“bırakınız ölsünler!”

“Allah kimseyi mapushane ve hastane kapılarına düşürmesin!” derdi dedem.
Mapuslukta hastalıkta çile kapılarıdır çünkü; acı ve çaresizlik kapılarıdır.
“Suç ve ceza”nın iktidarın dümen suyuna bağlandığı bir dünyada bazen her iki kapıda üzerinize kapanır.
“Adli Tıp”, sistemdeki kurumsal yapısı gereği, bu kapıların bekçileri arasında en belirleyici olanlardan biridir. Bu kurumda neyin nasıl döndüğünü, nasıl su sızdırmaz bir katılıkla iktidar güdümlü bir mekanizma olduğunu, onlarca haberden sonra bilenler biliyor.
“Üç maymuna yatanlar”ın dışında herkesin bilebileceği bir şey zaten bu. Prof.Dr. Şebnem Korur Fincancı olayını unutmak mümkün mü, misal? “Aynı etiksizlik batağında birbirine elense çekenlerin bu bilim insanlarına karşı nasıl bir çırpıda yekvücut olduklarına” tanık olduğumuz günler hani.
O yekvücut olanların başka birçok vicdani ve adaletle ilgili konularda yine nasıl bütünleşebildiklerini de biliyoruz.
12 Eylülden beri, Türkiye Cumhuriyeti Devleti, adaletin zulümle işbirliği yaptığı bir ülke olarak, yüzlerce belki binlerce insanı mapusluk ve hastalık kapılarında ölüme bıraktı. Dün olduğu gibi bugünde işi kılıfına uydurmanın en önemli araçlarının başında Adli Tıp geliyor. Kurumda buna direnç gösterebilecek kim varsa adım adım temizlendi.
Adalete ve tıbba dair etik olan ne varsa, sistemin bekası adına sürekli olarak çiğnendi, yok edildi.
Bu mekanizmalarla, cezalandırma adına mide bulandırıcı bir intikam sistemi işletilmiş olunmaktadır aslında. Onlarca insan, bizzat “devlet adına kurşun atanlar”ın elinde mapushanelerde öldürülmediyse, ağır hastalıkları ile ölümle tecrite mahkum edildiler.
Mapuslukta ölmeyenlerin çoğu, o kapıdan kurtulsalar da hastalık kapısında kaldılar yine, bir kısmı “dışarı”da öldü, bir kısmı vücutlarının direncine göre devletin derinleştirdiği, ölümcülleştirdiği hastalıklarla yaşamaya devam etmeye çalıştılar.
Yine mapushanelerde onlarca insan var, cezalarını değil yalnızca, ağır ve ölümcül hastalıklarla da acı çekiyor bazıları. Ve tabii ki, onların yakınları; iki kat çaresizlikle bambaşka şekillerde onlarla birlikte açı çekiyor.
Erol Zavar ve birçok ağır hasta için yapılanlar hep sonuçsuz kaldı, Güler Zere’nin ise geri dönüşü olmayan bir noktaya geldiği çoktandır söyleniyor. Çeşitli boyutlarıyla siyasal iktidarın ve devletin neo-liberal düzenlenişlerinin tartışıldığı şu günlerde, anlıyoruz ki, politik vahşetin çirkin ruhu aynen süregidiyor. Aynı şey söyleniyor yine, adaleten ve tıbben caizdir, “bırakınız ölsünler!”.

Bu arada Güler Zere’nin serbest bırakılma kararı verildi. Fakat gariptir ki bu kararı Dışişleri Bakanı duyurdu?
Kimin duyurmuş olduğunun aslında bir önemi yok. Güler Zere veya Erol Zavar için bizler, sade vatandaşlar niye üzülüyoruz? Ve bürokratlarımız niye üzülmüyor? Bu sorunun cevabını elbette biliyorum.
Ama ısrarla soruyorum niye üzülmüyorlar?