Dersim İsyanı
Dersim yani günümüzdeki adıyla Tunceli’de çıkan isyan ve bu isyanın bastırılış şekli gündemde şu sıralar. Kimisine göre şeyhlerin aşiretlerin ellerindeki iktidarı korumak adına çıkardığı gerici bir isyan kimisine göre devrimci, ilerici hatta abartanlar da var demokrasi adına çıkarılmış bir isyan.
Konuyu CHP dile getirdiği için Madımak’ta Alevileri yakanlar dahi demokrasi havarisi kesilip CHP’yi ve isyanı bastıran dönemin genç Cumhuriyetini faşist ilan etmekte gecikmediler elbette. Hatta kimi mürit gazeteciler Dersim’de Alevilerin katledildiğini ama Alevilerin Malum Cemaat dururken hala Atatürk’ün ve Cumhuriyetin savunucusu konumunda olduğu için salak olduklarını dahi ima etti.
Bir an için Kürdistan diye bir devlet kurulduğunu düşünün. Ardında da Musul dolaylarında yaşayan Türkmenlerin biz bu devlete vergi ödemeyiz, asker vermeyiz verin Musul’u bize biz burada özerk bir yapı içerisinde yaşayacağız diyerek isyan çıkarıp karakolları bastığını ve sözkonusu devletin askerlerini öldürdüğünü düşünün. Devletin tepkisi ne olurdu? Türkmenlerle müzakere? Ya da al Musul senin olsun canım kardeşim tavrı?
Fazla uçmayalım her devlet kendi varoluşunu savunur, bu doğal bir durum. Yoksa orduya ne gerek var ki? Evet Dersim’de siviller de öldürülmüş, isyanın bastırılışı çok kanlı olmuş, ölenlerin sayısı dahi net olarak verilemiyor, binlerle ifade ediliyor. Yıl 1930′ların sonu. Yeni kurulmuş, savaştan yeni çıkmış bir ülke. Nereyse dönemin bütün emperyalist devletlerine karşı savaş vermiş, bu yetmemiş kendi içinde bir sürü çeteyle mücadele etmiş ve savaş defterini zaferle kapatıp reformlara geçiş yapmış halde. Müritten birey, Tebaadan bir ulus yaratmaya çalışıyor. Bugün hayranlıkla bakılan, bizi de aralarına alsınlar kanka olalım diye yalvar yakar olunan birçok devletle o dönemde kıyaslanabilecek reformlar yapmış. Laiklik, kadın hakları, meclisin kurulması, Cumhuriyetin ilanı gibi imparatorluktan sonrası için devrim niteliğinde reformlar bunlar.
Şeyhlerin, aşiretlerin, kabile yapısının toplum üzerindeki iktidarına son veriyor. Özünde hemen her savaşın kaynak paylaşımı veya iktidar savaşı üzerinden çıktığını düşünürsek Dersim İsyanının da halklara özgürlük, daha fazla demokrasi ve insan hakları adına çıkarılmadığını anlamak zor olmasa gerek. Vergi ödemek bir yana halktan vergiyi kendisi toplayan bir derebeyliği konumundaki insanların durup dururken bu iktidarı devlete teslim edip bir fabrikada işçiliğe veya çiftçiliğe terfi etmek istemeyeceğini de eklersek… Basit bir bakış açısı bu farkındayım ama olayı çok çetrefillendirmenin de anlamı yok.
Dersim olayına dönersek isyan o dönemde daha kansız bastırılabilir miydi, hatta kimilerine göre bastırılmasaydı, veya isyana neden olan kararlar alınmasaydı Dersimli ağalar şeyhler kendi çaplarında devletçilik oynasaydı gibi durumlar üzerinden tartışılıp duruyor. Günümüzdeki meşhur ve içeriği, nereye varacağı muhtemelen iktidar partisi tarafından dahi bilinmeyen Açılım yine bölge iktidarını şeyhlere aşiretlere mi verecek? Yoksa oradaki Kürt vatandaşlara hakları olan asimile olmadan savaşsız şeyhsiz ağasız onurlu insanlar olarak kız erkek demeden herkesin eşit haklara sahip olarak yaşama haklarını mı teslim edecek?
Aşağıya Wikipedi sitesindeki Dersim İsyanı başlıklı yazıyı alıntılıyorum günün koşullarını da düşünerek varın siz karar verin Türkiye Cumhuriyeti o zamanlar faşistmiymiş yoksa varoluş mücadelesi mi veriyormuş? Şeyhler ve Aşiretler özgürlük mücadelesi mi veriyormuş, devrimci bir ruhla özgürlük demokrasi insan hakları adına mı isyan çıkarmışlar yoksa kendi iktidarlarını korumak adına mı?
Günümüzde yaşanan Ergenekon, Cemaat, Ilımına ABD’nin karar verdiği İslamiyet projesi BOP HOP ÇÜŞ ve benzeri projeleri, telekulakları, koca ve kabakulakları da gözönünde bulundurunuz. Alevilere yapılan Abant manzaralı açılımları, Madımak katliamını, bu katliama sesini çıkarmayan hatta oradaki vahşilerin avukatlıklarını yapanların ne kadar özgürlük ve demokrasi peşinde olduklarını da unutmayalım elbette…
Dersim İsyanı
Osmanlı döneminde yüzyıllarca yurtluk ve ocaklık biçiminde özerk olarak yönetilen Dersim Bölgesi’nde, özellikle Tanzimat’tan sonra, merkezi yönetimin güçlendirilmesi amacına yönelik düzenlemelere karşı sık sık ayaklanmalar (Dersim ayaklanmaları) çıkmıştır (1847, 1877-78, 1885, 1892, 1893-95, 1907, 1911, 1916).
Bölge, Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulmasıyla özerkliğini kaybetmiştir. Aşiretler, yönetimlerinin elinden alınmasına karşı çıkmış; vergi vermek, askere gitmek gibi çeşitli zorunlulukları ise uygun bulmamıştır.
Yeni Türk Cumhuriyeti 1934 yılında Ağa, Şeyh, Seyit, Molla, Efendi, Paşa, Bey, Hacı, Hoca vb. lakapları kaldırdı. Lakap ve Ünvanların Kaldırılmasına Dair Kanun ve benzeri modern uygulamalar ile bu gibi eğitim reformu girişimleri bölgenin sosyalojik yapısıyla uyuşmazlıklar gösteriyordu. Bölge siyasi ve idari otorite olarak Ağaların , dini otorite olarak da Şeyh, Seyit, Hoca, Molla gibi kişilerin kontrolünde olan feodal bir yönetim şekline sahipti. Cumhuriyetin geçmiş ile bağını koparmayı göze alan ve ilerlemeyi hedefleyen kararlı tutumu bölgedeki sosyolojik yapıda rahatsızlıklar doğuruyordu.
1930′ların ilk yarısında bölgede meydana gelen ayaklanmalar bastırıldıktan sonra, 25 Aralık 1935 tarihli 2884 sayılı Tunceli Vilayeti’nin İdaresi Hakkında Kanun çıkarıldı. Buna göre Tunceli iline bir askerî vali atanacaktı. Aynı zamanda dördüncü genel müfettiş sıfatını alan vali general Abdullah Alpdoğan geniş yönetsel, askeri ve yargısal yetkileri vardı. Ayrıca Alpdoğan’ın çok sert ve otoriter biri olması da isyanı tetikledi. Düzeni sağlamak ve güvenlik açısından gerekli gördüğü durumlarda ilde yaşayan kişileri ve aileleri, il sınırları içinde bir yerden bir başka yere göndermeye ve il sınırları içinde oturmalarını yasaklamaya da yetkiliydi.
Yasanın uygulanmaya başlamasıyla 1937 başlarında yeni olaylar çıktı. Bölgede güvenlik sağlanamadı ve hükûmet otoritesi kurulamadı. Bu sırada Suriye sınırına yakın bölge ve illerde de benzer olaylar görüldü. Hatay’a bağımsızlık tanıyan Milletler Cemiyeti kararından sonra, TBMM’de yapılan görüşmelerde, bu gelişmelerin başta Fransa ve Fransa’nın mandası altındaki Suriye tarafından kışkırtıldığı ileri sürüldü. Başbakan İsmet İnönü ise, Tunceli ilinde iki yıldır izlenen reform programının amacının bölgenin uygar bir hale getirilmesi olduğunu belirterek, programa karşı bölgede direniş olduğunu belirtti.
İsyan
1937 yılında Atatürk Singeç Köprüsü’nün açılışını yapmak üzere Dersim’e gelecekti. Bu köprünün bir ucunda güvenliği sağlamak amacıyla bir askeri karakol bulunuyordu. İsmail Hakkı Teğmen’in komutasındaki karakola asiler tarafından saldırı düzenlenir. Karakol yakılır, 33 asker öldürülür.
27 Mart 1937 tarihinde Tunceli-Erzincan yolundaki bir köprü Haydaran ve Demanan aşiretleri tarafından yakılır. Bölgenin telefon hatları kesilir. Jandarma birliklerine pusu kurulur. Pap bucağı karakoluna baskın düzenlenir. Seyit Rıza bizzat Sin Karakolu’nun da basılması için asi milislere emir verir. Bölgedeki 9. Seyyar Jandarma Taburu’na da baskın düzenlenir. Kendi vatandaşlarından kurulu düzensiz gerilla kuvvetlerine karşı savaşmak üzere eğitilmemiş ve bu yönde bir hazırlığı olmayan askeri kuvvetler kendilerini korumakta zaafiyet içine düşerler. Birçok askeri birlik basılarak askerler öldürülür ve yaralanır. Asiler Malazgirt Köprüsü’nü tahrip ederler.
Dersim Harekâtı
Ayaklanma, Ocakzade (Ehl-i Beyt soyundan) kökenli ve Şeyh Hasan Kürt aşiretine mensup olan Abasan Aşireti reisi Seyit Rıza önderliğinde, askere gitmek ve vergi vermek istemeyen diğer aşiretlerce de desteklenen bir grup tarafından 20-21 Mart 1937 gecesi Harçik köprüsünün yıkılması, köprüyle Kahnut Bucağı arasındaki telefon hattının kesilmesi ve bölge askeriyesine düzenlenen saldırı ile başladı. Askeriyedeki bütün askerler öldü. Askeriye yakıldı. Bunun üzerine resmen Kürt isyanı başladı. İsyan bölgenin coğrafi durumu nedeni ile büyüdü. Ayaklanmayı Kureyşan Kürt aşireti başlattı ve özellikle Demenan, Haydaran ve Yusufan Kürt aşiretlerinin katılımı ile iyice genişledi. Ayaklanmaya toplam yaklaşık 6.000 kişilik bir grup katıldı.
General Abdullah Alpdoğan düzenlediği ilk harekât büyük başarısızlıkla sonuçlandı. Aşiretler ise bunun verdiği moralle tamamen silahlandı. Bu yüzden isyanı bastırmak iyice zorlaştı. Abdullah Alpdoğan yanına aldığı 50.000 asker (üç kolordu ) ile bölgeye gitti fakat dağları bir türlü aşamadı. Bunun sonucunda gerekli olanın bir hava saldırısı olmasına karar verdi. Gerekli onayı alınca Sabiha Gökçen’i davet etti. Sabiha Gökçen de kabul edip Hava Kuvvetleri’nden 3 uçak filosu ile havadan saldırı gerçekleştirdi. İsyancıların saklandıkları en büyük yer olan Laş mevkiini yerle bir etti.
Yapılan harekât başarı verince, askerler bölgeye girmeyi başardı. Bunun üzerine Seyit Rıza, bölge halkına zarar gelmesin diye Haydaran, Kureyşan, Demenan, Yusufan, Kırgan Kürt aşiretleri reisi ile birlikte teslim oldu ve harekât, 13 Eylül 1937′de sona erdi. Ayaklanmayı bastıran bu askeri harekât, Dersim Harekâtı olarak adlandırılır.
Askeri harekâttan sonra yapılan yargılama 15 Kasım 1937′de sona erdi. Ayaklanmanın lideri Seyit Rıza ile 6 kişi idam edildi. Çok sayıda Kürt ayaklanmacı değişik hapis cezalarına çarptırıldı. Ancak olaylar durulmadı ve 1938′de Kureyşan Kürt aşireti intikam için diğer Kürt aşiretlerini silahlanmaya davet etti ve ikinci Kürt isyanı başladı. Bunun üzerine başlatılan ikinci askeri harekât ile Eylül 1938′de ayaklanma tamamen bastırıldı. Direniş amacıyla kırsal alanda kalanların direnişi ise 1948′e kadar sürmüştür.
İsyanın Sonuçları
Hukukçu yazar Hüseyin Aygün, Dersim İsyanı ve sonuçları hakkında bugüne kadar yapılmış en kapsamlı bir araştırma olarak nitelendirilen « Dersim 1938 ve Zorunlu İskân » adlı kitabında, isyanın açıkça kışkırtılarak çıkarıldığını, Cumhuriyet dönemi Kürt ayaklanmaları içerisinde sivillere yönelik eziyetin ve kıyımın en şiddetlisine uğradığını, ardından da isyancılarla beraber aileleri ve hatta isyana iştirak etmeyenlerin eziyete ve kıyıma maruz kaldığını, binlerce isyancı ve sivil vatandaşın öldürülmüş ve kalan on binlercesinin de sürgün edilmiş olduğunu belirtmiştir.
Askerî harekât, her ne kadar bazı aşiretleri sürgün etse de, harekât 1938 yılının sonuna doğru sona ermiştir. Harekât sonucunda 13.000 (Resmi rapor) ile 40.000 arasında sivil ölürken, 12.000 kişi başka yerlere sürgün edilmiştir. Ayaklanmaya katılan aşiret mensupları, Kayseri’nin Sarız, ilçesi ve Erzurum, Yozgat, Muş gibi çeşitli illere gönderilmiştir.
Dersim İsyanı’na İlişkin Yayınlar
* Vecihi Timuroğlu, Dersim Tarihi, Yurt Kitap
* Suat Akgül, Amerikan ve İngiliz Raporları Işığında Dersim
* Faik Bulut, Dersim Raporları
* Naşit Hakkı Uluğ, Dereveyi ve Dersim, Kaynak Yayınları
* Şükrü Laçin, Dersim İsyanından Diyarbakır’a Bir Kürt İşçisinin Siyasal Anıları
* M. Arseneviç Haretyan ve Kemal Mazhar Ahmed, 1925 Kürt Ayaklanması
* Jandarma Genel Komutanlığı, Dersim Raporu
Kaynakça
* Hüseyin Aygün, Dersim 1938 ve Zorunlu İskân, Dipnot Yayınları, (ISBN : 9789759051570)
* Vet. Dr. M. Nuri Dersimi, Hatıratım, Geliştirilmiş Yeni Basım (İlk baskı: Roja Nû Yayınları, İsveç, 1987), Öz-Ge Yayınları, Ankara, 1992.
* Dr. Nuri Dêrsimi, Kürdistan Tarihinde Dersim, Doz Yayınları, Eylül 2004, ISBN 975-6876-44-1
* M. Kalman, Belge ve tanıklarıyla Dersim Direnişleri, Nûjen Yayınları, İstanbul, Ekim 1995.
* Munzur Çem, Tanıkların Diliyle Dersim ‘38, Pêrî Yayınları, İstanbul, Mart 1999, ISBN 975-8248-19-8.
* Celal Yıldız, Dersim Dile Geldi, Tij Yayınları, İstanbul, 2003.
* Dr. Hüseyin Çağlayan:, 38 ra jü pelge, Tij Yayınları, İstanbul, 2004.
* Dr. Hüseyin Çağlayan Belge ve tanıklarıyla DERSİM DİRENİŞÇİLERİ
* Meyer Georges, Trois corps d’armée turcs concentrés dans la région de Dersim, communiqué du Caire, Paris, Le Figaro, 30 août 1938
* Bilal Şimşir, Kürtçülük Cilt II



Emrah merhaba,
Bu konuda kaynak olarak; İsmail Beşikçi: Tunceli Kanunu (1935) ve Dersim Jenosidi, Ankara: Yurt, 1992 yararlanılabilinir.
Bütün Kürt isyanlarının nedenleri,Kürtlerin tarihleri boyunca özerk yaşamaya alışmış olmalarından kaynaklanmaktadır.Lozan’da ismet İnönü kurulacak devletin Türklerden ve Kürtlerden müteşekkil olacağını açıkça beyan etmiştir.Buna karşılık 1924 anayasası sadece Türklere atıf yapmaktadır.Bu devletin yönliminin değişmesi anlamına gelmektedir.
Hak isteyen bir toplulukla görüşmeyi reddederek zor yoluyla bastırmaya çalışmak,mazur gösterilecek bir şey değildir.Yukarıdaki yazıda”Bir an için Kürdistan diye bir devlet kurulduğunu düşünün. Ardında da Musul dolaylarında yaşayan Türkmenlerin biz bu devlete vergi ödemeyiz, asker vermeyiz verin Musul’u bize biz burada özerk bir yapı içerisinde yaşayacağız diyerek isyan çıkarıp karakolları bastığını ve sözkonusu devletin askerlerini öldürdüğünü düşünün. Devletin tepkisi ne olurdu? Türkmenlerle müzakere? Ya da al Musul senin olsun canım kardeşim tavrı”diye yazmışsınız,işte tipik bir burjuva devlet anlayışı.Lenin ” ulusal kurtuluş mücadeleleri burjuva demokratiktir,bu yüzden kendi kurtuluşları için mücadele ederken diğer uluslarıda baskı altına alıp asimile etmeye çalıışır”der.Bu mücadele daha ileri bir safhaya götürülmediği taktirde hakim olan ulus diğer ulusları ezecektir.Ezilen ulusta kendi mücadelesini başlatacaktır.Demekki buradan çıkaracağımız sonuç,ezen ulusun taktiklerini hoşgörmek değil,tüm ulusların barış içinde yaşayacakları bir sistem için mücadele etmektir.
“Fazla uçmayalım her devlet kendi varoluşunu savunur, bu doğal bir durum. Yoksa orduya ne gerek var ki? Evet Dersim’de siviller de öldürülmüş, isyanın bastırılışı çok kanlı olmuş, ölenlerin sayısı dahi net olarak verilemiyor, binlerle ifade ediliyor. Yıl 1930′ların sonu. Yeni kurulmuş, savaştan yeni çıkmış bir ülke.”
cok kötü bir yaklasim bicimi…..
bu mantik bence sadece bir cikissizligi dogal hale getirmiyor, her devletin kendi varolusunu savunurdan hareketle kurumsallasmis kötülügü de siradanlastiriyor….tarihi bu sekilde algiladiktan sonra, bugün olan bitenlere de fazla söyleyecek bir seyiniz kalmaz, devleti birakir hükümetleri elestirir dururuz, bunun da bence asil siyasal iktidari iskaliyorsak hicbir anlami yoktur….”yanlis cumhuriyet”in kurumsallasma süreclerini, bu süreclerin tektiplestirici vahsetini olaganlastirmamak durumundayiz, bugün politik elestirinin elestiri olarak bir imkani olacaksa siyasal iktidarin kendini dogallastirma mekanizmalarina itiraz etmekle mümkün olacaktir bu….
aksi halde resmi tarihi tekrar etmekten ve o tarihin kosulladigi toplumsal yasama mecbur olmaktan baska bir sey yapmis olmuyoruz….
Bir yanlış anlamayı düzelteyim, ben burada bir durum tespiti yapıyorum, elime kılıncımı alıp yürüyün kürtleri keselim demiyorum. Sadece herkesin faşist yada sınırsız özgürlükçü varsayıldığı coğrafyada arada kalan durumlar da var.
Şeyhler demokrat toprak ağaları özgürlük savaşçısı İzmir tümden faşist ilan edilebiliyor bu cinnet vatanda…
O kadar absürd bir ülke ki burası… Ben kendi adıma milliyetçi değilim, Türk olmak gurur veya utanç vermiyor bana.
Yıllar önce izlediğim bir filmde Mandela günün birinde beyazların bize yaptığını biz onlara yapacaksak bu mücadelenin bir anlamı yok diyordu.
Ya aslında söylenecek çok şey var ama Egeliyim üşenirim. Anlatmaya çallıştığım şu ki kimse sonsuz kötü sonsuz iyi değildir. Dönemsel doğrular yalışlar var. Komintern belgelerinde Dersim nasıl anılmış döneminde bileniniz var mı?
Çocuk oyunu gibi o faşist, bu şeriatçı, şu kürt o hipopotam… Yahu öncelikle herkes insan. Eskiden yahu Kürt kadını da özgürlüğü haketmez mi insanlar maraba yaşamak mı durumunda derdim ama şimdi diyorum ki onlara özgürlük de, bi tv kanalı aç aptal programları kürtçe izlesinler ama marabalığa devam… Yuh yani…
Özgürlük bir bütündür, ona şuna buna değil, herkese olduğu zaman anlamı olur…
“Dönemsel doğrular yalışlar var”, tamam buna katilacagim ama bi dakka! kim ki bu özgürlükcü seyhler agalar?dtp mi?izmir’i fasist olmaktan kurtaracak?bütün izmir olsa ne olur olmasa ne olur, bilmem ne kadar adam bir güzel örgütlenmis, ya da kendi kendilerini demokrasi niyetine gaza getirmisler, cumhuriyet elden gidiyor diye taslamislar seytani, öyle mi?bunun bi adi var elbette.dün canakkale’de, yarin baska bi yerde olacaklarda “rencide olan hassas cumhuriyet refleksleri” olacak, tabi bunun da bi adi var.tamam adini ben koymayayim, dogrularin dönemselliginde de hem fikriz, cocuklarina gerilla kiyafeti giydirmis, ellerine kürt bayraklari almis, baris diye de bir sey tutturmus kitleyi taslayan izmirlilere ne demek icab eder?özgürlük bir bütün müdür?hangi özgürlük?kürt taslanmadan yürümek, korkmadan dilini konusmak, istedigi elbiseyi giymek, istedigi sembolu tasimak, kürt olarak varolmak istiyor, korkmadan kürt olmak istiyor, cok bütünlüklü görünmeyebilir ama tamamiyla gercek bi talep, degil mi yoksa?ben de kürt degilim zaten bu arada, bunun bi önemi varsa…
dersim nasil tunceli oldu bi de bu yani var hikayenin…
Öncelikle İzmir’de yaşanan olayı kesinlikle tasvip etmediğimi belirtmeliyim tıpkı dangalağın birinin iki köprü altında Dünya Türk Olsun diye bir yazı görüp ”İzmir faşizmin başkentidir” gibi absürd bir tespiti yapabilmesini tasvip edemediğim gibi. Aralarında çok fark da görmüyorum. Pkk nın özgürlük mücadelesi verdiğine de inanmıyorum. Yarın Kürdistan kurulsun Pkk ve Dtp oranın zorba hükümeti olur.
Benim anlamadığım şuki ramazanda oruç tutmayanı öldürenlerin yaşadığı kent Müslüman sayılıyor, onun bunun güdümünde elinde silah dağda dolanan adam özgürlük savaşçısı oluyor bunların hiçbirine prim vermeyen kent faşist. Komik gelmiyor mu size de?
İzmir’de 1 milyon civarında Kürt var, hangisi baskı veya ayrımcılık görmüş İzmir’de? İzmir faşist olsa bu insanlar niye İzmir’e yerleşsin ki? Yani müridin biri taş atıyo kuyuya biz de uğraşıyoz çıkarmaya.
Dtp nin toprak ağaları bile İzmir’den yazlık alıyor, rakısını en rahat içebileceği hiçbir şoven tepkiyle karşılaşmayacağı belki de üç beş kentten birisi burası. Ama faşist. Gülme işini kargalara havale ediyorum…
Yazınız gayet anlaşılır ve tarihi vakaları o dönemin şartları içerisinde değerlendiren bir yazıydı Emrah Atik Bey. İtidal ve barış, mazlumları savunalım derken, öbür taraftan, özellikle Türkiye Cumhuriyeti’nin-kaçakkovanın yaptığı gibi- ‘ ne tür bir barbarlık ürünü’ olduğunu söylemek, değildir yapıcılık. Bu olsa olsa, intikam peşine düşme, bütün kurumları mesnetsizce yıkma, art niyet, hatta başka tür bir toptancılığın yan ürünü olarak, cumhuriyete inanmış insanların bilinçli incitilişidir. -kendisinin iddia ettiği gibi-Sırf; ‘devletler böyle işte’ demeyip, ÖZELLİKLE Türkiye’yi barbarlığın merkezine koymak, art niyetin ve faşizmin göbeğidir. Zira faşizm, nefretin üzerinde, herkesi aynı kefeye koymakla başlar.
Bu arada; dün 4 çocuk geldi kapıma, şeker toplamak için.Şekerleri verdim, aralarında kürtçe konuşuyorlardı çocuklar. Tam o sırada, ben de dışarı çıkmak üzereydim; başka bir komşum da çocuklara şeker verirken, bir çocuğun, bayram sabahı, sırtına bir kalaşnikof(boyutları da birebirdi) astığını fark ettim. Oyuncak bir kalaşnikofla şeker topluyordu. 29 yaşıma girdim; çocuk oldum, şeker topladım, sonra kimilerinin ağabeysi olduk; şeker dağıttık. Şimdiye değin, oyuncak bir silahla şeker toplayan bir çocuk görmedim. Ve şimdi bu çocuğun bir Kürt çocuğu olması karşısında, hiç bir art niyet taşımayayım, masum ve saf duygularla olayı değerlendireyim diyebilirim. Ama aklımın ardında bir soru dolanıp durdu işte. dışarı çıkarken o çocuğa dokunup dedim ki; bu ne böyle? Bayram günü hiç silah taşınır mı? Hiç yakışmamış! Çocuk (bu arada yaklaşık 12 yaşında), gülümsedi demeyi isterdim ama sırıttı(zordan).
Çoook art niyetli düşünmeye başladım çooookkkk…Oysa ne var canım, masum bir oyuncak tabanca! Ailesi de muhtemelen görmemiştir,bununla şeker toplamaya çıktığını.
Hem geri kalmışlık, hem cehalet! Ya da bu bir kültür meselesidir… düğünlerde de kurşun sıkılır ya…Bu tür manzaralara da saygı duymak lazım. Bu bir kültür nihayetinde, öyle değil mi?
şimdi bu hadiseyi anlattığım için kendimi bir faşo gibi hissettim. AH, hiç de saf ve temiz duygulara sahip değilim.
Nerelerden neler çıkartmışım!!! İnşallah bu çocuklar başka zilleri çaldığında, başkaları da bunları düşünmez!
“Taşlanmadan yürümek” lafı edilmiş… Efendim; zatıalim Bulgaristan’dan Türkiye’ye geldiğinde, Esenlerdeyken, mektep çocukları; ‘gavur’ deyip duruyordu bana. Oysa ben ‘Türk’üm zannediyordum; Bulgaristanda ‘etnikçi’ Bulgar öğretmenler bize kızdıklarında şunu derlerdi; PİS TÜRKLER. Aslında hiç aklımda olmayan şeyi kafama soktular; TÜRKTÜM. Tamam, Türkçe konuşuyordum, köyde konuştuğum tek dildi Türkçe ama; ASSIM BILGARÇE OBİÇAM PLANİNA ZELENİ (ben Bulgarım, yeşil dağları severim) şiirini de zevkle okumaktaydım; ama pis bir Türktüm nihayetinde! O halde Türkiye’de, öz yurdum olarak benimseyebileceğim bir yerde, bu sefer PİS BİR BULGARA dönüşüverdim. Üstelik bunu söyleyenler benim gibi Türkçe konuşuyordu; “O mu! GAVUR o! BULGAR”
Sayın kaçakkova; siz taşlanmadan yürüyebildiniz mi hiç?
Oturduğum mahalle yıllardır gavur mahallesi olarak anıldı durdu! bulgarlar oturuyordu o mahallede!!! Ben bulgardım yani…Öle diyordu HALK… kimsi gavur bile diyordu işte…
Şimdi bu açılım bana şunu mu söyletmek istiyo kaçakkova; aslında olum, seni taşlayanların, sana küfür edenlerin, seni gavur diye aşağılayanların hepsi Kürttü!!!
‘Ahh…Tabi ya…Bunu neden düşünememiştim!!! Türk Türke hakaret eder miydi hiç! Osmanlının bakiyesi olduğumuzu nasıl bilmezdi bir Türk! PİS Kürtler taşlamıştı beni de aslında…Katiyen bir Türk gavur demezdi bana!’ mı demeliydim?
Fakat 72,5 millet deniliyo buraya (çingeneye de hakaret var-romen diyeceğiz- buçuk da noluyo!)burası bir cünbüş cemaat! Türk kim?
Yok yok, beni ezenler de Türktü ya! Öyle biliyodum ben! Hepsi TC de yaşıyosa Türktü!
Oy verdiğim partilerin hepsi Türk partisiydi; liberal ya da komünist olmaları bişeyi değiştirmiyordu.
Böyle mi düşünmeliyim?
Bu Türkler nerede peki? Hiç rastlayamıyorum onlara. Ben türk zannediyodum kendimi ama, bunlar tarafından ezilince, bundan da vazgeçtim. Katiyen türk olamazdım. Eziliyosam başka bir etnik kimliğin mensubuydum. Demekk ki Bulgardım. ii de bu saf, emperyalist Türkler nerede!!! Şimdi kime dokunsam; laz, çerkez, boşnak, kürt, pomak, çeçen triplerine giriyo! lan benim hayallerimi çalan, çocukluğumu mahveden bu Türkler nerede!!! Yer yarıldı da içine mi girdiler????? Benim de Türklerden intikam almam lazım. Bana da taş attı onlar.
ama ben yolunu buldum; türkiyede inadına BULGARIM diyeceğim, Bulgaristanda da inadına TÜRKÜM.
böylece; tereyağından kıl çeker gibi sorumluluklardan kurtulacağım. Bulgaristanda oy attığım partinin başında isterse etnik olarak türk biri olsun, diyeceğim ki ‘Herşey bu bulgarların suçu’ Türkiyede de ‘ bu sömürü türklerin ürünü; faşistler!!!’ OH BE! AZINLIK OLMAK VARMIŞ; Çoğunluk niyetine çığılık atmak için!
Ama dur bi dakka ya; o da pek ii bişey değil! Azınlık olmanın acısını da ne çabuk unuttum! AMA devir değişti…Sömür sömürebilirsen…
Ama sen kaçakkova yukarıdaki çelişkili yazıların barındırdığı ince noktayı göremiyceksin yine! İnsanların hatıralarının-kanırtıldığında- nasıl ideolojilerin, etnik kimliklerin malzemesi olacağını kaçıracaksın…
Açılım nasıl bunu düşündürtebilir diyeceksin…
Bir ülkede,bir şehirde,bir kasabada,bir mahellede öteki olmak kötüdür.Bizi ötekileştiren yerlilerin bizi kabul etmeyişidir.Kültürümüzden ürkerler,konuştuğumuz dilimizden ürkerler,çoğunluğun dilini düzgün konuşamadığımız üçün ürkerler,geldiğimiz yerlerdeki işleri ellerinden alacağımız için ürkerler.Kendi yoksulluklarının nedenini sorgulayamadan,faşistlerin arkasına takılırlar.Çünkü herşeyden sorumlu ötekilerdir.ötekiler dışarı diye slogan atarlar.Çünkü efendiler ve onların tetikçileri faşistler etraflarının düşmenlarla çevrili olduğuna her kesi inandırır,ötekilerin hak ve özgürlük taleplerinide düşmanlar ülkeyi bölmek için düşmanların kışkırttığı talepler olarak görürler.Ötekiler her yerde ötekidir,Bulgaristanda Türksen,Çingenesen ötekisindir,aynı zamanda türkiyeye geldiğinde de ötekisindir.Ötekiler,diğer ötekilerin duygularını anlayamazlarsa,efendilerine kendilerini kabul ettirebilmek için ötekiliğini unutup,diğer ötekilere düşman olurlar.Eğer ötekilerin özgürce konuşmasını,kendilerini ifade etmelerini sağlayamazsak ötekiler sadece ötekilerle yaşamak zorunda hissederler kendilerini.İşte gerçek ayrışma burada başlar ve kimse önünü alamaz.