Aleviler ve ulusalcılık!

Türkiye’de sayıları onbeş ya da yirmi milyon (Türk, Kürt ve Arap) olarak tahmin edilen Alevi-Bektaşi kitlesi iki ayrı örgüt çatısı altında birleşmiştir: Cem Vakfı (1995) ve Alevi-Bektaşi Federasyonu (2002). Diyanet İşleri Başkanlığında temsil edilmeyen Alevi-Bektaşi mezhebi devlet bütçesinden pay almamaktadır. Diyanet İşleri Başkanlığı, Hanefi-Sünni mezhebine dayanan devletin bir kurumudur. Fakat Alevi-Bektaşiler ne yazık ki “laik devlet”ten hep üvey çocuk muamelesi görmektedir.
Gerek Osmanlı İmparatorluğu döneminde, (özellikle Yavuz Selim’den sonra) gerekse Cumhuriyet rejiminde Alevi-Bektaşi kitlesi bu yönetimlerce hep baskı, zulüm ve katliama maruz bırakılmıştır. Alevi-Bektaşi geleneğinden gelen bu insanlar yaşanan olumsuz gelişmelerden sonra haklı olarak bir korku ve savunma pozisyonuna geçmişlerdir. Bu korku sürekli bir hal alınca travmaya dönüşmüş ve bu yaşanmakta olan sarsıntı patolojik bir duruma doğru evrilmiştir. Bu yaşanan patolojik durum sosyo-psikolojik olduğu kadar hiç kuşkusuz politik sonuçlar da doğurmaktadır.
Bu yazının amacı Alevi-Bektaşi mezhebini ve geleneğini dinsel ve tarihsel olarak araştırmak değildir. O mesele uzmanlık gerektiren bir durumdur. O yüzden uzmanların araştırması daha doğru olacaktır. Biz bu yazıda sadece korkunun politik tezahürünü ortaya çıkarmaya çalışacağız. Son yıllarda bir merkezden yaygın bir biçimde toplumun özellikle belirli kesimine doğru bir ulusalcılık salgını yayılmaktadır. Bu salgını bilinçli olarak yayanların amacı; zaten duyarlılıkları olan Alevi-Bektaşi mensuplarında bunu laikliğe, dolayısıyla kendilerine bir saldırı olarak algılamaları sağlatılmaktadır. Ve bunda da başarılı olunmuştur. Çünkü uygulanan bu politikalar ve katliamlar, Kemalist ve radikal Türk Alevi-Bektaşi mensuplarının hemen hemen tümünü, Kürt Alevilerinin ise bir kısmını ulusalcı bir çizgiye yaklaştırmıştır.
Devlet eliyle yaratılmak istenen laik-anti laik kutuplaşmasının kökleri, 2 Temmuz 1993 Sivas Madımak katliamı olarak görülmelidir. Ulusalcı cephenin kuruluşunun miladı sayılabilecek bu katliam daha sonra Uğur Mumcu ve bir dizi aydının öldürülmesiyle devam edecek; Gazi Mahallesi olayları ile doruk noktasına çıkacaktır. Bu sıkıntılı dönemden geçen Alevi-Bektaşi mezhebinin siyasi evrimi; Refah Partisi ve AKP iktidarına karşıt biçimde oluşan, ulusalcı cepheye doğru bir seyir izlemiştir. Hatırlanacağı gibi 1990’ların ikinci yarısından günümüze kadar laik-anti laik çelişkisi, politik gündemde hep güncel tutulmuş, bu katliam ve suikastlardan sonra rejimin efendileri topluma yapay bir korku dayatmışlardı: Şeriat tehlikesi!
Statükocu devlet (darbeler için) iki mezhep arasında hep ön yargılar oluşturmuş ve gelmiş geçmiş bütün hükümetlerde bu iki mezhebi birbirine karşı tahrik etmiştir. 12 Eylül öncesi darbeye zemin hazırlamak için; Maraş, Çorum, katliamları yapılmış. 12 Eylülden sonra ise işlenen aydın cinayetleri, Sivas ve Gazi Mahallesi olayları ile laik-anti laik kutuplaşması yaratılmış ve bu kutuplaşma dindar Müslümanlara (özellikle AKP hükümetine karşı) ve Kürtlere karşı kullanılmıştır.
Oysa Türkiye Cumhuriyeti tarihinde gerici eğilimler, dinsel baskılar hep görülmüştür, ancak bunlar hiçbir zaman şeriatı güncel bir tehlike boyutuna taşımamıştır. Bunları bilen hâkim sınıflar ve bürokrasi cumhuriyet dönemi boyunca toplumu bölünme ve parçalanma paranoyası ile ajite etmiş, laik-anti laik kamplaşması ile de böylece iki korkuyu (bölünme ve Şeriat) iç içe geçirmiş ve toplumun önemli bir kesimine benimsetmişlerdir. Bu iki korku birleşince hâkim sınıfların özellikle TSK’nin eline bir koz geçmiştir. Rejimi korumak ve kollamak adına bu kozu sürekli kullanmışlardır. Bu da ne yazık ki askeri darbe ya da müdahalelere zemin hazırlamaktan başka bir işlev görmemiştir.
Bilindiği gibi bu topraklarda milliyetçi bir damar hep vardır. Fakat son yıllarda kendilerini milliyetçilerden ayrı tutmaya çalışan ama gittikçe ona benzeyen bir akım var o da Ulusalcılık. Cumhuriyetin değerlerini korumakla kendilerini görevlendiren bu anlayış, özellikle üç temel olguyu savunduğunu iddia ediyor. Bunlar, toprak bütünlüğü, laiklik ve üniter devlettir. Şimdi bunlara bir göz atalım.
Bir büyük fotoğraf açısından; siyasi ve ideolojik kırılmalar:
SSCB’nin ve Doğu Blok’un çözülmesi:
Dünya tarihinin ilk muzaffer işçi devriminin içinden doğan bürokrasi, yozlaşarak işçi ve köylülerin siyasi iktidarını gasp etmiş; 1990’ların başında ise önce glasnost (açılım) ile daha sonrada perestroyka (yeniden yapılanma) ile kapitalistleşme sürecine girmişti. Bu süreç akabinde, SSCB ve Doğu Avrupa devletlerinin çözülmesi ve Varşova Paktı’nın tasfiye edilmesi ile sonuçlanmıştır.
Stalinist bürokrasinin büyük bir yalanı olan “Milli komünizm” tarih sahnesinden silinirken en büyük rakibi burjuvalar bu gelişmelere çok sevinmişlerdi. Burjuvalar ve onların ideologlarınca: “Tarihin sonu” ilan edilmiş, “sınıflar arası savaş” bitmiş, “medeniyetler çatışması” öngörülmüş, liberalizmin bayrağı en yüksek burçlara dikilmiş ve “postmodern” bir döneme geçilmişti! Onlara göre dünya artık büyük bir köydü ve “küreselleşmecilik” yeni bir söylem halini almıştı. Bütün bunlar sabah akşam dinlediğimiz ninniler olarak bize benimsetilmeye çalışıldı. Fakat bu arada zihnimizi karıştıran, 11 Eylül saldırısı, Afganistan-Irak savaşı (Irak’ta kitle imha silahları olduğu iddiasıyla)ve dünya ekonomik krizi yaşandı. Liberalizmin vatanı olan ABD yönetimi kriz karşısında “devletleştirme”ye gitmek zorunda kaldı.
Bu gelişmeler dünya kamuoyuna “Yeni Dünya Düzeni” üst başlığı altında sunulurken, Türkiye’de ise “şeriat, laik ve anti-laik” alt başlığı ile karşılığını buldu. Ve dünya kapitalizmi böylelikle, ABD emperyalizmin çizdiği Yeni Dünya Düzeni’nin rotasına girdi.
Birinci körfez savaşı Özal-Torumtay gerilimi:
Necip Torumtay 24 Temmuz 1987 tarihinde Genelkurmay Başkanlığına atandı. Görev süresi sona ermeden 3 Aralık 1990 tarihinde kendi isteği ile Genelkurmay Başkanlığı görevinden emekliye ayrıldı. Görevden ayrılmasının nedeni; 1. Körfez Savaşı’nda Özal hükümetinin izlemiş olduğu Ortadoğu politikalarıdır. Özal “Bir koyup, üç alacağız” diyerek bu savaşta, ABD ve müttefiklerinin yanında yer almak istemiştir. Türkiye burjuvazisinin yeni yönelimi, Yurtta Sulh Cihanda Sulh olan söylemini terk ederek yayılmacılık anlamına gelen ikinci Cumhuriyetçilik olmuştur. Soğuk savaş döneminin bitiminin hemen ertesinde, TSK ve Genelkurmay bu yeni döneme henüz hazır değildi. O günlerde yaşanan Torumtay’ın istifası, aslına bakarsak bugünlerde TSK içinde yaşanan iç çatışma ve bölünmelerin işaret fişeği anlamına gelmektedir. Çünkü o gün sınırların ötesine gitmek istemeyen TSK yönetimi, daha sonra Bosna, Afganistan, Lübnan ve Somali topraklarına, ABD müttefikleri ile beraber ayakbastı. TSK o bölgelerde daima savunma ve idare amaçlı görevlerde bulundu. Oysa şimdi ABD, TSK’den (Kore savaşından sonra) muhrip bir görev beklemektedir.
1993 yılı: Katliamlar ve suikastlar
24 Ocak 1993 sabahı Uğur Mumcu otomobilinin kontağını çevirdi ve arabasına yerleştirilen C4 türü bomba büyük bir şiddet ile patladı. Mumcu patlama sonucu yaşamını yitirdi. Öldürülmesinde hiçbir somut delil yokken İran Devleti suçlandı. Cenazeye katılan yüzbinlerce insana “Türkiye İran olmayacak, Türkiye laiktir, laik kalacak” diye slogan attırıldı.
2 Temmuz 1993 Sivas, Pir Sultan anması için toplanan gruba karşı günler öncesinden saldırgan bir tutum oluşturuldu. Aziz Nesin ve birçok aydın tehdit edildi. Cuma namazından çıkan kitle Madımak otelinde kalan insanları ateşe verdi. Yazar, aydın, ozan, birçok Alevi yurttaş bu korkunç olayda can verdi.
Bu olayları yurtdışı gezisinden dönen ve gayet sağlıklı olan Özal’ın, 17 Nisan 1993 günü evinde ani ölümü izledi.
Eşref Bitlis, 17 Şubat 1993′de uçağının henüz aydınlatılamayan nedenlerle düşmesi sonucu hayatını kaybetti.
PKK tek taraflı ateşken ilan etmişti. Fakat yerel militanları 24 Mayıs 1993 günü Elazığ-Bingöl karayolunda asker sevkiyatı yapan iki aracı durdurmuş, acemi eğitim sonrası birliklerine gitmekte olan erleri kurşuna dizmişti. Bu katliamın hemen ertesinde, Erzincan’ın bir köyü olan Başbağlar’da, 33 köylü katledildi. Bu iki katliamda PKK ile ilişkilendirildi.
4 Kasım 1993′te JİTEM’in karanlık yüzü Cem Ersever, elleri arkadan bağlanmış, ağzı bantlı, kafasına iki el ateş edilmiş bir şekilde, Ankara Elmadağ ilçesi çıkışında ölü olarak bulundu.
Bütün bu cinayetlerin arka planında Özal’ın PKK ile gizli görüştüğü ve Kürtlerle bir federasyona razı geldiği söylentisi yatar. İşte böylesi bir duruma tahammül edemeyen “derin devlet” o dönem bu cinayet ve katliamlar ile bu yönelimi sekteye uğratmıştır. “Derin devlet”in bu yöneliminin birinci amacı yükselen Kürt hareketinin önünü kesmek, Kürt sorunun demokratik yoldan çözümünün engellemekti. İkincisi ise Alevi-Bektaşi mezhebine mensup insanların Kürt hareketine yaklaşmasını engellemekti.
28 Şubat: Sivil Silahsız Kuvvetler ve TSK işbirliği:
Özal’ın “ani” ölümünün ardından siyasette dengeler değişti. Demirel cumhurbaşkanı olurken, DYP’nin başına Çiller geçti. 1995 yılının sonlarına doğru tümden yıpranan ve gözden düşen DYP-SHP koalisyon hükümeti, erken genel seçime gitmek zorunda kaldı. Bu seçimden sürpriz bir biçimde Refah-Yol hükümeti çıktı. Bu yeni hükümet toplumun laik kesimleri, orta sınıflar ve TSK tarafından kabul görülmedi. Sekiz yıllık temel eğitime ve kuran kurslarının kapatılmasına direnen Başbakan Erbakan laik kitlelerde antipati yaratmış, sekiz aylık bu hükümet, 28 Şubat muhtırası ile istifaya zorlanmıştır. Bu hükümet döneminde en önemli olay “susurluk kazası” olarak bilinen “devlet çetesi”nin bir kısmının ortaya çıkmasıdır. Fakat Erbakan, tam bir basiretsizlik örneği göstermiş, böylesi politik fırsatı değerlendirememiştir.
28 Şubat sürecinde bu hükümeti devirmek için TSK içinde anayasal dayanağı bulunmayan ve yasadışı bir oluşum olan “Batı Çalışma Gurubu” kurulmuş; andıçlar ve fişlemeler ile hükümetin devrilmesine zemin hazırlamıştır. Refah-Yol hükümetine karşı mücadelede, kitlelere yine en büyük tehlike olarak şeriat gösterilmiştir. Kitleler ya şeriat ya darbe ikilemine sıkıştırmışlardır.
28 Şubat girişiminden sonra iki iddia ortaya atılmıştır. Birincisi Erbakan’ın bankalara yönelik-ekonomik tedbir için-önerdiği “havuz sistemi”, ikincisi de Kürt sorununun çözümü temelinde PKK ile yapılan gizli görüşmeler.
O günkü hükümete (Özellikle Refah Partisine) karşı gösterilen tavır, burjuva iç savaşı olarak adlandırdığımız sürecin nitel olarak başlangıç evresini oluşturur. 28 Şubattan çok sonraları Demirel ile yapılan bir röportajda, “Askeri kışlanın kapısından çevirdik” demiştir.
1999-2002 Başbakan Ecevit’i etkisizleştirme planı!
28 Şubat sürecinin ve Öcalan’ın yakalanmasını bir ürünü olan DSP-MHP-ANAP koalisyon hükümetinin başbakanı Ecevit’in devrilme girişimi, bu döneme rastlamaktadır. Ecevit hastadır ve yanlış tedavi uygulandığı söylenmektedir. Eşi Rahşan Ecevit inisiyatif alarak eşini yattığı hastaneden çıkarır ve evde tedavisini üstlenir. Ecevit’e “iş göremez” raporu çıkartılmak istendiği konuşulmaktadır. Bu rapor sayesinde Ecevit’in başbakanlıktan düşürülmek istendiği de, Ankara kulislerinde bir söylenti halinde dolaşmaktadır. Koalisyon hükümeti, idamı kaldırmış, Türkiye Cumhuriyeti Devletinin, AB’ye girmesinin önünü açan, aday üyelik sürecini başlatmıştı. Bu ve benzeri gelişmelerden dolayı mı ulusalcı cephe DSP’yi ele geçirmek istedi? Yoksa CHP-MHP koalisyonu nu öngördüğü için mi? Bu sorunun cevabı 28 Şubatın nasıl ve hangi araçlar ile devam edeceği gerçeğinde aranmalıdır. Çünkü Genelkurmay eski başkanı Kıvrıkoğlu “28 Şubat binyıl sürecek” demişti. Fakat ters tepti seçimlerden MNP-MSP-RP ve Fazilet Partisi geleneğinden gelen AKP, hükümet olarak çıktı.
1 Mart tezkeresinin reddi:
İkinci körfez savaşı sırasında, ABD askerlerin hem kara hem hava sahasını kullanmasına ve TSK’nin bu savaşa aktif olarak katılmasını içeren, 1 Mart tezkeresinin oylamasına 533 milletvekili katıldı, 250 ret, 264 kabul, 19 çekimser verilen oy sonucu, oylanmakta olan tezkere meclisten geçmedi. CHP-MHP ve 97 AKP milletvekilinin oyu ile geçmeyen tezkere, daha sonra AKP’nin başını epey ağrıtmıştır. Arkasından yaşanan çuval geçirme olayı ise ulusalcıların sesinin yükselmesine neden olmuştur. Toplumda anti-Amerikancılık ve Bush karşıtlığı yükselmeye başlamıştır. Bu dönemde ulusalcılık ivme kazanmış kendisine kitle bulmaya başlamıştır.
Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde “367 nitelikli çoğunluk” şartı!
AKP’nin adayının önü kesilmesi için daha önceden aranmamasına rağmen nitelikli çoğunluk olan 367 milletvekilinin mecliste bulunma şartı, Anayasa Mahkemesince zorlama bir karar ile dayatıldı. Cumhurbaşkanlığı seçimleri için meclis’e o gün DP, ANAP ve CHP milletvekilleri girmedi. Dolayısıyla AKP erken genel seçime gitmek zorunda kaldı. 22 Temmuz seçimleri sonucu ortaya çıkan tabloda sonra (meclise AKP-CHP-MHP ve DTP girdi) tekrar Cumhurbaşkanlığı seçimine gidildi. Bu sefer MHP ve DTP salona girdi; CHP girmedi. Bu partilerle “367 nitelikli çoğunluk” sağlanmış oldu. AKP’nin adayı Abdullah Gül Cumhurbaşkanı olarak seçildi. 22 Temmuz seçimlerinden sonra askerin yaşadığı büyük travma, Abdullah Gül’ün Cumhurbaşkanı olmasıdır. Zaten “İrtica ile Mücadele ve Eylem Planı” da böylesi bir siyasi konjonktüre oturmaktadır. Yine bu süreç TSK ve çevresindeki Demirel ve Cindoruk şürekâsının çabaları ile oluşmuştur. Ve ortaya ters tepen 27 Nisan e-muhtırası çıkmıştır. Büyükanıt’ın cumhurbaşkanıyla ilgili “sözde değil, özde laik” sözleri o günlere ait bir anlayışı yansıtması bakımından manidardır. Genelkurmay eski başkanının bu sözleri, sokaklarda Cumhuriyet mitingleri şeklinde karşılık buldu. Çeşitli kentlerde yapılan mitinglerde onbinlerce insan, “Türkiye laiktir laik kalacak” diye slogan attı.
Siyasi ve hukuksal açıdan, 367 ve benzer vakalar şu gerçeği ortaya çıkartmıştır. Türkiye’de hükümete gelmek, iktidar olmak demek değildir! Çünkü 86 yıldan buyana iktidarın gerçek sahibinin; TÜSİAD, TSK ve laik bürokrasi olduğu artık bir gerçektir. Bir başka gerçek ise bu iktidara karşı politik bir mücadele yürüten İslamcı sermeyenin varlığıdır. Bu iki burjuva sınıfı devlet aygıtı üzerinden bir hesap görmektedir. Bu hesaba kitlerinin duyarlılıklarını da katarak mücadeleyi nihai bir aşamaya getirmektedirler. Bu iki kamp da, aslında uluslar arası sermaye ile iç içe geçmiştir. Fakat uluslar arası sermaye bu gün daha dinamik ve istikrarlı bir devlet istemektedir. İşte bu iki kamp bu uğurda en iyi ben hizmet ederim yarışındadır. Bu yüzden de ulusalcılar (çekirdeğinde TSK olan) yıllardan beri ellerinde tutuğu iktidar erkini ve ayrıcalıklarını kaybetmemek için darbe ya da buna benzer her yolu denemektedir. Bize göre kitlelerin (Özellikle Alevi-Bektaşilerin) her iki kampın ve darbenin yanında olması için herhangi bir neden yoktur.
Şimdilerde Ergenekon ve “İrtica ile Mücadele ve Eylem Planı”nda ipuçları ortaya çıkan bazı bulgular geçmişte yaşananlara ışık tutacak gibi. Ergenekon operasyonunda kendisine yönelik suikast planları deşifre edilen Alevi Bektaşi Federasyonu Başkanı Ali Balkız, “İrtica ile Mücadele ve Eylem Planı”nın araştırılmasını istedi, “Bu karanlık senaryolar sonucu yüzlerce can kaybedildi. Bu kez yargı hesap sormalı” dedi.
Bir başka Alevi örgütünün temsilcisi olan Gazi Cemevi Başkanı Veli Gülsoy’da “Türkiye’nin ayakta kalabilmesi için şaibeli belgeler varsa ortaya çıkması lazım. Memleketin yıkımı için uğraşanların ortaya çıkmasını istiyoruz. Bu tezgâhlar mutlaka ortaya çıkarılmalı ve yargı önünde hesap sorulmalıdır” dedi.
Bu iki örgüt temsilcisinden gelen böylesi sağduyulu ve önemli açıklamalar, yukarıda bizim bahsettiğimiz tehlikenin hiçte küçümsenmeyecek boyutta olduğunun bir göstergesidir. Umarız, Alevilerin 8 Kasımda İstanbul’da düzenleyecekleri eylem, devletten ve ulusalcılardan kopuşun bir işareti olur.

Genel olarak doğru bir yazı Sn.Atilla.Ancak siz 28 şubat islamcılığın önünü kesemedi diyorsunuz,bence 28 şubatın böyle bir amacı yoktu.28 şubat uluslarası büyük sermayeyle çelişki içinde olan bir iktidarı ortadan kaldırma projesiydi.Ülkemizdeki diğer bütün darbeler gibi nedeni ideolojik değil ekonomiktir.Buraya bakınca Ergenekon operasyonunun sammiyetsizliğini de görmekteyiz.O dönemde herkesin aklına gelecek ilk kişilerden biri herhalde Çevik Birdir.Ancak o dönemle ilgili bir çok isim evi basılıp gözaltına alınırken ya da hakkında haber çıkarken Çevik Bir dostlar alışverişte görsün tarzı kibarca bir karakol davetinden başka adı anılmadı.Acaba neden İsraille yakınlığı mı?Çevik Birin Irak işgali öncesinde ısrarla bir çok yerde bu savaşa girmemizi savunduğunu biliyoruz.Neden acaba hakkında bir işlem yapılmadı acaba?
Hakkkınız var ki 1993 yılı Türkiyenin karanlık faili meçhul cinayetlerle,kitlesel katliamlarla sarsıldığı bir yıldır.Bu cinayetler hala çözülemedi ve Ergenekon operasyonunun da böyle bir derdi olduğunu zannetmiyorum.Bu olayların arkasında nelerin yattığı hala esrarını koruyor.
Aleviler’in Osmanlı zamanındaki durumu bilinen gerçek ama Cumhuriyet dönemindeki durumu biraz çetrefilli. Aleviler Atatürk’e büyük bir yakınlık duyarlar. Cumhuriyeti benimserler, Laikliğin de kendilerini güvenceye aldığına inanırlar. Cumhuriyet dönemi baskıları hep Sağdan gelmiştir. Katliamlar, iftiralar vs… Dinci tabir edilen kesime karşı ürküntüsü buradan kaynaklanmakta muhtemelen.
Bir de türlü baskılara rağmen silahlanıp terör estirmemeleri, hatta AB nin sunduğu azınlık statüsünü dahi reddetmeleri aslında birçok şeyin ipucunu veriyor, hatta ders veriyor insanlığa neredeyse. Kürtler kabul görmek için silahlandı, kimilerine göre gerilla kimilerine göre terörist olarak ama sonuçta kan döktü. Nokta atışı yapmadığını bildiğimize göre masum insanları da katletti. Alevilerin yaptığı herhangi bir katliamı duyan bilen var mı? Günümüzde ABD’li şeyh bile Abant manzaralı toplantılar düzenliyor Alevilerle ilgili ve Aleviler kendilerinden nefret eden bu gerici kesimde bile kabul görmek için kan dökmedi.
Konuyu dağıtmayayım, özetle benim kafamı kurcalayan şey, şu anki geldiğimiz durumun son derece sistemli oluşu ve ”masum değiliz hiçbirimiz” durumuna rağmen birilerinin barış elçisi diğerinin öcü ilan edilişi sırasında TÜRK SOLU nun ne yaptığı, ne yapacağı?
Öyle bir durum oluştu ki Türk Solu her özgürlük kelimesini kullananın peşine düşer bir halde. Türban eyleminde, PKK eyleminde 28 Şubata karşı, Ergenekon a değer verir vaziyette vs vs… ne işçinin aldığı asgari ücret, ne kadınların konumu, ne eğitimin durumu, ne ezilenler kimsenin umurunda değil. bence sol bir durup soluk almalı ve kendi politikasını belirlemeli ve bu politika ona özgürlük ,hadi buna da özgürlük, aaa sen de mi buraaydın al sana da özgürlük şeklinde olmamalı. Kürt halkına özgürlükse kürt kadınının yaşadığı baskıya da karşı durulması, oradaki feodal ve erkekegemen yapıya da karşı durulması gerekiyor bu konuda akp ve dtp den bir beklentisi olan var mı? bu basit bir örnek genişletilebilir.
Saygılar…
Laiklik devletin dinin üzerindeki bütün tasarruflarının ortadan kalkmasıdır.Dinin inananlara bırakılmasıdır.Devlet yönetimininde seküler alana bırakılmasıdır.Aleviler bunu zaten yaşıyor.Devlet onlara din adamı atamıyor ve ibadetlerine karışmıyor.Sünni kesimi ise devamlı baskı altında tutuyor.Nasıl ibadet edeceğine,nasıl giyineceğine kadar karışıyor.Tabiiki Sünni İslam inancı aynı zamanda iktidar hedefide olduğu için laik kesim için her zaman bir tehdit oluşturmuştur.Ulusalcı-laik kesim bu korkuları besleyerek toplumu baskı altında tutmaktadırlar.Aleviler yaşanan katliamlardan dolayı devlet nezdinde tanınmak istiyorlar.Ama bu onlarında devlet güdümüne girmesine neden olacaktır.Alevilerin savunması gereken şey bence,diyanetin kaldırılması,devletin din hizmetine bütçe ayırmaması olmalıdır.İnanç ve ifade özgürlüğünün anayasal güvence altına alınmasıdır.
http://www.bianet.org/bianet/azinliklar/118139-aleviler-chpden-kopuyor-gelecegini-solda-ariyor