eski sinagog meydan

Açılımın Düşündürdükleri

aşiret

1
Sorulara Yolculuk

İlk aklıma gelenler; ağır sıcağın altında haddinden fazlasıyla doldurulmuş, ter kokan bir koğuş. Ranzalar birleştirilmiş, iki ranzanın birleşmesinden oluşmuş yatakta üstte 4 ve altta 4 olmak üzere 8 kişi yatmak zorunda. İçeride disiplin yok. Yatma ve kalkma saati yok. Gürültü hat safhada. İçeride uyuyamıyorsanız, en azından dışarıda uyuma şansınız var; hava sıcak ve açık. Ama bu sefer de zeminin sertliği bir dezavantaj olarak karşınızda. Henüz askeri bir üniformam yok. İlerleyen birkaç günde de olmayacak zaten.

Ertesi gün bir su sıkıntısı baş gösteriyor. Kantinde su bitmiş ve ben bekleyecek durumda değilim. Bahçe sulamada kullanılan bir hortum gözüme ilişiyor. Yerde bulduğum kullanılmış pet şişeyi bu hortumdan gelen suyla yıkıyorum önce ve sonra bu pet şişeye dolduruyorum suyumu. Tuvaletlerden su akmıyor. Pisliği tahmin edin.

İşte orduyla ilk tanışmam böyle oldu.

Sonra minibüslerimiz geldi. Her birimizi asıl illerimize taşıyacaklardı. Minibüsler askeri değil; beyaz renkli, kiralanmış araçlar. Yol parası da bizden alınıyor. Minibüs şoförümüz Kürtçe müzik açıyor. Yolda bu müziği dinleyerek görev ilime; Şırnak’a gidiyorum.

Konvoy halindeyiz, 15 minibüs olmalıyız en az. Önümüzde ve arkamızda askeri araçlar korumamızı almış. Buralar için olağan bir görüntü. Fakat az sonra minibüs şoförümüz bizden ödediğimiz paraya rağmen ikinci bir para talep ediyor. Ödememekte ısrar ediyoruz. Diyarbakır’da bize söylenen ücreti hatırlatıyoruz, nafile. İki koltuk önümde, rütbelerinin yüksek olduğunu tahmin ettiğim daha yaşlı kişiler, kendilerinden hiç beklemediğim sinmiş bir dille itiraz etmeye çalışıyorlarken, ben daha fazla dayanamayıp, yüksek sesle söylüyorum “Biz paramızı ödedik. Daha da ödeyemeyiz”. Ve minibüs şoförü aracı durduruyor. “Ödeyene kadar buradan gitmem” diyor. Konvoyun en sonuna düşüyoruz. Hatta arkamızdaki altı tekerlekli askeri araç dahi geçip gidiyor. Tepelerin arasında bir tek bizim minibüsümüz kalıyor. Tabi bu haksız ücreti ödüyoruz bu inat karşısında. Minibüsümüz yol almaya başlıyor. Ama biraz sonra, bizi geçen askeri güvenlik aracını görüyoruz. Yolun sağında durmuş. Askerler aracımızı durduruyor ve şoförü sert bir dille uyarıyor.

Boş ovalar ve çıplak tepeleri seyrediyorum; adeta yokluğun içinden geçiyoruz. Hele Kasrik Boğazına geldiğimizde işler bambaşka bir hal alıyor. Dur tabelasıyla kenetlenmiş, uzun direkli bir kontrol noktasında askerler sabitlenmiş ağır silahlarla, kum torbalarının ardında pusuda bekliyor. Aklıma takılan soru: Bir sınırı mı geçiyoruz?

Ve Şırnak…

Ağustos sıcağında bombalanan Cudi Dağı ve Küpeli Dağları’yla karşıma çıkıyor. Gördüklerim gayet açık; burası gerçekten de biz askerler için hiç tekin bir yer olmayacak. Ya buradaki siviller için? Şırnak Tugaya giderken bize ateş edermiş gibi yapan çocuk aklıma geliyor bu soruyu sorduğumda. Ama ardından taburuma giderken geçtiğim köylerdeki çocukların meraklı el sallayışları dağıtıyor bu görüntüyü. Fakat içimi kemiren soru doğmadan edemiyor; biz, yani Türkiye burada sadece ‘bukadarcık’ mı?

Askerden gayri devlet nerede? Bu kuruma güvenerek asker olmuş biri olarak söylüyorum bunu; gördüğüm kadarıyla askeriyenin içerisinde bile yok olmuş o. Kurallar ve talimnameler, hayaletlerin okunmaları için varlar elbette ama ya realite? Geçelim… Bunlar istisnai hadiseler. Zaten bölge hassas bir bölge; kimse de yan gelip yatmak için askere gitmemişti; -hadi inanayım-yan gelip yatarak askerliğini yapan kişiler de dâhil olmak üzere.

Gördüklerimi sadece ben görmedim, hayal kırıklıklarım sadece benim hayal kırıklıklarım değildi. Burada bambaşka bir varlık meydana gelmişti. Bu varlık, Türkiye’nin geri kalanından ayrılıyordu. Türkiye burada gördüklerimizden ibaretse, durum vahimdi. Ama Türkiye’nin burada göründüğü gibi olmadığını biliyordum. Oysa şu tablo, iç karatıcıydı. Ömrü bir asra yaklaşan cumhuriyet, burada, dağlara “Ne Mutlu Türküm Diyene” diye yazmakla mı uğraşıp durmuştu?

İşte o zaman, gelip geçmiş hükümetler, milli eğitim bakanları-istisnaları tenzih ederim-küfürle dilime takıldılar.

Kızgınlıkla sordum: Kürt meselesi, bizzat bir şovenizm ve sorumsuzluk meselesi olarak geliyorum dememiş miydi? Buraya gelenler-parti liderleri, askerler, yazarlar, sanatçılar- bunu nasıl görememişlerdi? Nasıl bir yetişme ve yetiştirilme tarzıyla yapılmıştı bütün yapılanlar ya da daha doğrusu yapılmayanlar nasıl olur da yapılamazdı?

Her şeyin arkasına “burası Türkiye, bin bir çeşit düşmanımız var, bu coğrafya da en sancılı coğrafya” diyerek sığınacak mıyız? Evet, üzerinde bin bir planın yapıldığı bir coğrafyada yaşıyor olabiliriz ama Türkiye Cumhuriyeti dünya tarihinin en köklü medeniyetlerinden birinin mirasçısı da değil midir? Ama gel gelelim o medeniyetle de ilişkilerin kesildiği bir vakadır.

Tamam diyorum. Bu kadar kötülük var, yokluk var ama yine de bu tablo karşısında bunca kanın dökülmesi de, bir terör örgütünün doğması da kabullenilebilecek gibi değil bu toprakların insanları için.

Ve işte yine can alıcı soru aklımda dolanıyor; Lazlar, Çerkezler, Boşnaklar, Pomaklar ve hatta Araplar -şimdiye değin- aynı zamanda Türk olmayı, Türk sayılmayı bir asimilasyon politikasının emaresi olarak görmezken ve bu durumu rahatlıkla bir olgu olarak kabul edebiliyorken, gelinen noktada Kürtler nasıl olmuştu da Türk kimliğinin uzağına düşmüşlerdi?

Şimdi lanet apaçık zihnimde: Ağalık ve aşiret.

2

Neyin Ayaklanması?

Araştırmamı yaparken bir yazıya rastlıyorum; Mehmet Ali Birand’ın elinden Hürriyet Gazetesinde çıkmış. Büyük bir heyecanla Kürt ayaklanmalarını keşfetmiş Birand. Bu keşfi karşısındaki şaşkınlığı şöyle Mehmet Ali Birand’ın:

“Kürt kökenli vatandaşlarımızla ilişkimizi daha yeni yeni öğreniyoruz. Geçmiş ne öğretildi, ne de konuşulmasına izin verildi. Geçenlerde bir okurum, Osmanlı döneminden bugüne yaşanan Kürt isyanlarının listesini yolladı. Tarihimiz meğer Kürt ayaklanmalarıyla dolu geçmiş!

Kendisi istemediğinden dolayı ismini açıklamayacağım, ancak emekli bir asker olduğunu söylemekle yetineyim. Anlayabildiğim kadarıyla, Genelkurmay arşivinden yararlanmış ve son derece çarpıcı bir liste çıkartmış. Osmanlı döneminden bugünlere tüm önemli Kürt isyanlarını bulmuş. Herhalde, daha onlarca küçük ayaklanmalar yaşanmış, ancak listelere alınacak kadar önemsenmemiştir.

Okuduğumda inanamadım.

Tarihimizin böylesine sürekli bir Kürt isyanları ve onların bastırılmasıyla dolu olduğunu bilmezdik. Zira Kürt kökenli vatandaşlarımızla ilişkiler hep tabu muamelesi gördü. Kürtlerin memnuniyetsizlikleri hep saklandı.

Aşağıda bulacağınız bilgileri kesip saklayın. Zira başka bir yerde bulamayabilirsiniz…”

“Okuduklarıma inanamadım” diyor Mehmet Ali Birand ve aynen ekliyorum ben de: Okuduklarıma İnanamadım!

Gazetecilik mesleğine yıllarını vermiş birinin bu ayaklanmaları şimdiye değin işitmemiş olmasına, hele hiç tarih araştırması yapmamış olmasına, Nutuk’u bile okusa görebileceği bariz olguları görememiş olmasına ve bütün bunların kendisinden saklandığını iddia etmiş olmasına ben de inanamadım. Sayın Birand 03-01-2008’de öğrenmiş ancak bunları. Anlaşılan o zamana dek, devlet bilhassa ondan her şeyi gizleyivermişti, çok başarılı, araştırmacı, zeki bir gazeteci olmasına karşın.

“Kürtlerin Memnuniyetsizlikleri hep saklandı” diyor Sayın Birand, yayınladığı listenin aşiret reislerinin, mirlerin, ağaların ve şeyhlerin isyanları olduğunu göre göre; bütün bu kodaman aşiret isyanlarını Kürtlere mal ediyor. Celali isyanlarını niye görmüyor? İç Anadolu’daki isyanlar da Türk ayaklanmaları mıydı peki? Evet, Kürtlerin memnuniyetsizlikleri saklanmaktadır; en başta isyan eden o aşiretleri, ağaları, mirleri ve şeyhleri tarafından. Bunları Kürt milli isyanları olarak tanıtanlar tarafından, derin devletin bu yapılarla denge siyasetine gitmiş, çıkarcı, vatansız fakat pek vatanperver görünüm altındaki hukuksuz, vicdansız kodamanları tarafından ve kimi ‘yazarçizer’ tarafından; itinayla.

Oysa bu isyanlar, hiçbir biçimde aşiretlerden bağımsız düşünülemez. Bu isyanlar Kürt etnikçilerin görmek istediği türden ‘milli’ isyanlar değildir. Milli isyanların karakteristiği, bağımsız ve önceden hiçbir gurupla bağlantısı olmayan kişilerin, kültür kökenlerini ve tarih şuurunu açığa vurarak, entelektüel bir çalışmayla liderleştikleri ve bu liderlerin zamanla halk tarafından benimsenerek, sıradan kişilerin bağımsızlık uğuruna, içerisindekilerin akrabalık bağına dayanmayan komitalar, çeteler kurarak kahramanlaştıkları yapılara dayanır.

Ama Kürt isyanları denilen ve belli gruplarca Kürt uyanışının bir parçası olarak algılatılmaya çalışılıp millileştirilmek istenen isyanlar, aşiret reislerinin çıkarları doğrultusunda hareket ettirilen kitlelerin, ağalar tarafından devletle karşı karşıya getirilmesinin sonucudur. Bağımsız Kürt devleti talepleri dahi, aşiret reislerin yönetim kadrosunda olduğu bir aşiretler federasyonu şeklinde düşünülmüş, bu doğrultuda halk kullanılmış ve isyana zorlanmıştır ( iyi bir örnek olarak Koçgiri İsyanı)

Aşiret yapısı, Kürtleri bir klanın, yani etnik ayrımcılığın hat safhada olduğu bir faşizanlığın içerisine, şovenizmin dibine hapsetmiştir. Feodalizmin ve Klanizmin birleştiği bu kendine özgü yapı yüzündendir ki, Kürtler, kendi dövüldükleri sopaları üzerlerinde taşımışlardır. Bugün Kendisini Türk olarak nitelendiren ve bu yüzden –kimilerince- şovenist olarak damgalanmaya pek müsait olanlar arasında Laz, Arap, Çerkez, Arnavut, Gürcü, Boşnak, Pomak ve Kürt etnik kökenine ait olan insanlar varken, Kürt olarak nitelendirenler arasında ait olduğu etnik unsurun bilincinde olup yine de kendini Kürt kabul eden kaç unsur vardır? Kürt milliyetçilerinin, Marksistlerin, solcuların ‘bir millet uyanıyor’ derken üzerlerinde durmaları ve düşünmeleri gereken bir nokta da budur.

Öte yandan bu isyanlar, belirli bir ırkın, tarihsel uyanışının örneği de değildirler. Kopma noktası burada başlar.

PKK: ‘Milli’ Kürt Ayaklanması mı?

“15 Ağustos’ inkâra, feodalizme, emperyalizme, sömürgeciliğe karşı olarak Kürt halkının bir başkaldırısıdır”

Bu sözler DTP eş başkanı Emine Aynaya ait. İçerisinde Kürt çocuklarını da barındıran Türk Askerine PKK kurşunlarının sıkıldığı ilk gün (15 Ağustos 1984) için söylüyor bunu ve DTP bugünü ‘Barış Günü’ ilan ediyor (15 Ağustos 2009 da), barış festivaliyle taçlandırıyor. Kürtlere ne büyük kötülük ettiğinin, onları nasıl damgaladığının, ne derece aşağıladığının farkında mı?

Ama feodalizme karşı başkaldırı sözlerinin inandırıcılığını sorgulaması için, bizzat DTP’nin diğer eş başkanı Ahmet Türk’e bakıvermesi yeterli. Emine Ayna şu soruları sorsaydı ya: “Ahmet bey, siz Kanco Aşireti’nin başı mısınız? Bu aşiret üyelerinin oylarıyla mı TBMM’ye seçildiniz? Yoksa bana da, bir şekilde sizin aşiretiniz mi destek oldu? Kanco Sarayı’nın çevresinde yaşayan insanlar, sizin pamuk tarlalarınızda ırgatlık mı yapıyorlar? ” O zaman içerisinde yer aldığı partinin bizzat feodal yapıyı özüne taşıdığını ve desteklediğini göremeyecek kadar kör mü Emine Ayna? Kürt halkı böyle mi başkaldırdı?

PKK’nın bir sol örgüt olarak ortaya çıkmasında derebeylik faktörü temeldir. PKK’da söylem; “satılmış ağalara ve ağaları destekleyen emperyalist, faşist T.C ye karşı Komünizm” olarak şekillenmiştir bu yüzden. Fakat fazla zaman geçmeden PKK, Türkiye Cumhuriyeti –Derin-Devleti ve aşiretler arasında, yani gücü elinde tutmak isteyen derebeyleri arasında joker kartına dönüşmüştür. Bu meyanda PKK baskınlarının bizzat Kürt evlerine de gerçekleşmesi, bu durumu doğrular. Öte taraftan PKK’nın Türk Silahlı Kuvvetlerine yönelik baskınlarında da belirli aşiretlerin istihbarat ve ekonomi ekseninde aktif faaliyet içerisinde yer aldıkları bir vakadır.

PKK bir baskının, feodal, kültürel bir baskının sonucu ortaya çıkmakla birlikte, Kürt milli ayaklanmasının alametlerini barındırmaz. Dış güçlerin bölge üzerindeki oyunları bir kenara, PKK sırf sol örgüt olarak dahi, Kürt insanının kendisiyle doku uyuşmazlığı içerisinde yola çıkmıştır. Söylemleri itibarıyla ilgi çekmiş, fakat eylemsel süreci içerisinde bizzat Kürt halkına baskı uygulamaya çalışmış, aşiret liderlerine saldırmaktan çok, onlarla ittifak kurmanın yollarını aramış, onlarla arası bozulunca da, Kürt köylülerine yaptıkları üzerinden gözdağı vermiştir. Açıktır ki Marksist söylemlerine rağmen PKK, feodalizm konusunda devlet kadar statükocu olmuştur. Bugün DTP’de Ahmet Türk’le Emine Ayna’nın yan yana olması da bunun bir sonucudur.

Bu karmaşık ağ, en sonunda kâğıttan bir kaplan yaratmıştır; Abdullah Öcalan.

Bugün ‘Biji Apo’ sloganını atanlar, bu karmaşık ağın her bakımdan kurbanlarıdır. Ezilmişler, kanmışlar, kandırılmışlardır. Devletin Kürt varlığından tiksindiği yolundaki her çeşit propagandaya açık kalmış Güneydoğu Anadolu bölgesinde, bu sonuç bir sürpriz değildir.

Bu sonuç her şeyden önce, siyasi basiretsizliğin, şeyhlerle, aşiretlerle el vermiş hükümetlerin, darbe dönemlerinin sonucudur.

Yoksa işleri dramatize etmek, Diyarbakır Cezaevi’ndeki işkenceleri, Türkiye Cumhuriyeti’nde yapılmış kötülüklerin merkezi olarak algılatmak, bir nevi propaganda değil midir? Cumhuriyet döneminde, yeni bir değerler dizisi  adına ezilmeyen ideolojik bir grup var mıdır? Solcuların Faşist dedikleri dahi, bu ülkenin zindanlarında işkence görmedi mi?

3

Algı Problemi

Fakat inkâr edemeyiz; Kürdün mahcubiyeti, o, bunun farkında değilken dahi, Kürt olduğundan ötürü ezilmiş olmasında yatar. Bu bakımdan bu mahcubiyet haklıdır. Fakat o, ezilmesinin temel dinamiklerini de içinde taşımıştır. Onu Türklük adına ezmişlerdir, doğru. Ama ezilmesine sebep olanlar; kendi çıkarları uğuruna onu Kürtlük adına kullanmış aşiretleri, şeyhleri, ağaları ve mirleri olmuştur. Kürdün mahcubiyeti haklıdır. Ama bu mahcubiyet hepimizin sorumluluğudur; ezenlere karşı koymadığımız ve bizi ezdirenleri içimizden atamadığımız için.

Bunun sonucundadır ki Kürtlerin önemli bir yekûnunun düşünsel olarak geri bırakılmış olması, kitlesel bir tramvaya da neden olmuş, ağalar ve şeyhler bu düşünsel geri kalmışlıktan beslenirken,- bölgeye yapılmak istenilen yatırımların önü tek başına, aşiretler bu işin içerisine karışmadan, sistematik olarak PKK tarafından nasıl kesilebilir?- buna tahammül edemeyenler, baskıdan kaçarak ülkenin batısına sığınmışlardır. İşte bu sığınış bir algı problemini de beraberinde getirmiştir.

Neredeyse her şeyden yoksunluğun bütün belirtilerini üzerinde taşıyan Kürtler, geldikleri şehirlerde negatif olarak ön plana çıkmışlardır. Fakirdirler, Türkçeleri yetersizdir, takip edilme korkusu içerisindedirler, devlet tarafından da damgalıdırlar ve bu bakımdan kendilerini illegalitenin ortasında bulmuşlardır. Eğitim bu ilk göç dalgasında, onlara hiç uğramamış gibidir. Sanki Türkiye Cumhuriyeti’nin bir ilinden değil, karanlık bir çağdan çıka gelmişlerdir; İbrahim Tatlıses mağarada doğduğunu haykırır. Yoksulluk ve eziklik edebiyatı, Kürtlerin de-hem de daha çok Kürtlerin- edebiyatıdır artık; arabeski benimserler.

Şehrin yeraltında en hor görülen işler Kürtlerden sorulmaya başlanır. Kürt, büyük şehirlerin insanı için de damgayı yer; uyumsuz, ölçüsüz, cahil, edepsiz ve kıro. O, bu tabirlerden alınır. İsyan eder, gettolaşır ve karşı kor. Kimileyin Kürtlüğünü gizler fakat bu uzun sürmez, yine dışlanır; hareketleri onu ele verir. En sonunda kabul eder. Etmekle de kalmaz, övünür bununla; bu yüzden ezilmemiş midir?

Hayır. Aslında bu yüzden ezilmemiştir. Olumsuz bütün özellikleri, kendinden saydığı geri kalmış her şey ona şeyhi, aşiret reisi, aşireti, aşiret zihniyeti tarafından yedirilmiştir oysa. Şehre gelmeden önce ‘kendi’ kaybettirilmiş, söz hakkını yitirmiştir. Sürgünü büyük şehirde başlamamıştır. Asıl sürgüne, doğar doğmaz, kültür olarak sarıldığı kodamanların çıkarlarına uygun yetiştirilerek gitmiştir.

Doğrudur, Güneydoğu Anadolu Bölgesinin birçok yerinde devletin etkinliği sınırlı kalmış ve en sonunda devlet, ancak askeri bir güç olarak buralarda etkin bir biçimde konuşlanabilmiştir. Ama bunun bariz nedeni, erki devlet kontrolüne bırakmak istemeyen aşiretlerin cazgırlığı ve bu aşiretlerle anlaşan hükümetlerdir. Zira aşiretlerle çıkan her anlaşmazlıkta olan halka olmuş, kan dökülmüştür. Dersim olayları bu durumun sağlamasıdır.

Ama öte yandan, katı bir ayrımcılık bu toprakların karakteristiği olsaydı ve Türkiye Cumhuriyeti Güney Afrika Cumhuriyeti’ndeki apartheid rejimin benzeri olsaydı, Kürt kökenli bakanlar, başbakanlar, cumhurbaşkanları, sanatçılar nasıl bu ülkede baş tacı edilebilirlerdi?

Ve üstelik artık “Size Kürt diyenin yüzüne tükürün” devri kapandı, Kürtçe yasağı mazi oldu, devletin bile TRT vasıtasıyla her gün 24 saat Kürtçe konuştuğu ve özel televizyonlara da sınırsız Kürtçe yayın izni verilmesinin elinin kulağında olduğu, Kürt’ün adıyla sanıyla Kürt kimlikli siyaset yapabildiği bir Türkiye var. Hatta Sayın Cumhurbaşkanı bile ‘Güroymak’ yerine, ‘Norşin’ diyebiliyor. ‘Silahlı mücadele sona ermiştir’ demek için daha ne bekleniyor peki? Beklenen aşiretlerin, feodalitenin kaldırılmasıysa, işte bunu dillendirecek siyasi ortam da DTP’nin elindedir. Yoksa bu bekleyiş, müthiş bir ayrışmanın son durağına dönüşebilir. DTP’nin isteği bu mudur?

Sayın Başbakan 2009-11-13 tarihli TBMM oturumunda “ezber bozuyoruz” dedi. Ahmet Türk, bizi birleştiren bu kadar ortak noktamız varken bölücülükten söz edemeyeceğimizi vurguladı. Ama Ahmet Türk’ün partisi değil mi bölücülük yapanları kollayan ve onları muhatap olarak gösteren parti? Bölünme bir fobi olabilir belki ama bölünmenin argümanlarını yok etmeden, bu fobi daha çok kanın dökülmesine, en sonunda bir ayrışmaya ve anlayışsızlığa, en kötü senaryo olarak gerçeğin ta kendisine de yol açabilir. Bölünmenin argümanları bizzat Ahmet Türk’ün de unvan olarak üstünde taşıdığı aşiret reisliği gibi bir kodaman zihniyet tarafından beslenirken ve olumlu bütün girişimler karşısında terör kartı hala bir koz olarak DTP’nin elinde dolanırken, Sayın Başbakan hangi ezberi bozuyor?

Açıklıkla söylemeliyim; Kürtler aşiret bağını ve ağaları başlarından atmadıkça, lanetlerini üzerlerinde taşımaya mahkûmdurlar.

Tags: , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , ,

Yorumlar

Arsiv

...  Add to Technorati Favorites  Google a Ekle