Saclari Deli Coruh

EY ÖZGÜRLÜK!

Kısa bir süre önce burada yayınlanan Cüneyt Uzunlar’ın ‘’Nasıl Bir Platform?’’ başlıklı yazısı insanı ister istemez konu üzerinde düşünmeye sevkediyor. Bu da kalemin gücü olsa gerek.

‘’Nasıl Bir Tiyatro?’’ dan yola çıkıyor Uzunlar yazısında.

Öncelikle yazıyı okumanızı önereceğim, çünkü yazıdan uzun alıntılar yapma niyetinde değilim.

Başından sonuna katıldığım bu yazıya, hatta manifestoya bazı eklemeler yapacağım kendimce.

ozgurluk_ozgurlukmudur-220x300

Sorunun çözümünde sorunun tespitinin önemi aşikar. Buradan yola çıkarsak temelde bir özgürlük sorunumuz olduğunu kabul etmekle başlayabiliriz sanırım. Bu sorunu tetikleyen güçler arasında en ciddisi artan nüfus. İnsanlık kalabalıklaştıkça muktedirler tarafından yönetilmesi zorlaşırmış gibi görünse de aksine kolaylaşıyor. Hapishanelerde yer kalmayınca dünya koca bir hapishaneye çevriliyor bu durumda. Hapishanemizin duvarları ise dinimiz, cemaatimiz, milliyetimiz, televizyonumuz, internetimiz, okuduğumuz gazete, oy verdiğimiz parti, hatta çalıştığımız işyeri vs vs…

Bu duvarları yıkabilmek adına özgürlüğü ön plana çıkaranların oluşturduğu örgütlenmeler dahi bir hapishane halini alabilme riskini taşıyor.

Herkesin yalnızca kendisine özgürlük istediği, demokrasiyi ulaşmak istediği yolda bir araç görenlerin çoğunlukta olduğu bir ülke olmanın dayanılmaz hafifliğiyle bir mizah cenneti oldu Türkiye. Ağlanacak hallere gülebilmek genlerimizde, kodu da bizde saklı.

İnsanların büyük çoğunluğunun hayatta kalabilme, aç kalmama telaşında olduğu, işsizlik oranının ürkütücü boyutta olduğu bir ülkede yaşıyoruz. İş bulabilmiş insanların işini, hakkını sorgulama lüksü yok bu coğrafyada. Hemen her çalışan işvereninden ‘’ilan versem binlerce kişi başvurur’’ lafını duymuştur. Şimdi özgürlükten nasıl bahsedebiliriz?

Bir halkın hakkı olan özgürlük iktidarın lütufkarlığına bağlı bu ülkede. Hala Aşiret, Cemaat, Mürit, Tebaa gibi kavramlar gayet canlı.

Uzunlar’ın yazısından yola çıksam da yolu bir miktar çatallandırdığımın farkındayım ama temel sorun başta da yazdığım gibi aynı; Özgürlük! Şarkılarda veya şiirlerde kulağa hoş gelen bir ütopya…

Sanatta özgürlük derseniz, yine yaratıcılık ve hayal gücünde gelişmiş teknolojiyi ve ekonomik imkanları da arkasına alan muktedirlerin önümüze koyduklarını izlemiyor muyuz? Çok satan kitaplar, hasılat rekorları kıran filmler, oyunlar, reklam sektörü vs…

Özgürlük mücadelesinin düşünen beyinlere ihtiyacı var. Biraz parlar parlamaz karşı tarafa geçmeyecek beyinlere… Hayatında Marx okumadan Marksist olan solcular teori bilmeden birilerinin ”Yürü!” demesiyle eyleme geçen kalabalıklar değil artık bu ütopyanın insanlık için, tüm dünya için düşünen ve üreten beyinlere ihtiyacı var. İşin komik yanıysa bunun için de ekonomik refah lazım. Hangi beyin günde 10 saat amelelik yapıp kalanında dünyayı kurtarabilmiş?

Tiyatro hakkında kuramsal anlamda bilgim olmayan bir sanat dalı. Genel anlamda sanat için bakarsak en büyük ihtiyacın özgürlük, özgünlük ve yaratıcı süreci finanse edecek, sanatçıya zaman tanıyacak bir ekonomik koşul olduğunu baştan kabul edebiliriz. Sanatın/Sanatçının iktidarlarla ilişkisi konusuna girmeye gerek yok. Sanat kim içindir sorusu zaten artık mizah konusu oldu neredeyse. Yıllar önce okuduğum Gündüz Vassaf’ın Cehenneme Övgü kitabında sanat/sanatçı ile ilgili bir bölüm vardı. Kiliseye bağımlı sanatçıların yapıtları karşısında cehennemi tasvir edenlerin yapıtlarındaki yaratıcılığın ön plana çıkışını anlatan bir örnek hatırlıyorum kitaptan. Kilisenin dönemin iktidarı olduğunu düşünürsek sanatçının bağımsızlık ihtiyacını anlamak kolaylaşıyor. Bu anlamda örgütlü olmanın sanat için ne kadar gerekli olduğu da tartışılabilir. Elbette günümüz koşullarında haklarınızı bir başınıza korumanız veya elde etmeniz mümkün değil. Ama örgütlü olmanın içeriği de net olmalı diye düşünüyorum. Özgürlük adına haklarınız adına dahil olduğunuz bir örgüte özgürlüğünüz feda olacaksa bu da abes olmaz mı?

Tags: , , , , , , ,

3 Yorum Var “EY ÖZGÜRLÜK!”

  1. Birgün, vapur Beşiktaş’a yanaşırken Boğaz Köprüsü’ne takıldı gözüm.Köprü’ye bakarken neler hissetmem gerektiğinin zihnime kodlarla kazınmış olduğunu ve bu kodlara tepki duymaktan gözümün önünden geçip giden birçok şeyi göremiyor olduğumu çakozladım.

    “Boğazın inci gerdanlığı!”, “İstanbul’un medar-ı iftiharı”, “Asya ile Avrupa’yı bağlayan büyük eser.”

    Hızla kafamdan kodları ve karşı kodları silerek denize baktım. Muhteşem bir yansıma gördüm suda. Su sanki yanıyordu. Coşkuyla doldum. Bu etkiyi Beşiktaş’tan boğaz istikametine bakıp da ilk kez yaşadığımı fark ettim. Ardından bir deniz altı su yüzüne çıktı. Kız Kulesi’ni geçip Sarayburnu’na yöneldi. Şimdi sıkı durun: Sağıma soluma bakındım kimse denizaltıyı görmemişti. Sanki hergün denizaltı görür gibi dümdüz bakıyorlardı denize.

    Kıssadan hisse sevgili, dost, karı koca, ebevyn evlat oluştan siyasi parti oluşa kadar her türlü örgütlenmenin de kodları var. Ve bu kodları parçalamak -Einsteinvari bir deyişle- atomu parçalamak kadar güç.

    Hiyerarşi de bu kodlardan biri. Büyüğün küçüğü, deneyimlinin acemiyi kollaması, ona yol açması; küçüğün, aceminin de büyüğüne kendiliğinden güven duymasında bir tuhaflık yok elbet. Tuhaflık hiyerarşinin bünyesindeki zora dayalı kurguda. İnsanı hayvan gibi itip kakmaya eğilimli oluşta sorun.

    İşte bu koda karşı bir şeyler yapmak gerekiyor. Şu her şeyi bilenlerin vesayetinden kurtulsak da yan yana durmanın erincine varsak. Hiç konuşmadan yanyana durmak bile o kadar değerli ki.

    Ve evet! Özgürlük adına özgürlüğümü kısıtlayan hiçbir özgürlükçüye inanmam. Kimse de inanmasın isterdim. Fakat koskoca denizaltıyı görmediler yav! Eyfel Kulesi’ni görmüşsün ne olacak :) )

    #1341
  2. Bazen yasalarla, davranışlarımız ama daha mühimi, bilinçaltımız esir alınır liberal sistemde. Cüneyt Uzunlar’ın dediği gibi, özgürlük adına hem de…

    Nihat Genç’in dediği o kadar doğru ki… ”Bu bestseller raflarına b.k koysanız, millet gider o b.ku satın alır,okur; hiç te sorgulamaz.”

    #1343
  3. Schopenauer Nihat Genç’in dediğine çook önceden başka biçimde değinmiş; insanlarda bir tür yenilik hastalığı -yenilik fetişizmi- gözlemlemiş…

    Ek olarak özgürlük olgusunun bir aldatma, ayartma aracına indirgenmesi gibi bir durum da var…

    Özgürlük bir vaat olarak bayağı iş görüyor bir kere. Sonra ağır kısıtlamaların peşinden küçük bir özgürlük alanı büyük bir değer kazanıp bu alanı ’sağlayan’ iktidar süper özgürlükçü bir kisvede arz-ı endam edebiliyor. (Wajda’nın ‘Vaatler Ülkesi’ mükemmel bir filmdir.) Sonra özgürlük, alışveriş yapabilme, mülk edinebilme ve sömürebilme özgürlüğüne rahatlıkla evrilebiliyor. Bütün bunlardan sonra özgürlükten nefret etmek bile mümkün olabiliyor ki varılmak istenen asıl yer burası gibi görünüyor. O zaman bir diktatöre razı olmak daha mantıklı bir rıza gibi görünüyor. Ve sokakta özgürlük sloganları atanları, diktatörlerine biat eden köleliği olağan ve anlamlı bulan köleler çivili sopalarla dövüyorlar.

    Dövmeseler ihbar ediyor, ihbar etmeseler dışlıyorlar. Elinde silah, üstünde zırh olan güvenlik güçlerinin yanında yer alıp gençleri linç edebiliyorlar.

    Ülkemizde özgürlük, sivillik, yeşillik ve mavilik arzulanan şeyler değil. Bırak kızıllığı, karalığı bir yana.

    #1344

Yorumlar

Arsiv

...  Add to Technorati Favorites  Google a Ekle