerlere ve kitapçılara, danıştaya yapılan saldırıya, darbe planlarına, dergilerin kapatılmasına, Aktütün olayına, yapılan pazarlıklara…

Sizce de çok tanıdık gelmiyor mu? Gözünüz bu türevsel olay ve olguları bir yerlerden ısırmıyor mu?

İşte bu yüzden kesinlikle ihtiyacımız var Kırmızı benekli pinpon topuna. İşte bu yüzden iki de bir hediye olarak istemek zorundayız devlet baba’dan kırmızı benekli pinpon topunu. O topla karşısındaki oyundaşıyla maçlar yapmamalı devlet baba.
“hak”kın, “adaletin”, “iyi”nin aydınlanmanın binlerce yıllık hikmetinden aldığını, insanlığa eşit ve hakkaniyetle paylaşmak zorunda.
Putperest değil hak perest olmak zorunda. (kast ettiğim put belki yasanın veya bu tür söylevlerin içi boşaltılmış kuru ve sığ anlayışı ve uygulanışıdır sadece)Kısaca yasa kalıbına dökülmüş olsa dahi, haksızlığın haksızlık olarak kalacağını ölçerek yasaüstü bir hukuk anlayışını ve kavramını “insana, insanca, insani değerler dahilinde” olabileceğini algılayarak davranmak zorunda.

Aksi halde tıpkı günümüz tipik ve küstah felsefe algılayışı yahut diğer bilimler gibi insana dokunmayan ama insanın tapınmasını koşulsuz ve bağnazlıkla teslim olunmasını isteyen büyük putunun altında ezilip gitmeye zorunlu olduğunu bilmek durumunda.
Bu konuda da bize çok iş düşüyor. Kavramları, hakları, yasaları bilip bu bilinç ile davranmak, gerektiğinde çatlaklarla savaşmak yozlaşmayla baş etmek, sade kendimizin düştüğü zor durumlar için değil “sonraki kuşakların bekası “ olarak kolektif vicdanın sesinden “insanlık adına” bu “hakkı” teslim etme adaletine sahip olmak için isteyelim “Kırmızı Benekli Pinpon topu”nu.

Tags: , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , ,

Yorumlar

Arsiv

...  Add to Technorati Favorites  Google a Ekle