“Türküm, Doğruyum, Çalışkanım”

Bir Dava Dilekçesi Üzerine: “ ‘Türk’ müyüm?, ‘Doğru’ muyum?, ‘Çalışkan’ mıyım? Bilmiyorum ama öyleymişim gibi ant içmek zorundayım.”
Giriş
Bir süre önce açılmış, önemli bir davanın haberini aldım. Mazlum-Der’in gönderdiği bir grup e-postası sayesinde duyduğum bu haber, basın yayın organlarında ve internet kaynaklarında da yeraldı. Dava, okullarda okutulan “öğrenci andı” ile ilgili. Önce davayı özetlemek, sonra da bu konuda küçük bir tartışma yürütmek istiyorum.
Davacı S. Ç’nin, vekilleri aracılığıyla Danıştay’a gönderilmek üzere Diyarbakır Nöbetçi İdare Mahkemesi Başkanlığı’na sunduğu dilekçenin konusu; ilköğretim okullarında her sabah okutulan “Öğrenci Andı”’nın dayanağı olan 27.08.2003 tarihli ve 25212 sayılı Resmi Gazetede yayımlanan Milli Eğitim Bakanlığı İlköğretim Kurumları Yönetmeliği’nin “Öğrenci Andı” başlıklı 12. maddesinin iptali istemi. İlköğretim okulunda okuyan bir öğrencinin velisi olan davacının iptalini istediği yönetmeliğin ilgili maddesi şu:
“İlköğretim okullarında öğrenciler, her gün dersler başlamadan önce öğretmenlerin gözetiminde topluca aşağıdaki “Öğrenci Andı”nı söylerler. ‘Türküm, doğruyum, çalışkanım, İlkem; küçüklerimi korumak, büyüklerimi saymak, yurdumu, milletimi özümden çok sevmektir. Ülküm; yükselmek, ileri gitmektir. Ey Büyük Atatürk! Açtığın yolda, gösterdiğin hedefe durmadan yürüyeceğime ant içerim. Varlığım Türk varlığına armağan olsun. Ne mutlu Türküm diyene!’” (Koyu renk vurgu ve alt-çizgiler yazara aittir).
Davacı, bu hükmü iptal ettirmek ve yürütmesini durdurmak amacıyla açtığı davada, özetle şu savları ileri sürmüş:
1. “…Türkiye Cumhuriyeti, Türk etnik kimliğiyle beraber, otuzu aşkın diğer etnik kimlikleri barındıran, çok kimlikli bir mozaiktir. İlköğretim okullarında her gün okutulan “And”da; “Türküm” ile başlayan ve “varlığım Türk varlığına armağan olsun”, “Ey büyük Atatürk! Açtığın yolda, gösterdiğin hedefe durmadan yürüyeceğime ant içerim”, “, “Ne mutlu Türküm diyene” ve diğer ifadeler insan haklarına aykırıdır. Bu ifadeler “Türk” ırkını esas alan, Türkiye’deki diğer etnik kimlikleri görmezden gelen hatta asimile sonucu doğurabilecek ifadeler olmakla birlikte, ideolojik devlet algısını küçücük çocuklara dayatan beyanlardır. 1933 yılında kaleme alınan, bilahare darbe sonrasında eklemeler yapılan Andımız! günümüzde zorla okutturulan bir metin olmaktan çıkarılmalıdır…”
2. …“Elbette ki bu metni okumak isteyen öğrenci veya velileri olabilir. Bunu gönüllü olarak okumak isteyen pekala okuyabilir. Buradaki mesele, bu metnin okunmasını doğru bulmayan kişilerle ilgilidir. Tercih hakkının kaldırılması sorunudur. Davacı ne bu Andı, nede başka ırkı, ideolojk metin içeren Andların zorla çocuklarına okutturulmasını hiçbir şekilde istemeyen bir kişidir…”
3- Davacı “…çocuklarına her halde doğru sözlü olmalarını telkin etmektedir. Ancak çocukları sabahları Türk etnik kökenine mensup olmadıkları halde ‘Türküm’ şeklinde bağırmak zorunda bırakılmaktadır. Bu onun küçük yaşta her gün yalan söylemesini doğurmaktadır ki bu bir zulümdür...”
4. “…Kaldı ki devamında ‘Doğruyum, çalışkanım’ şeklinde sözle değil ancak fiil ile gerçekleştirilebilecek ifadeler, ‘doğru olmalıyım, çalışkan olmalıyım’ gibi bir temenni olarak değil, doğru ol(a)madığı, çalış(a)madığı zamanlarda kendi gerçekliğiyle yüzleşmeden, hatasız bir kişi gibi kendisiyle çelişmesi sonucunu oluşturmaktadır.”
5. Davacı “… ‘yurdumu, milletimi özümden çok sevmektir’ ifadesine de katılmamaktadır. İçinde yaşadığı ülkenin bir değer olduğunu düşünse de, özünden çok sevmek gibi iddialı bir beyanı gerekli görmemekte ve insanlık ailesini, iyiliği, güzelliği, Hakkı sevmesinin daha anlamlı olacağını çocuklarına ifade etmektedir.”
6. Davacı “…çocuklarının; Atatürk’ü her sabah yüceltme gereği ve ölü olduğu halde ona ant içilmesini de doğru görmemektedir. Bu beyanların ideolojik kalıp beyanlar olduğunu ifade etmektedir.”
7. Davacı “…çocuklarının, ‘varlığını Türk varlığına’ veya herhangi bir varlığa armağan etme beyanını da çok yanlış bir beyan olarak görmekte, küçük yaştaki çocukların bu tarz ideolojik bir bağışı yapmaya and içirmenin de sakat bir mantık olduğunu ifade etmektedir.”
8. Davacı “‘Ne mutlu Türküm diyene’ ifadesine de katılmamaktadır. Türk kökenli bir kişinin bunu ifade etmekten memnun hatta mutlu olabileceği, ancak eski deyimle ‘72 milletin’ olduğu bir Dünyada o ırka mensup olmadığı halde bu ifadenin kullanılmasını doğru bulmadığı, inanmadan söylemenin kişiyi ikiyüzlülüğe ittiği ve mutlu etmediğini ifade etmektedir.”
9. Davacı, “…devletin sadece bir araç olduğunu, devletin bu dar alandan çıkıp insanları değiştirip dönüştüren, tek tipçi, ideolojik bireyler olarak yetiştirilmeye çalışmasını, insan haklarına bir müdahale olduğunu beyan etmektedir.”
Davacıya göre, “(a)nne ve babanın kendi çocuklarının düşünce, din, vicdan özgürlüğü ve ahlaki yönden yetiştiriciliğinde kendi tercihlerine göre çocuklarını yetiştirmeleri uluslararası sözleşme hükümlerinde geçmekte ve Türkiye tarafından imzalanmış bulunmaktadır. Yukarıdaki beyanlar da Davacıin, çocuklarının eğitiminde okutturulan ant hakkındaki tespit ve karşı oluş nedenleridir.”
Burada davacının genel savlarından sonra ortaya koyduğu yasal gerekçelerini değerlendirip ayrıntılı hukuksal tartışmaya girişecek değilim. Bunu yakın zamanda ayrıca yaparım belki. Danıştay bu çizgileri tartışır mı tartışmaz mı bilemem ama davanın akla getirdiği pek çok soru var. Bunları soru yanıtlarla aşağıdaki gibi sıralamak isterim. Daha sonra da “andımızı” yeniden hatırlayacak ve neresini beğendiğimi, neresini beğenmediğimi söyleyeceğim! Ama ilk önce “çocuk ve ant” diye başlamak istiyorum.
Çocuk Kalbi, Çocuk Masumiyeti ve Ant
Ant, “Tanrı’yı veya kutsal bilinen bir kişiyi, bir şeyi tanık göstererek bir olayı doğrulama, yemin ya da kendi kendine söz verme, ahit” (kaynak: TDK Güncel Türkçe Sözlük) anlamına gelir. Ant içmek fiili ise bir şeyi yapmaya veya yapmamaya söz vermek, yemin etmek demektir. (“Böyle uzaklaşınca ağır ağır o bizden / Biz ayrı düşmemeye ant içmiştik denizden”- F. N. Çamlıbel).
Ant içmek, normal koşullar altında belirli bir inancı teyid etmek ya da vaadde bulunmak demek olacağı için ancak manevi olarak sorumlu kimseler ant içebilir kanısındayım. Henüz manevi sorumluluk duygusu gelişmemiş olan, fikir ve eylemlerinin etik “hesabını” vermek zorunda olmayan çocuk yaştaki kimselerin, yani her durumda masum kalacakların ant içmesi doğru değildir. Bu nedenle örneğin suç tanığı olmuş çocuklara yemin verdirilmez.
Salt felsefi-etik açıdan masumiyet, şüphesiz, pek çok farklı biçimde anlamlanacak bir kavramdır. Masumiyet “masum olma, masum bulunma hali” ise masum, bir yandan bilgisiz, deneyimsiz anlamına gelebileceği gibi bir yandan da kusuru, suçu olmayan anlamına gelebilir. Yine, belirli bir manevi kapasiteden yoksunluk anlamına da alınabilir. Hatta, felsefi-etik yargılara kapısını kapatan, o yargılara varılması imkânını dahi kaldıran bir haldir masumiyet. Çocuklar masum kabul edilirler. Bu nedenle örneğin Hıristiyan kültüründe çocukların ölümden sonra ne cennete ne de cehenneme gidebilecekleri kabul edilir. Onlar ne cezanın ne de ödülün muhatabı olabilirler. Masumiyet; beyazlık, temizlik, dokunulmamışlık, el atılmamışlık, saflık, katışıksız olma hali, çıplak bırakılmışlık, bilmeme demek olduğu gibi, “karışmama” ya da “karışamama”, “eylemde bulunmama”, “kusur taşımama”, “kusurlu eylemi işlememe hali” anlamlarına da gelir. İlkokula başlayan altı ya da yedi yaşındaki bir çocuğun, en azından kültürel ideolojik anlamda henüz oldukça saf olduğu kabul edilebilir. Okula başlayana dek belirli ailevi ve toplumsal etkilenim ve belirlenim süreçlerinden geçmiş olmaları, ilkokul çocuklarının “okul” tarafından benimsetilmeye çalışılan ülkülere saygı bakımından masum sayılmalarına engel olamamalıdır. Belirli ülküleri benimsemek yolunda çocuktan bir eylem beklenemez. İşte o nedenle “masum çocuk”, ant içemez.
Bununla birlikte masum, “vahşi”, “gem vurulmamış”, “evcilleştirilmemiş” kavramlarıyla eş anlamlı değildir, “balta girmemiş yerde terbiyeden nasibini almamış” anlamına gelmez. Arapça kökenli “masûm” kelimesi, şer’ den uzaklaştırılmış, Allah tarafından korunmuş, menolunmuş anlamlarına gelir. Günahtan, suçtan korunmuş olmak demektir. Bu çerçevede “masûm”, “vahşi”den faklı olarak, özgür, eşit, bağımsız kavramları gibi bir medeniyet kavramıdır. Emir ve yasakların “söz konusu” olduğu bir sistemde, emir ve yasakların muhatabı olmayan, olamayan bir özneyi, aslında bir özneyi de değil, bir oluş’u, ön-durumu ifade eder. Düzene zarar verme kapasitesine sahip olmamak, yani düzene karşı bir günah, bir suç işleyememek, işleyecek halde olmamak masumluktur. Tanrısal ya da medeni veya hem Tanrısal hem medeni bir düzenin egemenliği altında bulunup da o “düzen”in emir ve yasaklarından haberdar olmamak, olamayacak durumda olmak ya da o emir ve yasakları, henüz emir/emre karşı gelme ikiliğinde algılayabilecek durumda olmamak demektir.
Emir ve yasaklara uymaktan ya da uymamaktan sorumlu olabilmek, o emir ve yasakların anlamı ve sonuçlarını kavrayabilecek manevi kapasiteye sahip olmaya bağlıdır. Aynı durum, bir kişiyi, bir şeyi tanık göstererek bir olayı doğrulama, yemin ya da kendi kendine söz verme anlamına gelen ant içmek açısından da geçerlidir. Çünkü ant içmek de, olumsuz bir koşula bağlı olan “sorumluluk”-sonuçlu bir eylemdir. Ant içen, ant kapsamındaki sözünü ya da vaadini tutmaması halinde belirli maddi ya da manevi yaptırımlarla karşılaşabilecek bir kimsedir (İlkokulda içilen andın tutulup tutulmadığının araştırılıp soruşturulmaması -!- andın etik-yapısal niteliğini değiştirmez). Olsa olsa andı “laf olsun” diye söylenen bir boş yemine ya da duruma göre yalan-söz yeminine dönüştürür. Bu nedenle, yemin edenin (ve tabii ant içenin) âkil ve baliğ olması şarttır. Bu koşul, tek Tanrılı dinsel sistemlerde olduğu kadar laik sistemlerde de geçerlidir. Öğrenci andının, özellikle geleceğe bağlantı yapan bir yemin olması, yani gelecekte bir şeyi yapma veya yapmamaya azmetmenin açıklanması demek olması, yemin bakımından çocuğun durumunu daha da zorlaştıran bir durumdur.
Çocuklar masumdur ama “vahşi” değildirler, vahşi olmama yolunda eğitilebilirler. Kanımızca, eğitimin amaçlarından biri de çocuğu, belirli bir konuda yemin edip etmeyeceğine karar verecek; aklı başında yemin edebilecek ve herhangi bir yeminin (ya da sözün veya vaadin) sorumluluğunu alabilecek vicdani olgunluğa ulaştırmaktır.
Öte yandan ant, herhangi bir vaad ya da söz değildir; Tanrıyı veya kutsal bilinen bir şeyi, yüce birini tanık göstererek söz vermek demektir. Bu açıdan, herhangi bir yalın vaadden daha güçlü bir irade beyanıdır. Çünkü yemin eden, kendisine karşı yemin edilen (muhatab) ve gösterilen tanık arasında üçlü bir ilişkiyi (düşünsel ve duygusal dinamiği) şart koşar. Bu üçlü dinamik içinde yemin eden; hem içinde bulunduğu “yemin koşulları”, hem de tanık olarak gösterdiği kişi, olay, durum, konum vb. hakkında fikir sahibi olmalıdır. “Tanrı şahidim olsun”, belirli bir Tanrı fikrine sahip olduğumu ve yarın bir gün o fikrin mevcudiyeti ile karşılaşacak, yüzleşecek olursam vaadimden sorumlu olduğumu hatırlayacağımı anlatır. Aynı durum “şerefim üstüne” ifadesi için de geçerlidir. Oysa örneğin Atatürk’ün gösterdiği yolda yürüyeceğini ifade eden çocukcağızın henüz aklında şekilleri belirlenmiş bir Atatürk fikri yoktur büyük bir olasılıkla. O, “Atatürk” olarak adlandırılan sembolik bir “kültü” tanık göstermektedir ama gösterdiği tanığı “henüz gerçekten tanımamaktadır.”
Öğrenci andının böylesi bir bilinci şart koşan ve sorumluluk doğuran bir yemin olmadığı; bir temel fikrin ya da irade bütünlüğünün çocuğa benimsetilmesi amacıyla “bir talim, bir temrin olsun” diye okullarda uygulandığı da iddia edilebilir. Okulun “mış gibi yapma” ve “talim” felsefesi boyutu vardır evet ama talim, çerçevesi belirlenmiş, açık dokulu olmayan, bilişsel ve tanısal süreçlerle ilgili, yani okulun öğretim işleviyle ilgili olmalıdır, eğitim (terbiye) işleviyle ilgili değil. Çocuklara, anlamlarını henüz kavrayamadıkları fikir ve ideolojilerin ve bu fikir ve ideolojileri onaylamanın talimini “resmi” yeminlerle yaptırmak, otoriteden gelen her emri kayıtsız şartsız uygulamalarının, kendi eylemleri konusunda farkındalık bilinci olmadan, sorumsuzca davranmalarının yolunu açmaz mı? Eğitim en başta “vicdan” eğitimi olmalıdır ve vicdan, bütünsel sistemler tarafından dayatılan gayrimeşru emir, yasak ve komutları sadece usa değil “yüreğe” vurma olanağı da sağlayan insani bir süzeçtir. Bu süzeçe sahip olmayan bir insan, akciğersiz canlılara benzer belki de. Dışsal komutlarla çabucak “zehirlenmesi” ve öz benliğini yitirmesi kolaydır.
Sadakat gibi, bireysel olduğu kadar toplumsal açıdan da çok yönlü, girift ve karmaşık bir duygusal-düşünsel bağlılık dokusunu; bir “yemine” indirgemek; sadakati bayrak sallamak, yuhalamak, alkışlamak gibi “yalın ve heyecansal” eylemlerle tanıtlamaya kalkmak, toplumsal iletişimde “kolaycılığa”, “kısa-yoldancılığa” alıştıracaktır çocukları. Bir fikrin önce içeriğini sonra kısa yoldan ifadesini öğrenmelidir çocuk. Bu fikri özellikle resmi eğitim-öğretim düzlemi açısından savunuyorum. Ebeveynlerin çocuklarına “short cut” yeminler ya da eylemler benimsetip benimsetemeyecekleri konusu ayrı bir tartışma düzlemidir. Çocuktan gönüllü olarak bir “huzurevini” ziyaret etmesini, orada bulunan yaşlılarla bir diyaloğa girmesini ve ziyareti hakkında duygu ve düşüncelerini kaleme almasını istemek binlerce “Türküm doğruyum” dan çok daha etkili bir “sadakat” eğitimidir.
Öte yandan 2009 yılında, otuzbin lise mezununun, bir tek soruyu dahi cevaplayamadığı bir üniversite sınavını ardımızda bıraktık. “Türküm”ü bilmem ama yeterince “çalışkan” olmadığımız ortada!
Bugün belki de Türk siyasal hitabetinin “hamaset” ağırlıklı olmasının nedenlerinden biri, içeriksiz “kısa yoldanlıkları” benimseten bu tür yemin ve benzeri uygulamalardır.
Bu çerçevede bırakınız çocuğu, tüm yetişkinler açısından da önemli bir başka soru vardır. Demokratik toplumlarda bireyler ne zaman ant içmeye zorlanabililer, ne zaman zorlanamazlar? Burada bu sorunun yanıtını aramayacağım ama kısaca şunu söyleyebilirim sanırım: Bireyler ancak kendi istekleri ile girdikleri kamusal-hizmet ilişkileri çerçevesinde bağlılık ya da sadakat andı içmeye zorlanabilirler. Yani memurlar vb. kamu görevlilerinden, görevlerine başlamadan önce belirli bir bağlılık yemini etmeleri istenebilir. Bunun ötesinde bazı yargısal bağlamlarda -örneğin tanıkların verdikleri ifadelerden önce yemin etmeleri şart koşulabilir. Önemli ve tarihsel açıdan yerleşmiş yemin uygulamaları dışındaki hallerde bireylerin yemin etmeye zorlanması Anayasal kişi haklarına da aykırı olur. Özellikle ilköğretim öğrencisi açısından okula gitmek bir “zorunluluktur”. Eğitim ve öğrenim öğrenci açısından bir zorunluluktur ama okul idaresi açısından aynı zamanda bir kamu hizmetidir. Okula giden çocuktan belirli bir ideolojiye bağlılık yemini beklemek, kendisini törensel biçimde belirli sözlerle tanımlamasını istemek, kişinin maddi ve manevi varlığını geliştirme hakkının da ihlalidir bir anlamda.
Konunun bir de başka etnik kimlik mensubu veya başka inanç ve ideolojileri benimsemiş ebeveynlerin çocukları boyutu var. Yukarıdaki dava dilekçesi, soruna, çoğunlukla bu yönden yaklaşmış. Ben bu yazımda, konunun etnik kimlik boyutunu ayrıntısıyla değerlendirmedim ama Türk olmayan çocuğa zorla “Türküm” dedirtilmesini uygun bulmuyorum. Kimlik de bir bilinç meselesidir aynı zamanda. Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olmak başka Türk, Kürt, Ermeni olmak başkadır. Andımızdaki Türk sözü, Türk vatandaşı olarak anlaşılabilirse de, etnik kimliği de kapsayan geniş anlamı yüzünden Türk etnik kimliğine mensup olmayan yurttaşlar açısından gene de bir sorun olacaktır. Ama fikrimce, Kürt veya başka bir etnik kimliğe mensup olmayan kimseler ya da herhangi bir dini inanç sistemi tarafından Tanrıdan başkası üzerine yemin etmekten alıkonulmayanlar da karşı çıkabilir bu ant zorunluluğuna. Öte yandan Türk ilköğretim kurumlarında okuyan yabancı uyruklular da olabilir. Bunların ant içmesi oldukça komik ve ciddiyetsiz olur sanırım. Yukarıda sözü edilen dilekçede yazılı şu ifadeler oldukça düşündürücüdür “(davacı)…çocuklarına her halde doğru sözlü olmalarını telkin etmektedir. Ancak çocukları sabahları Türk etnik kökenine mensup olmadıkları halde ‘Türküm’ şeklinde bağırmak zorunda bırakılmaktadır. Bu onun küçük yaşta her gün yalan söylemesini doğurmaktadır ki bu bir zulümdür...”
Türkiye’de türban takanın peruk takmaya mecbur bırakılması gibi Kürt olan da pandomim yapmaya mecburdur ve ülkemizden çok sayıda ve son derece nitelikli komedyenler çıkmasının nedenlerinden biri de belki budur.
Bazı Sorular:
SORU: İlkokulda ant içme zorunluluğu getirilen başka ülke var mı?
YANIT: Sanırım Çin, Eski SSCB, Eski Nazi Almanya’sı (Üçüncü Reich) vb. ülkelerde ilkokul çocuklarının ant içmesi gerekiyor, gerekiyordu. Bununla birlikte konu, özellikle özgürlükçü liberal bir hukuk sistemine sahip ABD’nde de uzun zamandan beri tartışılıyor. ABD’nde de; milliyetçi-hıristiyan-sosyalist Francis Bellamy (1855-1931) tarafından kaleme alınmış bir ant var. Gerçi o “Türküm, doğruyum, çalışkanım”dan hayli farklı (kanımca yer yer daha milliyetçi, yer yer de daha özgürlükçü) ama yine de bir yemin:
“I pledge allegiance to the Flag of the United States of America, and to the Republic for which it stands, one Nation under God, indivisible, with liberty and justice for all.
(“Tanrının hükmü altında bölünmez-bir-millet olan, ve herkes için özgürlükçü ve adaletli Amerika Birleşik Devletleri Bayrağına ve o Bayrağın temsil ettiği Cumhuriyete bağlılık yemini ederim.” -Yanlış olarak ‘ABD bayrağına, herkes için özgürlük, adalet ve Tanrı himayesinde bir ulusun bölünmezliğini temsil eden cumhuriyete sadık kalacağıma yemin ederim” biçiminde çevrildiği de olur).
Bu zamana kadar ABD’nde bazı eyaletler, ilkokul öğrencilerinin ant içmesini öngören yasalar ihdas etmekte serbest oldular; ancak andı zorunlu kılma yolunda yasa yapmak isteyen hiçbir eyalet bunu başaramadı. Çünkü Amerikan mahkemeleri ant içme zorunluluğunu Anayasaya uygun bulmadı. Bugün ABD’ndeki eyaletlerde ant içme “imkanı” vardır ancak istemeyen öğrenci ant içmez. 1930’lu yıllarla beraber artarak süren ancak 1988’lerde durulan ABD’nde ant içme tartışması, 2003 yılından itibaren yeniden alevlenmiştir. Özellikle 11 Eylül saldırılarından sonra öğrencilerin bağlılık yemini etmesini zorunlu kılma yolunda pek çok yasal girişim olmuştur. Ama bu girişimler başarılı olmamamıştır. Amerikan Yüksek Mahkemesi’nin 1943 yılından (West Virginia State Board of Education v. Barnette ) günümüze kadar verdiği bir dizi kararda, okul çocuklarını Sadakat Yemini’ etmeye zorlayan düzenlemelerin, Amerikan Anayasası’nın Birinci (düşünce özgürlüğü) ve Ondördüncü (eşitlik ilkesi) Ek Maddelerine aykırı olduğu saptanmıştır.
Karşılaştırmalı bir not olarak, birkaç önemli davanın ana unsurlarını bu noktada hatırlatmakta yarar var: Amerika Birleşik Devletleri Yüksek Mahkemesi’nin okullarda bayrağa sadakat yemini ve bayrak selamlama uygulamalarının, çocukların ve ebeveynlerin düşünce özgürlüğünü sınırlayıp sınırlamadığı konusunda verdiği önemli kararlar vardır. “Bayrak selamlama” ve “sadakat yemini” sorunu yalnızca Yehovanın Şahidleri tarafından ortaya atılmasa da bu konudaki ilk kararların bu dini grubun üyelerinin Amerikan bayrağına zorunlu saygı ve bağlılığı reddetmeleri nedeniyle ortaya çıktığı bilinmektedir. “Flag salute” sorunu adı verilen tartışma ve çekişmeler, İncil’in Exodus (“Mısır’dan Çıkış”) 20:3-5 sayılı ayetleri arasında bulunan “Benden başka Tanrılar tanımayacaksın” (“You shall have no other gods before me …..”) vahiyini Yehovanın Şahidlerinin farklı yorumlamalarından kaynaklanmıştır. Yirmili yıllarda başgösteren bu sorun, otuzlu ve kırklı yıllarda artarak sürmüştür. Yehovanın Şahidleri toplumdan uzaklaşma ve özellikle sivil otoritenin kurum ve kurallarına uymama tavırları nedeniyle ciddi baskılara ve yaptırımlara maruz kalmışlardır.
Bayrak selamlamama ile ilgili ilk karar olan Gobitis kararına konu olan olayda Yehovanın Şahidi Gobitis’lerin çocuğu, vicdani kanaatine uymadığı gerekçesi ile bayrak selamlamayı reddetmiş ve çocuklara bayrak selamlama mecburiyeti getiren düzenlemeyi ihlal ettiği gereçesiyle okuldan uzaklaştırılmıştı. Bu düzenlemenin Birinci Ek Maddeye aykırılık oluşturduğu savını kabul etmeyen Yüksek Mahkeme kararına karşı oy yazan Yargıç Stone, tartışma konusu kuralın “düşünce ve inanç özgürlüğünü kısıtlamaktan da öte gittiğini ve çocukları, kendi istemedikleri, paylaşmadıkları ve en derin dini inançlarına karşı gelen bir takım duyguları açıklamaya zorlamayı amaçlamakta” olduğunu belirtmiştir.[1] Bu karardan kısa bir süre sonra meydana gelen benzer bir olayla ilgili Barnette[2] davasında karar veren Yüksek Mahkeme, Yargıç Stone’un karşı oyunda yazdığı gibi düşünecek ve bu konudaki Gobitis doktrinini kökünden değiştirecekti. Bu kararla, Gobitis için verdiği karardan dönen ABD Yüksek Mahkemesi, Yehovanın Şahidlerinin bayrağı selamlamama haklarını tanımış ve böyle selamlama törenlerine katılmama hakkını, Birinci Ek Madde ile verilen inanç özgürlüğünün bir kullanımı olarak görmüştür.
Bildiğim kadarıyla Avrupa Birliği üyesi ülkelerde böyle bir yemin zorunluluğu olmadığı gibi imkanı da yoktur. Bu konuda farklı bir bilgisi olanlar tarafından aydınlatılmaya bir itirazım olmaz.
Diğer ülkeleri araştırıyorum, araştırmalarım sonuçlanınca yazımı güncelleyeceğim.
SORU: ABD’ni anladık. Peki Türkiye’de çocuklara böyle bir ant içme zorunluluğu getirilmesi, bizatihi Atatürk’ün kabul ettiği çağdaş uygarlık düzeyine ulaşma amacı bakımından uygun mudur?
YANIT: Pek sanmıyorum. Küçücük çocukların andın anlamını bile tartışmadan ant etmeye; Tanrının her sabahı aynı tümceleri ezberden okumaya zorlanmasından nasıl bir “aydınlık” çıkacağı tartışmalıdır. Okul sıralarından hatırladığımız ve bugün hala aynı biçimde gözlemlediğimiz kadarıyla çocuk bu andı, “işte öyle gerekiyor” diye sorgulamadan okuyup geçer ve bir kısım haylaz çocuk ant sırasında gülmemek için kendini zor tutar. Çünkü bir gülerse ya tokat, ya disiplin cezasının kapıda olduğunu bilir. Ama o haylaz çocuk niye güler ya da kıkırdar, hiç düşündük mü? Hayır, andın anlamına gülmez, zaten o konuda pek de kafa yormamıştır, çocuğun bilinç düzleminin ayırdına varmadan gülmesinin asıl nedeni, küçük yaştaki kocaman bir topluluğun, hep-bir-ağzından çıkan, kayıtsız-şartsız ve anlamsız teslimiyetin komik tınısıdır belki. Varlık ve kültürlerini güvence altına almayı hedefleyen “akılcı” milletler, çocuklarını belirli tümceleri söylemeye zorunlu kılmaktan daha uygun ve daha “çağdaş” yollar keşfetmişlerdir. Bu yolların hepsini bilmiyorum ama biri şu olabilir mi acaba?: Türkiye’yi daha yaşanılır bir ülke, Türkiye içindeki veya dışındaki “Kürt”ü, “Ermeni”yi, “Türk”ü vb. başkalarını daha evrensel-kabul görür insanlar yapacak, yetiştirdiğiniz çocukların, “dünya milletler ailesinin şerefli bir mensubunun” yurttaşı olduklarına lafta değil de yürekten inanmasını, doğru dürüst bir vicdanla sınamasını sağlayacak işler yapmak. Mesela şu gibi işler: Bilimsel ve kültürel yaratıcılığın desteklenmesi, bu yolda bağımsız ve özgür düşüncenin yolunun açılması, eğitim ve öğretim niteliğinin arttırılması, eğitim ve öğretimde fırsat eşitliğinin sağlanması için yolsuzlukla mücadele ve kimbilir daha nice “bayağı zor işler”. Bunlar fena yollar değil sanırım, ne dersiniz?
Antçı Küçüğe Mektuplar
1. CÜMLE: “Türküm, doğruyum, çalışkanım,…”
ELEŞTİRİSİ: Emin misin? Ne yaptın çalışkan sayılmak için? Çalışkan olmak neden bir erdemdir, tartışıyor mu öğretmeniniz sizinle? Peki çalışkan olanın neden çalışkanım diye bağırması gerektiği konusunda bir fikir yürüttün mü? Peki “doğru” olduğunu kanıtlayacak delillerin var mı elinde? On yıl sonra üniversite sınavından sıfır çekeceksin belki de, haberin var mı küçüğüm? Ama sakın korkma ve özgüvenini yitirme, bu durum senin suçun olmayacak.
ÖNERİ: Gel sen en iyisi “Türkiye Cumhuriyeti yurttaşıyım, çalışkan ve doğru olmaya gayret edeceğime söz veririm” de. Hatta en iyisi “insanım, doğru olmaya gayret etme potansiyelim var” de.
2. CÜMLE: “İlkem; küçüklerimi korumak, büyüklerimi saymak, yurdumu, milletimi özümden çok sevmektir.”
ELEŞTİRİSİ: Küçüklerini korumak istemene bir itirazım yok da büyüklerini her zaman saymak senin için sakıncalı olabilir. Öyle fena büyükler var ki sana cinsel tacizde bile bulunabiliyor kimi zaman, seksenüç yaşında bile olanları var o büyüklerin; ya da seni Tuzla’da kaçak çocuk işçi olarak çalıştırabiliyor, seni onsekiz yaşında “şehit” ettirip kendisi top tüfek tüccarlığı yapabiliyor. Milletini özünden çok sevmek istediğine emin misin? İki kere düşün, bunun sonu da büyük felaketlere götürebilir seni. Bir kere şunu bil: Milletle hemen öyle kolay karşılaşamayacağından, yüzyüze gelemeyeceğinden, o milleti sevmenin tam olarak ne demek olduğunu hemen anlayamayabilirsin.
ÖNERİ: Gel sen büyüklerini hemen öyle kolaylıkla sayma, ayrıca milleti de hemen öyle özünden çok sevme, küçüklerini ve senden zayıf olanları say, farklılıklara saygı duy, dünyada çeşit çeşit bitki, hayvan, insan olduğunu bil; kendini durup dururken heba etme. Sen insan olursan, millet zaten biraz daha iyi olur, unutma.
3. CÜMLE: Ülküm; yükselmek, ileri gitmektir.
ELEŞTİRİSİ: Yükselmenin ve ileri gitmenin ne demek olduğu konusunda bir fikrin varsa küçüğüm, benim bir diyeceğim yok, eyvallah.
4. CÜMLE: Ey Büyük Atatürk! Açtığın yolda, gösterdiğin hedefe durmadan yürüyeceğime ant içerim.
ELEŞTİRİSİ: Atatürk’e seslenme özgürlüğün var, onun “açtığı yolda, gösterdiği hedefe durmadan” yürüyeceğine ant içme hakkın da var da, biraz daha büyüyüp “Atatürk’ü bile” usa vurmanda, tartışmaya açmanda yarar olabilir. Özellikle açılan yollar ve gösterilen hedefler konusu şimdilik açık dokulu kalsa da olur. Çünkü dimağını kült figürlerle meşgul etmek, içeriği dolmamış “chapter”ları, “fasıl”ları hemen benimsemek için henüz çok küçüksün, hangisi olursa olsun. Buna Hz. Muhammed de dahil Lincoln de (bir gün büyüyüp “mutlaka” Amerika’ya gitmek isteyeceksin de belki, ondan söylüyorum). Ayrıca emin değilim ama Atatürk de böyle isteyebilirdi. Sen öğrenme konusunda aç gözlü ol yeter küçüğüm.
5. CÜMLE: “Varlığım Türk varlığına armağan olsun.”
ELEŞTİRİSİ: İşte etnik kökenin farklı ise, bu noktada işin zor küçüğüm. Ben “Türk” olduğum için (lafın gelişi mesela) bu cümleden şunu anlamaya çalışmıştım (hayır canım, okulda ezberden okurken değil, yıllar sonra):
Kimi zaman Türk olduğumu unuttuğum, hatta çoğu zaman unuttuğum, hepten unuttuğum, önemsemediğim olur. Kimi zaman bir Türk’ün neye benzediğini, Türk’leri birarada tutan, stadyumda toplanan kalabalıktan farklı kılanın tam olarak ne olduğunu, neler olduğunu bilemediğim olur. Tek Türk-tipi olmadığını, kavrayıcı bir Türk kültürünün henüz gerçekleşmemiş bir hedef olduğunu, “ulusal” bütünleşmenin Türkiye için hala büyük ve zor bir hedef olarak kaldığını düşündüğüm de olur. Yalnızca “yabancı”, hatta “heimatlos” etiketi ve ruhuyla yaşadığım yerleri anımsadığımda andın bu kısmını düşünür ve ne anlama geldiğini henüz tam anlamıyla bilememekten doğan bir huzursuzluğu duyumsarım. Türk varlığı yokedilmedikçe ben kişisel olarak varlığımı sürdürürüm mü demek bu? Yoksa ben kendimi var edersem Türk varlığı da varolur mu demek? Yani örneğin Türk dili varoldukça ben de o dili konuşuyor olacağım, diğer Türkler yokolursa benimle konuşacak kimse kalmaz gibi bir korkuyu yenme çabası mı? Ben olursam ve Türkçe konuşursam diğerleri de konuşacak kimse bulurlar, bu yolla onlara bir armağan vermiş olurum: Mesela sıkıntıdan patlamazlar!
Şüphesiz varlığımın armağan olması, varlığımın kurban olması demek olmamalıdır. Armağanlık, kurbanlık, şehitlik vb. fedakarlıkları şart koşmaz belki de, yaşamayı, varolmayı olumlayan bir bağıştır.
Sadece bir Türk olduğunuz için aşağılanmanızın insanın özvarlığını tehdit etmesinin nedeni de bu işte. Sadece bir kadın olduğunuz için ezilmek, sadece bir eşcinsel olduğunuz için şiddet görmek, sadece bir Ermeni ya da bir Kürt olduğunuz için kuşkuyla karşılanmak. Sadece bir Müslüman ya da Hıristiyan olduğunuz için korku kaynağı olmak.
“Varlığım varlığına armağan olsun” tümcesinden “kimliğimi saklamadan, onu yadsımadan, onunla birlikte ve dosdoğru varolayım ki içinde bulunduğum topluluğa bir armağan vermiş olayım” arzusunu anlamak istiyorum ama hemen öyle kolay değil ki böyle kocaman tümcelerin anlamını kavramak. Büyüklerin bile kavrayamadığı bu koca tümceyi hemen öyle benimseyivermek çok zor senin için. Bir kere sen Kürt isen, varlığını Kürt varlığına armağan etmek isteyebilirsin. Ben varlığımı hem Türk, hem Kürt, hem Ermeni, hem Yahudi, hem Roman varlığına armağan edebilmek isterdim ama bu öyle kolay bir iş değil.
ÖNERİ: Yok küçüğüm, sen eğer Kürt etnik kökenine sahip isen, etme böyle bir yemin, etmek istemiyorsan etme. Seni buna zorlamak doğru değil.
6. CÜMLE: Ne mutlu Türküm diyene!”
Ah evet, ne mutlu! Bu güzel tümceye, şahane bir mantıksal uygulama çerçevesi kazandırılmış. Çünkü Türküm demek istemeyen mutsuz oluyor/ediliyor, görüyorsunuz! Ve bu durum, Türküm demek isteyenlerin mutluluğuna da gölge düşürüyor.
[1] Minnersville School District v. Gobitis, [310 U.S. 586, 601 (1940)].
[2] West Virginia State Board of Education v. Barnette, 319 U.S. 624 (1943).

Olmak anlamsızdır görünmekdir esas olan; biricik gerçek gösteri nicedir.
Yapmak da aynen anlamsızdır yapıyor görünmektir esas olan.
Sürekli histerik bir biçimde kendini tarif etmektir.
(Ben şöyle yurttaşım, ben böyle kadınım, ben şöyle sanatçıyım, ben acayip erkeğim….)
Türk görünmek, müslüman görünmek, komünist görünmek, demokrat görünmek, insancıl görünmek yani kendini olmadığı, eylemleriyle/yaşamasıyla bağdaşmayan bir şekilde sunmak ve dahi öğrencilere bunu dayatmak da ve bunu maarif-et saymak da hüzün verici gerçeğimiz nicedir.
Ben andımızı okumak yerine eğer yapılabilseydi her sabah hep birlikte gökyüzüne bakma, bulutları bir şeylere benzetme; kuşlara bakma; dün gece görülen sevinçli bir rüyayı tüm okula anlatma; herkesin aynı anda birbirinin sırtını kaşıması yahut masaj yapması; geleceğe dair umutlardan söz etme; herkeisn aynı anda sarılması; kendi yazdığı bir şiiri yahut uydurduğu bir fıkrayı gene tüm okula anlatma; kurutluş savaşında mücadele vermiş bir karakterin/kahramanın kısa hikayesini anlatma vb. gibi öğrencileri birbirine bağlayacak ve ömür boyu unutulmayacak dadından yinmez etkinlikleri daha anlamlı bulurdum.
Belki o zaman bu yurdun insanları birbirlerini daha çok fark ederdi. Kendileri gibi Türklük, Müslümanlık, Komünistlik, Demokratlık gösterisinde bulunmayanları katletmezlerdi belki.
[...] karşı gelen bir takım duyguları açıklamaya zorlamayı amaçlamakta” olduğunu belirtmiştir.[1] Bu karardan kısa bir süre sonra meydana gelen benzer bir olayla ilgili Barnette[2] davasında [...]
SİBEL ÖZBUDUN’UN AYNI KONU ÜZERİNDEN HOŞ BİR YAZISI VARDI…TAKVİYE OLARAK EKLEMEK İZTEDİM…
“Böcek olmayı kabullenenler,
ezilince şikayet etmemelidirler.”[1]
İlk okullarda her sabah, hepimizi bir “And” içirirlerdi; galiba şimdilerde de devam ediyor bu…
Peki, resmi ideolojik yalanın, bebelerden kitlelere maledildiği bu “ayin”, kriz Türkiye’sinde ne anlam taşıyor?
Gelin; bununla yüzleşelim…
TÜRKÜM,
“Hepimiz” Türk’üz değil mi?! Değil…
● “Gen araştırmalarından çıkan sonuç, Türkiye’de yaşayanların hiç de Türkmenlere, Özbeklere çok yakın olmadığıdır. Hatta uzak da diyebiliriz. Akrabalık ilişkisi anlamında ise Türkiye’de yaşayanların biyolojik olarak Orta Asya’yla bağlantısı yok. Sadece göç eden küçük bir grubun var. Eğer illa ki kan bağı olarak tanımlanmak istenirse, böyle bir kan bağı da yok. (…) Orta Asya’dan göç etmeyen yüzde 85-90′ın anlatılmayan öyküsü ve öyküleri var. Orta Asya göçünden önce Anadolu’da yaşayanların bizimle ilgisi yokmuş gibi başka topluluklar olarak gösteriliyor. Bizim atalarımız olarak gösterilmiyor. Onlar vardı ancak göçle birlikte biz gelince gittiler gibi anlatılıyor. Ancak araştırmalar bunun öyle olmadığını gösteriyor. Onlar bizim atalarımız.”[2]
● “Genetik üzerine birçok önemli çalışması olan Dr. Robert Wisotzkey (CSU, East Bay) (…) Anadolu’nun gen havuzunda ise Orta Asyalı değil, daha çok Doğu Akdeniz ve Orta Doğulu örneklerin egemen olduğunu belirtti. Orta Asya’dan (Altaylar’dan) küçük bir grubun Anadolu’ya geldiği bilinir. Ancak bu grup, geldiği ve konakladığı bölgede büyük bir genetik patlamaya neden olmamış, aksine, mevcut gen havuzunda melezleşmiştir. Çalışmalar Anadolu gen havuzunda Orta Asyalı örneklerin yüzdesinin hayli düşük olduğunu gösteriyor. (…) Bu noktada, Anadolu’da genetik olarak belirgin bir ‘Türk’ ırkından bahsetmek imkânsız olsa da, siyasi olarak kurgulanmış kültürel bir kimlikten bahsetmek hayli mümkün, ancak bu kurgu tarihi günümüze çok yakın. (…) Arnaiz-Villena ve arkadaşları, Akdeniz ve Sahara-altı popülasyonların HLA alellerinin dağılımlarını dikkate alarak sonuçlandırdıkları çalışmaları ile (…) Kürtlerin, Ermenilerin, Türklerin ve diğer Orta Doğu popülasyonları ile büyük bir benzerlik gösterdikleri ortaya çıktı.”[3]
DOĞRUYUM,
“Doğruyum” mu dediniz? Hadi canım sen de…
● “2006 yılında 77 bin 884 kişi cezaevine girdi. En çok suçu işsizler işlerken, ikinci sırada ‘üst düzey yönetici, müdür ve kanun yapıcılar’ yer aldı. Suçları daha çok dolandırıcılık.
Türkiye’nin ‘adalet istatistikleri’ne göre en çok işsizler suç işliyor, ancak arkalarından üst düzey yöneticiler, müdürler ve kanun yapıcılar geliyor!
Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK), 2006 yılına ait ‘Adalet İstatistikleri’ içeriden ilginç manzaralar aktarıyor. İşte bazıları:
2006 yılında 84′ü yabancı uyruklu, 75 bin 777’si erkek 2 bin 107’si kadın toplam 77 bin 884 kişi cezaevine girdi…
İşlenen suçlar arasında İcra İflas Kanunu’na muhalefet 24 bin 571′le ilk sırada yer alırken, bunu 11 bin 460′la dolandırıcılık, 6 bin 945′le yaralama, 6 bin 93′le ise Askeri Ceza Kanununa muhalefet suçları izledi…
Hükümlüler, ‘Suç türü ve iş durumuna göre’ ise ‘üst düzey yöneticiler, müdürler ve kanun yapıcılar’, ‘profesyonel meslek grupları’, ‘yardımcı profesyonel meslek mensupları’, ‘büro ve müşteri hizmetlerinde çalışan elemanlar’, ‘hizmet ve satış elemanları’, ‘nitelikli tarım, hayvancılık, avcılık, ormancılık ve su ürünleri çalışanları’, ‘sanatkârlar ve ilgili işlerde çalışanlar’, ‘tesis ve makine operatörleri ve montajcıları’, ‘nitelik gerektirmeyen işlerde çalışanlar’, ‘silahlı kuvvetler’ ve ‘işsizler’ olarak sıralanıyor. (…)
İşsizlerin işledikleri suçlar arasında İcra İflas Kanunu’na muhalefet birinci, dolandırıcılık ikinci, yaralama üçüncü, hırsızlık dördüncü sırada yer aldı…
Genel sıralamada ikinci olan kategorideki meslek gruplarının mensuplarının en fazla işledikleri suçlar ise 3 bin 705′le İcra İflas Kanunu’na muhalefet, 3 bin 44′le dolandırıcılık, 771′le yaralama olarak sıralandı. Bu kategorideki kişilerin 724′ü hırsızlık, 504′ü ateşli silahlar ve bıçaklarla ilgili suçlar, 296’sı uyuşturucu ve uyarıcı madde imalatı ve ticareti, 206’sı adam öldürme, 139′u hakaret, 101′i yağma, 98’si kaçakçılık, 83′ü cinsel suçlar, 59′u trafik suçları, 51′i orman suçları, 28′i kişiyi hürriyetinden yoksun kılma, 26’sı uyuşturucu veya uyarıcı madde kullanma ve satın alma, 24′ü kötü muamele, 9′u zimmet, 7’si rüşvet, 918′i de ‘diğer suçlar’dan cezaevine girdi…”
● “Ankara Genç İşadamları Derneği’nin (AGİAD) yaptırdığı, ‘Gençlik, İtibar, İş Hayatı ve Gelecek Araştırması’ anketi, Türkiye’de yaşayan gençlerin çoğunluğunun ülkenin geleceğinden ümitsiz olduğunu ortaya koydu. Gençlerin önemli bir bölümü rüşvetle vergi kaçırmayı da doğal buluyor.
Derneğin Pi Araştırma Şirketi’ne 18-30 yaş grubu arasındaki 1752 kişiyle yaptırdığı araştırmanın sonuçlarına göre, her üç Türk gencinden biri “İtibar deyince ne anlıyorsunuz” sorusuna “Güç” yanıtını verdi. 100 gençten 36’sı iyi bir eğitim almanın itibar sahibi olmak için ne kadar önemli olduğu sorulunca, ‘Çok önemsiz’ derken, yüz gençten 61′i itibar sahibi olmanın her zaman haklı olmak anlamına geldiğini savundu. Yüz gençten 20’sine göre ise itibarın en büyük simgesi ‘Kuvvetli bir banka hesabı.’ (…) ‘Fark edilmeyecekse vergi kaçırılabilir’ diyenlerin oranı yüzde 57.9 iken gençlerin yüzde 40.9′u geçimini sağlamak için rüşvet almanın doğal olduğunu dile getirdi.”
ÇALIŞKANIM,
Orhan Veli’nin, “Bedava yaşıyoruz bedava / Hava bedava, bulut bedava / Dere depe bedava / Yağmur çamur bedava / Otomobillerin dışı / Sinemaların kapısı / Peynir, ekmek değil ama / Acı su bedava / Kelle fiyatına hürriyet / Esirlik bedava / Bedava yaşıyoruz bedava,” diye haykırdığı tabloda “çalışkanlık” mı? Veya sömürenlerin zenginliğini çoğaltıp/ büyüten yoksulluğumuz mu?
● “İstanbul, Bursa, Denizli, Gaziantep, Kayseri ve Konya gibi sanayinin geliştiği illerde, küresel ekonomik krizin etkisiyle işten çıkarılan işçi sayısının 100 binin üzerinde olduğu bildirildi. Türk-İş Genel Mali Sekreteri Ergün Atalay, ABD’de finans sektöründe başlayan, giderek tüm ülkelere yayılan ve ‘Bizi etkilemez’ denilen ekonomik krizin Türkiye’de de etkisini gösterdiğini ifade ederek, krizin bedelini geçmişte olduğu gibi en çok fakirlerin, işsizlerin ve işçilerin ödediğini söyledi.
İşverenlerin büyük bölümünün, krizi bahane ederek işçi çıkarmaya başladıklarını öne süren Atalay, şöyle konuştu: ‘Konfederasyonumuza ve bağlı sendikalarımızın örgütlü olduğu bazı iş kollarında işten çıkarmalar, ücretsiz izin uygulamaları, düşük ücret uygulamaları artmaktadır. Bu, özellikle Bursa’da yaygınlaşmaktadır. İşin en kolay yolunun insan çıkarmak olduğunu sanarak, işçi çıkarmaya devam ediyorlar. Resmi rakamlara göre, Bursa’da 38 bin kişi işten çıkarıldı. Bu büyük bir rakam’ dedi. Ergün Atalay, işçi çıkarmanın krizden kurtulmak için çare olmadığını, kriz döneminde işsizleştirmenin, sistem açısından bir intihar olduğunu dile getirerek, krizden ancak istihdam ve üretim artırılarak kurtulunabileceğini vurguladı.”
● “TÜİK’in rakamlarına göre Ekim 2008 döneminde genç nüfusta işsizlik oranı yüzde 21.5 olarak hesaplandı. Türkiye’de tarım dışı işsizlik oranı da yüzde 14 seviyesine çıktı.
Anket sonuçlarına göre işsizlerin profili şöyle:
- İşsizlerin yüzde 70.8′ini erkekler oluşturdu.
- İşsizlerin yüzde 56.4′ü lise altı eğitimli.
- Yüzde 28′i bir yıl ve daha uzun süredir iş arıyor.
- İşsizler sıklıkla (yüzde 29.7) “eş-dost” vasıtasıyla iş arıyor.
- Yüzde 84.1′i (2 milyon 259 bin kişi) daha önce bir işte çalışmış.”
● “Türkiye’deki işsiz sayısı 2.7 milyona yaklaştı ve işsizlik oranı yüzde 10.9′a yükseldi. 458 bin kişi, küresel krizin etkisini yoğun hissettirdiği eylül, ekim, kasımda işsiz kaldı.
Türkiye’deki işsiz sayısı, Ekim 2008 döneminde, bir önceki yılın aynı dönemine göre 385 bin kişi artarak, 2 milyon 687 bin kişi oldu. İşsizlik oranı ise 1.2 puanlık artışla yüzde 10.9 seviyesinde gerçekleşti. “İş aramayıp çalışmaya hazır olanlar” da eklendiğinde işsiz sayısı 554 bin artışla 4 milyon 479 bine, işsizlik oranı da yüzde 15.6′dan yüzde 17′ye çıktı.”
YASAM: KÜÇÜKLERİMİ KORUMAK,
Çocuklar(ımız) veya onları korumak mı? Kocaman, asılsız bir yalan bu!
● “Kadıköy’de zabıtaların kovaladığı kâğıt mendil satan ilköğretim öğrencisi 13 yaşındaki Bülent Çalıkıran, otomobilin çarpması sonucu öldü. Küçük çocuğun annesi oğlunun, pantolon alabilmek için mendil satmaya gittiğini söyledi.
Kaza, önceki gün öğle saatlerinde D – 100 Karayolu Koşuyolu Köprüsü üzerinde meydana geldi. Okuldan arta kalan zamanlarında, sokak sokak dolaşıp kâğıt mendil satarak işsiz babasına yardımcı olmaya çalışan Muratpaşa İlköğretim Okulu sekizinci sınıf öğrencisi Bülent Çalıkıran, zabıtaların geldiğini görünce yanındaki arkadaşı Mehmet Ali Kılınç ile kaçmaya başladı. İki arkadaşın peşine düşen zabıtalar, kısa süren kovalamaca ardından Çalıkıran’ı yakaladı. Küçük çocuk bir anlık dalgınlığından yararlandığı zabıtalardan kurtularak yeniden koşmaya başladı. Zabıtaların tekrar peşine düştüğü Çalıkıran, yolun karşısına geçmeye çalışırken bir otomobilin altında kaldı. Çevredekiler tarafından Haydarpaşa Numune Hastanesi’ne kaldırılan Çalıkıran yaşamını yitirdi.
Fikirtepe Mandıra Caddesi’ndeki bir gecekonduda yaşayan Çalıkıran’ın babası Mehmet Çalıkıran, günübirlik işlerde çalıştığını ve maddi durumlarının iyi olmadığını söyledi: “Beş çocuğum var. Oğlum bana yük olmamak ve bayram harçlığını çıkarmak için mendil satmaya gitmişti. Oğlum alın- teriyle mendil satıyor. Hırsızlık mı yapmış ki belediye onu yakalıyor? Buna sebep olan zabıta ortada yok. Zabıta çocuğu kolundan tutup arabanın altına atıyor. Bunların sorumluları bulunsun…”[4]
● “Kırşehir’de 6 gün önce kaybolan 11 yaşındaki bir kız çocuğunun cesedi 7 parçaya ayrılmış olarak şehir çöplüğünde; Yozgat’ta ise lise öğrencisi 15 yaşındaki bir genç kız boğazı kesilmiş olarak bir gölet kenarında bulundu.”[5]
● “Sakarya’nın Erenler ilçesinde 13 yaşındaki bir kız çocuğuna tecavüz ettikleri gerekçesiyle 4 kişi tutuklandı. Erenler’de yaşayan, adı açıklanmayan 13 yaşındaki ilköğretim okulu öğrencisinin ailesi, kızlarının tecavüze uğradığı iddiasıyla polise başvurdu. Kız çocuğu ifadesinde, erkek arkadaşı E.E. (19) ile 4 arkadaşının fiili livata yoluyla tecavüzüne uğradığını söyledi. Yapılan sağlık kontrolünde de çocuğun tecavüze uğradığı belirlendi. E.E. ile arkadaşları E.B. (15), T.A. (20), S.G. (15) ve Ü.T. (19) gözaltına alındı.”[6]
BÜYÜKLERİMİ SAYMAK,
Büyükler, saygı, vs… konusuna gelince…
● “Aksaray’da 3 çocuk, Kurban Bayramı’nda el öpme bahanesiyle kapısını çaldıkları 46 yaşındaki A.K.’yi önce dövdü, sonra tecavüz edip 1000 YTL’sini gasp etti. Zanlılar 15 yaşındaki A.U., kardeşi 14 yaşındaki E.U ve arkadaşı 14 yaşındaki İ.B., kaçtıkları Ankara’da polis tarafından yakalanarak cezaevine konuldu.”[7]
YURDUMU, MİLLETİMİ ÖZÜMDEN ÇOK SEVMEKTİR;
“Vatan çiftliklerinizse,
kasalarınızın ve çek defterlerinizin içindekilerse vatan,
vatan, şose boylarında gebermekse açlıktan,
vatan, soğukta it gibi titremek ve sıtmadan kıvranmaksa yazın,
fabrikalarınızda al kanımızı içmekse vatan, vatan tırnaklarıysa ağalarınızın,
vatan, mızraklı ilmühalse, vatan, polis copuysa, ödeneklerinizse, maaşlarınızsa vatan,
vatan, Amerikan üsleri, Amerikan bombası, Amerikan donanması topuysa,
vatan, kurtulmamaksa kokmuş karanlığımızdan, ben vatan hainiyim.
Yazın üç sütun üstüne kapkara haykıran puntolarla:
Nâzım Hikmet vatan hainliğine devam ediyor hâlâ,” dizeleriyle nitelenen gerçeklerin eşliğinde yurt, memleket sevgisi mi? Bakmayın koca koca laflara! Kazın ayağı hiç de öyle değil…
● “Özel üniversitelerde okuyan öğrencilerin yüzde 84.4′ü, devlet üniversitelerindeki öğrencilerin de yüzde 75′i yaşamak ve çalışmak için yurtdışına gitme hayali kuruyor. Özel üniversitede okuyanların yüzde 20’si, devlet üniversitesi öğrencilerinin ise yüzde 18′i bir yolunu bulup yurtdışına gitmeyi başarırlarsa, bir daha ülkeye dönmek dahi istemiyor.”
ÜLKÜM, YÜKSELMEK, İLERİ GİTMEKTİR;
… Mi dediniz?
● “Dünya Bankası Türkiye Ülke Direktörü Ulrich Zachau, 2009 yılında işsizliğin artacağını ve Türkiye’de daha fazla fakir insan olacağını söyledi.
Kriz nedeniyle işsiz kalan, gelirleri düşen ve fakirleşen kişilere odaklanmak gerektiğini belirten Zachau, ‘2009 yılında işsizlik artacak ve Türkiye’de 2007 ve 2008′dekinden daha fazla fakir insan olacak. Bu insanların ve bu ailelerin sosyal korumaya sahip olması çok önemli. Hükümetin zaten bu ailelere yönelik yardım programları var ama bu ailelerin sayısı artacak. Bu aileleri izlemek ve gerekli sosyal korumayı sağlamak önemli olacak’ dedi.
Zachau, Türkiye ekonomisindeki gelişmelere ilişkin olarak yaptığı konuşmada, 2009′da ekonominin seyrinin oldukça belirsiz olduğuna işaret ederek, ‘Türkiye’de GSMH büyümesi 2009 yılında büyük ihtimalle 0′ın biraz altı ile yüzde 2 arasındaki bir aralıkta gerçekleşecektir. Daha yüksek ya da daha düşük olması da muhtemeldir, ama büyük ihtimalle düşük oranda pozitif bir büyüme yaşanacaktır’ değerlendirmesinde bulundu.”
● Ekonomik büyümenin öncü göstergesi niteliğindeki sanayi üretiminde düşüş ekim ayında hızlandı. Türkiye İstatistik Kurumu verilerine göre, sanayi üretimi ekim ayında yüzde 8.5 azaldı. Böylece üretimdeki düşüş 2001 Kasım ayından bu yana en yüksek düzeyde gerçekleşti.
Sanayi üretiminde yedi yıl aradan sonra ilk defa üç ay üst üste küçülme görüldü. Üretim ağustosta yüzde 4.1, eylülde yüzde 5.2 ve ekimde yüzde 8.5 azaldı. Büyümenin üçüncü çeyrekte eksi olması bekleniyor. Dördüncü çeyreğin ilk ayı olan ekimdeki daralma da son çeyrekteki büyümeye ilişkin kötü bir sinyal olarak algılanıyor. Ekim ayında üretim madencilik sektöründe yüzde 15.4 artarken imalat sanayi sektöründe yüzde 10.3, elektrik, gaz ve su sektöründe yüzde 1.5 azalma gerçekleşti.
Ekim ayında üretimde en yüksek düşüş oranı yüzde 29.4 ile metal eşya sanayii (makine teçhizat hariç) imalatında gerçekleşti. Onu yüzde 23.8 ile ağaç ve mantar ürünleri (mobilya hariç) ve yüzde 21.8 ile ana metal sanayi izledi.
Üretime ilişkin bir kötü veri de kapasite kullanımından geldi. İmalat sanayiinde kapasite kullanım oranı kasım ayında 9.7 puan azalarak yüzde 72.9 düzeyine geriledi. Kapasite kullanım oranı 2003 Şubat’ından beri en düşük düzeye indi.”
● “2008 Aralık’ta imalat sanayiinde (üretime göre) kapasite kullanım oranı yüzde 64.7 oldu. Hâlbuki 2007 Aralık’ta yüzde 81.1′di. Demek ki geçen aralık ayına göre, bu aralıkta imalat sanayiinde kapasite kullanımında yüzde 25 dolayında bir gerileme var.
Kapasite kullanımındaki gerileme demek, mevcut makinelerin daha az üretim yapması demektir. (…)
Bizde imalat sanayiindeki makineler ortalama yüzde 80 dolayında kapasiteyle çalışır. İmalat sanayiinde yıllık ortalama kapasite kullanım oranı 2003 yılında yüzde 78.3, 2004 yılında yüzde 81.2, 2005 yılında yüzde 80.3, 2006 yılında yüzde 81,
2007 yılında yüzde 81.8′di.
- Gıda sektöründe geçen yıl aralık ayında kapasite kullanım oranı yüzde 81.1 iken bu yıl yüzde 64.7 oldu.
- Tekstilde yüzde 71.3′ten yüzde 68.1′e geriledi.
- Giyimde yüzde 83.2 den76.4′de düştü.
- Ana metal sanayiinde yüzde 85 iken yüzde 65.2 olarak belirlendi.
- Taşıt sanayiinde yüzde 90.6′dan yüzde 44.7′ye indi. (…)
İmalat sanayiinin kapasite kullanım oranının düşmesi (1) İşsizlik (2) Fakirlik demektir.
Mevcut makinelerde üretilen mal satılamayınca, makine kullanımı düşüyor. (1) Müteşebbis yeni yatırım yapmıyor. (2) İşçisini çıkarıyor. (3) Geliri azalıyor. Bunun yan etkileri var. (1) Kredi borcunu ödeyemiyor. (2) Vergi ödemeleri geriliyor. Devletin vergi geliri azalıyor. (3) Ekonominin büyüme hızı duruyor.”[8]
● ‘Türkiye’de Farklı Olmak, Din ve Muhafazakârlık Ekseninde Ötekileştirilenler’ araştırması, Anadolu’nun ünlü ‘hoşgörüsü’nün sözde kaldığını ortaya koydu. ‘Mahalle baskısı’nın örneklerle anlatıldığı araştırmaya göre büyük kentlerde dışlandığını söyleyen başı kapalı kadınlara karşı Anadolu kentlerinde açık gezen kadınlar tepki çekiyor. Ramazanda yiyip içmek hâlâ çok zor, ev arayan öğrencilere ‘Namaz kılar mısın?’ diye soruluyor, otobüste Türkçe bilmeyen akrabalarından telefon gelen gençler, Kürtçe konuşmamak için tek laf etmeden telefonu kapatıyor, Alevilik’le ilgili ‘yanlış bilinenler’ hâlâ nesilden nesile aktarılıyor.
Gazeteciler İrfan Bozan, Tan Morgül ve Nedim Şener, Boğaziçi Üniversitesi Bilimsel Araştırmalar Projesi ve Açık Toplum Enstitüsü desteğiyle ‘Türkiye’de Farklı Olmak, Din ve Muhafazakârlık Ekseninde Ötekileştirilenler’ konulu bir araştırma yaptı. (…) Amaç küçük Anadolu kentlerindeki farklı kimlik ve yaşam tercihi olan kişilerin ‘din ve muhafazakârlıktan’ kaynaklanan baskı ve ‘ötekileştirme’yle karşı karşıya kalıp kalmadıklarını saptamaktı. İslâmi hayat tarzını seçmiş olanların karşılaştıkları baskı kamuoyunda tartışıldığı ve birçok araştırma yapıldığı için ‘laiklere karşı ayrımcılık’ incelendi.
Sonuçlar yaşam tercihlerinden kaynaklanan toplumsal baskıyı, ramazanda kamusal alanda yaşanan sorunları, Aleviler ve Hıristiyanların karşılaştığı ayrımcılığı çarpıcı örneklerle ortaya koydu. (…)
- Kayseri’de bir kadın derneği üyesi, yeni taşındığı apartmanda komşu kadınlardan ‘pantolon giymenin kendisine hiç yakışmadığı’ tepkisini aldı. Pek çok kez Kayseri’deki kapalı kadınların pantolon giyen kadınlara ‘hatlarınız belli oluyor, bizim erkeklerimiz tahrik oluyor’ dediklerini duymuştu.
- Adapazarı’nda bir kadın, arkadaşının ev eşyası satan bir firmanın tanıtım toplantısına katıldığını, salonda kendi dışında başı açık tek bir kadın olduğunu, salondaki bir kadının ‘Başı açıklara ölüm’ diye bağırdığını anlattı.
- Erzurum’da genç bir kadın: “Erzurum’da diz üstü etek, askılı bluz zor görürsünüz. Hanımlar özellikle basen bölgesini mutlaka kapatma ihtiyacı hissediyor. Ten rengi çorap giyemiyor. Kent dışından gelen öğrenci arkadaşlarımız bile, bir süre sonra bakıyorlar ki, fark etmeden kol boyu uzamış. Kot pantolon üzerine mümkün değil bir kazak giyemezsiniz. Pardösü giymek zorundasın. Yoksa ayıplanır.”
- Batman’da bir kadın kuruluşundaki görevli iki yıl önce bir genç kızın gittiği düğünde pantolon giydiği için öldürüldüğünü anlattı.
- Denizli’deki bir kadın öğretmen içkili mekânların kent dışına taşınmasını eleştirdiği, öğrencilere cihat çağrısı yapan kitap dağıtılmasını ortaya çıkardığı için tehdit edildiğini anlattı.
- Malatya’da ADD yetkilisi, verdikleri içkili kokteyllere kentteki devlet görevlilerini de davet ettiklerini ancak eskiden içki bardaklarını garsonlar dolaştırırken şimdilerde içki masasının bir başka odaya konulduğunu, kimi davetlilerin içki olduğunu görünce cin çarpmış gibi geri döndüklerini anlattı.
- Aydın’da başka kentlerden okumaya gelen Alevi gençler, bir Alevi kadına üniversitede tanıştıkları arkadaşlarının kendilerine ilk sordukları sorunun ‘mum söndü’ olduğunu söyledi.
- Sivas’ta CHP il örgütünde etkin bir Alevi, Sivas’ın ileri gelen devlet adamlarını köyüne iftar yemeğine çağırmış, ancak hiçbiri gelmemişti. Niye gelmediklerini şöyle cevapladı: “Çünkü Alevilerin kestiği yenmez.”
- Sultanbeyli’deki bir kişi Sünni bir kadının başka bir kadına ‘Bunlar Alevi, Kızılbaş. Ekmeğe tükürüp sana öyle verirler’ dediğini duyduğunu anlattı.
- Erzurumlu bir üniversiteli renkli tişörtler giydiği için mahallesindeki gençler tarafından tartaklanmıştı.
- Erzurum’da CHP il yönetiminden bir kadın Atatürk Üniversitesi öğrencisi Sivaslı bir gence üniversitedeki ülkücüler Tarafından dayak atıldığını ve ‘Hem Sivaslısın, hem Alevisin, hem de solcusun, başta alternatifin yok yiyeceksin bu dayağı’ dediklerini söyledi.
- Trabzon’da bir öğrenci ev tutarken ‘Namaz kılar mısın’, ‘Oruç tutar mısın’ diye sorulduğunu, bir arkadaşının ramazanda evde kola içerken ev sahibine yakalandıklarını, bunun üzerine o gün kiralarının artırıldığını anlattı.
VARLIĞIM, TÜRK VARLIĞINA ARMAĞAN OLSUN!
“Koyun gibisin kardeşim,/ gocuklu celep kaldırınca sopasını/ sürüye katılıverirsin hemen/ ve âdeta mağrur, koşarsın salhaneye./ Dünyanın en tuhaf mahlûkusun yani,/ hani şu derya içre olup/ deryayı bilmeyen balıktan da tuhaf./ Ve bu dünyada, bu zulüm/ senin sayende./
Ve açsak, yorgunsak, al kan içindeysek eğer/ ve hâlâ şarabımızı vermek için üzüm gibi eziliyorsak/ kabahat senin,/ — demeğe de dilim varmıyor ama –/ kabahatin çoğu senin, canım kardeşim!” diyen Nâzım Hikmet’in dizelerini asla unutmadan ve nihayet…
● “Atatürk Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Sosyoloji Bölümü Öğretim Üyesi Yrd. Doç. Dr. Yıldız Akpolat, doçentlik tezi için ‘Farklı ama birlikte’ başlığıyla hazırladığı araştırmasında, Erzurum’da halkın yüzde 40′ının farklı dinden olanları ‘tehlikeli’ gördüğünün ortaya çıktığını açıkladı. (…) Akpolat’ın elde ettiği sonuçlar özetle şöyle:
- Kadınların yüzde 87’si, erkeklerin ise yüzde 78′i farklı dinden kişilerle evlenmek istemiyor.
- “Farklı dinden kişilerle yemek yer misiniz?” sorusuna yüzde 64.2 oranında ‘evet’ yanıtı verildi. “Dertlerinizi paylaşır mısınız?” sorusuna ise yüzde 67 oranında ‘hayır’ denildi.
- Farklı dinlerden kişilerle arkadaşlık edebileceğini söyleyenlerin oranı yüzde 69.8. Komşuluk edebileceğini söyleyenlerin oranı ise yüzde 66.3.
- “Farklı din ve mezhepten kişilerin ülkemizde bulunmasından rahatsızlık duyuyor musunuz?” sorusuna yüzde 30.8′in ‘evet’ dediği ankette, yüzde 40.5′lik dilim ‘farklı dinden kişileri tehlikeli’ olarak gördüğünü söyledi.
Akpolat, sonucun toplumsal çatışma potansiyelini ortaya çıkardığını öne sürerek, ‘Buradaki insanların ‘farklılık’ deneyimi yok. Tam tersi kötü deneyimleri var. Ermeni katliamları ve tarihsel tecrübeler farklı dinden olanları kendileri için tehlikeli görmelerine neden oluyor. Bu çok tehlikeli’ dedi.”
● “Türkçe bilmiyorum, okumam yazmam yok. Bazen Mardin aklıma gelirdi, ağlardım. İşyerinde beni cahil görüyorlardı. Kürt olduğum için hor görüyorlardı. Patron çok iyi davrandı, yavaş yavaş Türkçe öğrenmeye başladım. Eski mahallede komşular Kürtleri kovalım diye imza bile toplamışlardı. Annem Türkçe bilmez, hatta ona bile imza attırmışlardı. Erkek kardeşlerimle çocuklarını oynatmıyordu komşular. Sonra biz mahalleden taşınırken arkamızdan ağladılar, tanışınca çok sevmişlerdi bizi. Dışarı çıktığımda adres soracağım zaman çekinirdim. Tiplerine bakardım insanların Kürt’e benzer birileri varsa onlara sorardım.”[9]
Ne dersiniz; hergün çocuklara içirilen bu “and” ile çocuklara yüksek sesle, haykırarak yalan söyletmiyor muyuz?
9 Şubat 2009 19:26:09, Ankara.
N O T L A R
[1] F. Schiller.
[2] Ecevit Kılıç: Haftanın Sohbeti, “Orta Asya’dan Göç Etme Bir Efsanedir”, Sabah, 10 Aralık 2007, s.15.
[3] Ferhat Kaya, Kambiz Kamrani, “Genler ve Etnik Kimlikler”, Radikal İki, 16 Aralık 2007, s.9
[4] “Mendilci Çocuk ne Pantolon Alabildi ne de Bayramı Gördü”, Radikal, 8 Aralık 2008, s.3.
[5] “Kırşehir ve Yozgat’ta Vahşet”, Cumhuriyet, 7 Kasım 2008, s.7.
[6] “Küçük Kıza Tecavüz Eden 4 Kişi Tutuklandı”, Cumhuriyet, 2 Aralık 2008, s.3.
[7] Hasan Bölükbaş, “Bayramda El Öpmeye Gelip Tecavüz Ettiler”, Hürriyet, 13 Aralık 2008, s.4.
[8] Güngör Uras, “Makine Var, İşçi Var Talep Yok Üretemiyoruz”, Milliyet, 13 Ocak 2009, s.7.
[9] Şimdi Kayışdağı’nda yaşayan Mardinli, 23 yaşındaki Hafize Eroğlu… Umay Aktaş Salman, “Ya Korucu Olunacak, ya Dağa Çıkılacak ya da Büyükşehirde Yaşam Savaşı Verilecek!”, Radikal, 22 Aralık 2008, s.5.
Teşekkür ederim Cüneyt Uzunlar, “yapıyor görünmek”, evet, seremoni, içi doldurulmamış, temsil ettiklerini iddia ettikleri bir “gerçeğe” dayanmayan “belgeler”: “Sağlık raporu”, “depreme dayanıklılık”, “sarı ışıkta yavaşlama zorunluluğu”, “gayrimenkulün tapuda yazılı değeri”, “12 fotoğraf”…
Teşekkürler anız, Sibel Özbudun’un eklediğiniz yazısını ilgiyle okudum.