Alın, Verin, Patronlara Can Verin!
Birkaç gündür TV kanallarının reklam kuşaklarında ve gazetelerde bir kampanyanın reklamı yapılıyor. Belki daha uzun süredir TV’de yayınlanıyor olabilir ama ben çok fazla TV izlemediğim için sadece son birkaç gündür rastlıyorum bu reklamlara. Benimde haberdar olmamın sebebi reklamları izlerken annemin savurduğu küfürlerdi. Yayınlanan reklamların ana fikri kısaca şöyle: “Dışarı çıkın, deli gibi alışveriş yapın ki durgun olan piyasa canlansın, bu şekilde krize çözüm bulmuş olalım”. Kampanyanın sloganı da ana fikre uygun olarak “Alın, verin, ekonomiye can verin” şeklinde. Birkaç ay öncesinde de yine buna benzer bir kampanya düzenlenmişti. Slogan yine benzerdi; “Kriz varsa, çare de var”. Geçen kampanyanın önderliğini TOBB yürütmüş diğer bileşenleri de Hak-İş, Türk-İş, TESK, TİSK, Kamu-Sen, TİM, TÜSİAD ve MÜSİAD oluşturmuştu. Kampanyanın sloganları da “Eve kapanma pazara çık”, “Gücüne inan”, “Kimse işini kaybetmesin” şeklindeydi.
Her ne kadar kampanya bitiminde TOBB başkanı Rifat Hisarcıklıoğlu kampanyanın başarılı olduğunu söylese de kampanyanın hüsranla sonuçlandığı gün gibi ortadaydı. Bu başarısız kampanyanın ardından yine benzer bir mantıkla ve sloganlarla başka bir kampanya başlatıldı. Son kampanyanın bir öncekinden tek farkı orta sınıf figürlerinin kullanılmasıydı. Bunu biraz daha sempatik görünmek için yaptıkları açık. Bakkal figürü, simitçi figürü tam da buraya oturuyor. Kampanyanın önderliğini TOBB yürütmüyor gibi görünse de açık destek verdikleri kendi açıklamalarında da ifade ediliyor. İlk başta iyi niyetli bir adım olarak görülebilir. Kulağa hoş gelebilir. Ama krizin faturasının sadece emekçilere kesildiği bir ülkede iyi niyetten söz etmek, gerçekten saflık olur.
Oyuncaklar Aç Çocukları Sevindirmez!
Kampanyanın temel mantığı halkı tüketmeye itebilmek. “Eve kapanma pazara çık”, “Alın, verin, ekonomiye can verin” diyerekte bunu çok güzel özetlemişler. Peki insanlar hangi parayla, nasıl alışveriş yapacaklar?
Emekçilerin kölelik şartlarında çalıştırıldığı, üç kuruşa talim ettirildiği bir sömürü düzeninde yaşıyoruz. Hatta durumun krizle birlikte daha da derinleştiği söylenebilir. Patronlar birçok yerde krize çözüm olarak işçi çıkarmış ya da işçilerin maaşlarında ciddi kesintilere gitmişlerdir. Bazı patronlarda iyi niyet elçiliğine soyunmuş, işçi çıkarmamak için işçilerin ücret kesintilerini kabullenmesi gerektiğini söylemişti. İşletmenin ancak böyle krizden kurtulabileceğini yutturmaya çalışmışlardı. İşçiler öneriyi kabul etmediklerinde işten çıkarılacaklarını bildikleri için bu durumu kabullenmek zorunda kalmışlardı. Birçok şehirde de kitlesel işçi çıkarmaları yaşanmıştı. Başbakan her ne kadar “ teğet geçti” dese de, işten çıkarılan binlerce işçiye, zaten üç kuruşa talim eden işçilerin ücretlerindeki kesintilere bakarsak krizin yarattığı tabloyu daha net görebiliriz.
Krizin faturası emekçilere kesiliyor. Sermayenin krizden kurtulma planı gerçekten çok açıktı. İşçi çıkarma, ücret kesintileri ya da maaşları belirsiz bir tarihe erteleme. Oysa ki patronlar bu süreçte asla ana sermayelerini küçültmedikleri gibi, sermaye biriktirmeye de devam ettiler. Ne de olsa çıkarılacak işçiler vardı ve diğer işçiler çıkarılan arkadaşlarının yüklerini daha da ucuza çalışarak sırtlanabilirlerdi. Patronların çözümü işte tam da buydu. Yatları, katları varken bunlardan feragat etmediler, alın terini satmaktan başka çaresi olmayan emekçilerin aldığı üç kuruşa gözlerini diktiler. Oysa ki emekçilerin patronlar gibi ne yatları, ne de katları vardı. Durumu böyle değerlendirdiğinizde patronlar için krizin teğet geçtiğini söyleyebilirsiniz. Ama patronları teğet geçen kriz, emekçileri delip geçti ne yazık ki.
Belki de toplumun en iki yüzlü insanları patronlardır. İlk önce üç kuruşa çalıştırdığı insanları işinden edip daha sonra da bu insanlardan alış-veriş yaparak ekonomiyi canlandırmalarını istemek gerçekten iki yüzlülüktür, ahlaksızlıktır. Birçok insan işsiz, gün içerisinde öğününü nasıl geçireceğini düşünürken, siz bu insanları nasıl alış-verişe çağırabilirsiniz. Bu insanlar hangi parayla, nasıl alış-veriş yapabilir! “Kimse işsiz kalmasın” demek, bunun çözümünü tüketmekte görmek, aba altından sopa göstererek, tüketmezseniz sizi işten atarız demek değimlidir! Patronlarda, onların örgütleri de iki yüzlüdür. Toplumun gözünde yanılsama yaratmanın peşindedirler. Eğer insanların işiz kalmasını istemiyorlarsa buyursunlar, krizi emekçinin sırtına yüklemeden, yatlarından, katlarından vazgeçsinler.
Resmi işsizlik oranı yüzde 15’i buluyor, resmi olmayan oranlar ise yüzde 25’lere kadar çıkıyor ve bu işsizlerin yüzde 91,4’ü krizle birlikte işten çıkarılan insanlardan oluşuyor. Böyle bir tabloda hala insanların alış-veriş yapmasını, tüketmesini istemek nasıl bir iki yüzlülüktür. İnsanlar alış-veriş yapmaktan çok, yaşama derdindedir. İnsanlar oyuncak ya da gül almaktan çok ekmek almanın derdindedir. Patronlar işinden ettikleri insanların sofrasındaki bir parça ekmeğe gözlerini dikmişlerdir.
İşbirlikçilik ve Sendikalar
Bir önceki kampanyayı yürüten bileşenler gerçekten dikkat çekiciydi; TOBB, Hak-İş, Türk-İş, TESK, TİSK, Kamu-Sen, TİM, TÜSİAD ve MÜSİAD. Patron örgütlerini böyle bir kampanya da görmek şaşırtıcı değil. Şaşırtıcı olan işçi sendikası olduğunu iddia eden örgütleri görmek. Bahsettiğim örgütler; Hak-İş, Tük-İş, Kamu-Sen. Her ne kadar bu sendikalar AKP yandaşlığında, patron şakşakçılığında tescilli olsa da yine de ciddi bir emekçi kitlesini temsil ediyorlar. Hatta bu sendikalardan bile işten çıkarılan birçok emekçi mevcut. Buna rağmen bu sendikalar patronları kurtarma derdine düşmüş, hemde işsiz bırakılan yüzlerce üyesine rağmen. Bu sendikalar yaşanan işçi çıkarmaları karşısında bir kez bile “krizin faturasını patronlar ödesin” diyememişlerdir, demeye dilleri varmamıştır. Ama şimdi baktığınız da söz konusu patronların çıkarları olunca hepsi bir ağızdan seslerini yükseltmeye başlamışlar.
Önceleri işbirlikçiliğin bile bir namusu(!) vardı. İşbirlikçi sendikalar işlerini kapalı kapılar ardında hallederdi. Patronlarla bir şekilde uzlaşıp, işçilerden yana görünmeye çalışırlardı. Bugünlerde işbirlikçilik bile öyle aleni hale gelmiş ki gizlemeden, saklamadan işbirlikçilik yapmakta bir zarar görmüyorlar. Bu kadar aleni işbirlikçilik yapmakta bir zarar görmeyen sözde sendikalar isimlerindeki “işçi, emekçi” ibarelerini çıkarmalıdır. Daha fazla bu isimleri kirletmesinler.
Kriz varsa, çare de var!
Kampanyaları da, çözümleri de patronlar içindir. Dertleri ne krizle işsiz kalan emekçilerdir, ne de krizin toplumsal yansımalarıdır; sadece ve sadece yavaşlayan kar artışını daha da arttırmaktır. Kampanyalarında iki yüzlü bir şekilde “Alın,verin” derken sadece almayı bilen asalak sınıflarının çıkarlarını düşünmektedirler. Ne işsiz kalan insanlar, ne de yoksul halkımız onların umrundadır. Her ne kadar birçok insanı kandırmayı başarmışlarsa da kampanyanın başarılı olduğu söylenemez. İnsanlar kampanyaya inanıp alış-veriş yapmak isteseler de, içinde koca bir delikten başka bir şey olmayan cepleri buna izin vermemiştir.
Krizin çaresi alış-veriş yapmaktan çok, krizin faturasını halka ödetenlerle mücadele etmekten geçiyor. Ülke gelirinin büyük bir kısmına el koyan, belki de %1 bile olmayan bir azınlık; kampanyalarıyla, medya organlarıyla krizin çaresinin kendi kurtuluşlarında olduğunu empoze etmeye çalışıyor. Karlarına daha fazla kar katmak için, yatlarına, katlarına yenilerini eklemek için elinizdeki son kuruşa da o pis ellerini uzatıyorlar. Bunu ülke çıkarı adına yaptıklarını, halk için yaptıklarını söylüyorlar. Düşündükleri ne ülke, ne de halk sadece kendi cepleri. Kapitalizmin krizlere mahkum olduğu, belirli periyodlarla kriz yaşadığı bilinen bir gerçektir. Ne kapitalizmin krizi bitecektir, ne de patronların halkı soyma, ceplerini doldurma planları.
Burada belki de yaşamın en önemli sorusu çıkıyor karşımıza. Ne yapmalı? Kampanyalarına, yalanlarına kanıp patronları daha fazla zengin mi etmeli, yoksa emekçiden, halktan yana bir çözüm için mücadele mi etmeli?

Zaten başarısız olması kaçınılmaz bir kampanya. Türkiye’de aşağı yukarı 2 milyon kişiye hitap ediyor. Bunun dışında gerçekten krizden çıkılmak isteniyorsa,
1.İşsizlik kontrol altına alınmalı, kamu yatırımları artırılmalı, verimsiz işletmeler millileştirilmeli
2.Gelir dağılımı adaletsizliği düzeltilmeli, varlık vergisi tekrar konulmalı, gelir vergisi artırılmalı ve vergide sıkı denetim sağlanmalı, kayıtdışılık kontrol altına alınmalı ki, vergi yükü dolaylı vergilerin üzerinden kaldırılsın ve tüketim bu yolla artırılabilsin.
Yazınıza katılmamak elde değil,yüzümüze yüzümüze baka baka reklam kuuşaklarında bu sahtekarlığı yapabiliyorlar.Eğer bir para çıkacaksa birilerinden bu para patronlardan çıkmalı,ağababalardan çıkmalı,ancak çark böyle döner