“Ya Sosyalizm ya Barbarlık”: Olmak ya da Olmamak
Kapitalizmin yükseliş döneminde yaşadığı krizler olsun, Lenin’e katılarak “çürümesi” olarak tanımladığımız emperyalist gerileme döneminde yaşadığı krizler olsun, hepsinde “ya sosyalizm ya barbarlık” dilemması Marksistlerin önüne cevaplanması güç bir duvar olarak dikilegelmiştir. Biz de, cevaplanması hayati bir önem arz eden bu dilemmayı günlük politikalarımızda sıradan bir propaganda hatta ajitasyon malzemesi olarak kullanmayı seçtik. Yani, kısaca, hareketin sempatizanlarına ve uzanabildiğimiz emekçilere şöyle dedik: “Ayağınızı denk alın, sosyalizme yönelin, yoksa barbarlık gelir!” Bu yaklaşım besbelli, 1. emperyalist savaş öncesinde uluslararası Marksist hareketin de genel yönelişiydi ki, bakın Rosa Luxemburg savaş sırasında kaleme aldığı ünlü Junius Broşüründe bu kolaycılıktan nasıl da yakınıyor: “Friedrich Engels’in bir defasında söylediği gibi: burjuva toplumu bir yol ayrımındadır, ya sosyalizme geçecektir ya da gerisingeri barbarlığa sürüklenecektir. Pekiyi, Avrupa medeniyeti altında ulaştığımız bu düzeyde ‘gerisingeri barbarlığa sürüklenmek’ ne anlama gelir? Şimdiye dek bu konuda sarf edilen sözleri, meselenin ürkütücü ciddiyetini dikkate almadan, büyük bir rahatlık içerisinde düşüncesizce okuduk ve tekrar ettik. Etrafımızda olan bitenlere şöyle bir göz atmamız, barbarlığa geri dönüşün ne anlama geldiğini gösterebilecektir. Bu dünya savaşı- işte, barbarlığa dönüş. Emperyalizmin zafer alayı, kültürün imhasını getirecektir- modern bir savaşın sürekliliği altında seyrek biçimlerde ortaya çıkar ve bu sonuç, dünya savaşının başlayan periyodu engellenemez bir biçimde son durağına doğru ilerlemeyi sürdürecekse artık kaçınılmaz bir hal alır. Bugün bizler, Friedrich Engels’in kırk yıl önce yani bir insan ömrü evvel söylediği üzere, bir seçimin arifesindeyiz: ya emperyalizmin zaferi ve eski Roma’daki gibi her türlü kültürün çöküşü, milletin dağılması, nüfusun seyrelmesi, yozlaşma, dünyanın büyük bir kabristana dönüşmesi ya da sosyalizmin zaferi, başka bir deyişle emperyalizme ve onun yöntemi demek olan savaşa karşı uluslar arası proletaryanın bilinçli mücadele eylemi. İşte bu, dünya tarihinin bir dilemmasıdır; sınıf bilinçli proletaryanın nihai kararı öncesinde terazisinin kefesi titreyerek salınan bir olmak ya da olmamak sorunudur. Kültürün ve insanlığın geleceği, proletaryanın devrimci kılıcını mertçe bir kararla bu teraziye savurup savurmamasına bağlıdır”
Her ne kadar 1997 yılında ölen Alman komünisti Jürgen Kuczynski, 1996 yılında ilk baskısı yapılan bir derlemede aşağıdaki şu düzeltmeyi yapmışsa da: “Marx ve Engels yaşamlarının sonuna doğru şunu söylemişler (bunu hiçbir zaman kaleme almadılar veya bu sözler basılmadı): İnsanlık sosyalizm ve barbarlık seçenekleri karşısında duruyor. Her ikisinin de arkadaşı olan Karl Kautsky bu ifadelerin Marx’tan rivayet ettiğini bana yetmiş yedi sene evvel söylemişti, Rosa Luxemburg da maalesef kaynak belirtmeden Junius Broşüründe bu sözlerin Engels’e ait olduğunu bildirmişti.” Gene de bu durum, konuyla ilgili olarak ilk ciddi kafa yoran Marksistin Rosa Luxemburg olduğu gerçeğini ortadan kaldırmaz.
“Çürüyen kapitalizm” döneminde “ya sosyalizm ya barbarlık”
Kuşkusuz Lenin’in emperyalizm teorisinin öncüllerini kendisinin de belirttiği gibi R. Hilferding gibi Marksist ekonomistlerde bulmak mümkündür, ama Lenin’in teorisinin önemi kapitalizmin yükseliş döneminin artık kapandığını, mali sermayenin dünya çapındaki egemenliğinin perçinlenmesiyle birlikte emperyalizmin, diğer bir ifadeyle kapitalizmin içine girilen evresinin her düzeyde gericilik anlamına geldiğini saptamasıdır. Dünya pazarının oluşmasıyla birlikte artık kapitalizmin üretici güçleri geliştirmesi imkânının ortadan kalktığını, mevcut kapitalizm sınırları içinde üretici güçlerin boğulacağını, hatta yıkım güçleri haline dönüşeceğini vurgulamasıdır. Kapitalizmin yükseliş döneminde şekillenmiş olan Marx’ın teorisinde rüşeym halinde de olsa “emperyalist” evrenin belirtileri teorinin kalkış noktasının olağanüstü sağlamlığı yüzünden dikkatlice bakıldığında okunabilmektedir, ama bununla birlikte artık dünya pazarının tümüyle oluşmuş olduğu XX. yy. başlarından itibaren farklı bir kapitalizmle karşı karşıya olduğumuzu görmek zorundayız. İşte bu yeni dönemin açılmasıyla birlikte ünlü “ya sosyalizm ya barbarlık” dilemması da bütün yakıcılığıyla uluslararası işçi hareketinin gündemine oturmuştur. Rosa Luxemburg’un geçen yüzyılın başında attığı sessiz çığlık içinde bulunduğumuz yüzyılın başında dünyanın dört bir yanında yankılanır hale geldi.
Bir Tarihsel Hatırlatma
Savaşlarla devrimlerin iç içe olduğunu hepimiz biliyoruz. Dahası, büyük savaşlarla birlikte büyük devrimlerin gündeme gelebildiği de hepimizin malumu. Modern toplum bu anlamda iki büyük savaş ve bu iki büyük savaşın sonunda da iki büyük devrimci dönem yaşadı. Birinci büyük emperyalist savaş sonrasında dünyanın ilk muzaffer proleter devrimine tanık olduk: Ekim Devrimi. O yıllarda bütün Marksistlerin beklediklerinin tersine devrim gelişmiş bir kapitalist ülkede değil görece geri bir kapitalist ülkede, Çarlık Rusya’sında patlak verdi. Devrim beklentilerinin odağındaki ülke olan Almanya’da ise 1917-1923 yılları arasındaki devrimci dalgaya rağmen her yönüyle dünya işçi sınıfının kalbini oluşturan Alman proletaryası iktidara gelemediği için bunun faturası daha sonraki yıllarda Nazizm olarak bütün insanlığa çıktı. Şimdi, bu noktada geriye dönerek baktığımızda, Ekim Devriminin haklı büyüsüne kapılarak uluslararası proletaryanın muazzam bir zafer kazandığını bütün Marksistler olarak iddia ettik. Oysa olaya büyük devrimcilerin penceresinden bakıyor olsaydık, 1. Dünya Savaşı öncesinde ve sonrasındaki gelişmelerin çok büyük bir kazanım olan Sovyet Devrimi dışında uluslararası proletarya açısından bir felaketle sonuçlanmış olduğunu görebilirdik. Milyonlarca genç emekçi bu savaşta yaşamını yitirdi, Sosyal Demokrasinin ihaneti yüzünden uluslararası işçi sınıfının safları geri dönüşsüz bir biçimde parçalandı ve o sıralar henüz bir dünya hâkimiyeti kurmanın ilk yıllarını yaşayan ABD emperyalizmi de doludizgin bir atılıma kalktı. Ve tabii hepsinden önemlisi hem teorik hem pratik anlamda dünya işçi sınıfının en ileri müfrezesi durumundaki Alman proletaryası ağır bir yenilgiye uğradı ve bu ikinci büyük savaş sonrası gelişmelere de damgasını vurdu. Gelelim kapitalizmin büyük krizi sonrasında patlak veren 2. emperyalist savaşa. Bu savaşta dünya modern proletaryasının en ileri kesimleri imha oldular. 60 milyon insan hayatını kaybetti. Yıkım güçlerinin gelişmesi sonucunda üretici güçlerin nasıl imha edildiğine tanık olduk. Doğu Avrupa ve Çin dışında emperyalist sistem çok büyük bir darbe yemedi. Emperyalist metropollerde kapitalizm hâkimiyetini perçinleyerek sürdürdü. Üstelik bu korkunç savaşın neden olduğu muazzam yıkım nedeniyle 1945-75 yılları arasındaki ekonomik ‘büyüme’yi yaşadılar. Bu korkunç bedel karşılığı gerçekleşen ekonomik büyüme sanki çürüyen kapitalizm üretici güçleri yeniden canlandırıyormuş intibaını uyandırdı. İşin rengi 75’lerden sonra görüldü ve 45-75 yıllarının aslında çürüyen kapitalizmin inkıtaları olduğu anlaşıldı çünkü bu yıllardan sonra günümüze kadar uzanan yıkım dönemine yeniden girdik.
Bu herkesin bildiği tarihsel hatırlatmaları yapmanın nedeni şu: Modern sosyalizmin kurucuları Marx-Engels, daha henüz yaşadıkları yıllarda bile -Paris Komünü deneyimini de gördükleri için- kapitalizmin proletaryanın bilinçli eylemiyle yıkılacağını varsaymışlardı ve bu eylemin de çok gecikmeyeceğini umuyorlardı. Dahası, Avrupa’dan başlayıp ABD’ye uzanacak bir dünya devrimi bekledikleri için de, proletarya diktatörlüğü döneminin bile oldukça kısa süreceğini ve komünist topluma geçileceğini hesaplıyorlardı. Aksi halde “ya sosyalizm ya barbarlık” dilemmasını gündeme getirmezlerdi. Aynı beklenti Marx-Engels’in tilmizleri Lenin ve Bolşevikler için de geçerliydi kuşkusuz. Nitekim onlar da, o sıralar, Lenin gibi, muzaffer Sovyet devriminin Paris Komününden daha fazla yaşamış olmasına seviniyorlar ve sürekli olarak Alman proletaryasının imdatlarına yetişeceğini umuyorlardı. 2. emperyalist savaş öncesinde Troçki’nin yazdıkları da benzer bir yaklaşımdan kaynaklanıyordu herhalde: “Tarihsel koşulların sosyalizm için henüz ‘olgunlaşmadığına’ ilişkin lafazanlıklar ya cehaletin ürünüdür ya da bilinçli bir aldatmacadır. Proleter devrim için gerekli nesnel önkoşullar sadece olgunlaşmakla kalmayıp, neredeyse çürümeye yüz tutmuştur. Önümüzdeki tarihsel dönemde sosyalist devrimin gerçekleşmemesi halinde bütün insanlık kültürü bir yıkım tehdidi altındadır.” (Geçiş Programı, 1938).
Oysa beklentilerin aksine kapitalizmin (üstelik çürümüşünün) proletaryanın bilinçli eylemiyle yıkılması bir yana, tarihin Komünden sonraki ilk işçi devleti SSCB yıkıldı.
SSCB’nin Yıkılışı Barbarlığın Miladıdır!
Sovyetler Birliğinin neden yıkıldığına ilişkin tartışmaya bu yazıda girmenin anlamı yok, onun kendisi bir başka bütünlüklü yazının konusu olmalı. Bununla birlikte SSCB’nin yıkılışının yarattığı sonuçların tartışılması zorunlu, çünkü “ya sosyalizm ya barbarlık” dilemmasının çözümünde dünyanın ilk işçi devletinin çözülüşü ilk elden ele alınmak gerekiyor. Neden mi? Çünkü bugün dünya işçi hareketinin içinde bulunduğu durum Sovyetler Birliğinin tarihte işgal ettiği yerden bağımsız olarak düşünülemez de ondan. 2. Dünya Savaşı sonrasında Avrupa işçi sınıfının elde ettiği bütün kazanımlar, kuşkusuz kendi mücadelesiyle birlikte aynı zamanda Sovyet devletinin varlığıyla da elde edilmiş kazanımlardı. Ya da tersinden söyleyecek olursak, eğer Avrupa işçi sınıfının Sovyet devletine muazzam desteği olmasaydı, belki de SSCB 1991 yılından çok önce dağılabilirdi. Bütün bunlarla birlikte eğer bugün gerek Avrupa gerekse dünya proletaryası geçmişte elinde bulunan çok önemli kazanımları teker teker kaybediyorsa, bu tabii ki SSCB’nin 1991’deki çözülmesinden kaynaklanıyor. Gene, eğer günümüzdeki ulusal kurtuluş mücadeleleri dünya “insan hakları emperyalizmi”nin payandasına dönüşmüşse, bu da, tabii ki, Sovyetler Birliğinin çözülmesinin bir sonucudur. Üstelik, bu durum, çözülme öncesindeki Sovyet devletinin çürümüşlüğünden bağımsız olarak böyledir. Her ne olursa olsun, “ya sosyalizm ya barbarlık” dilemmasındaki barbarlık öğesi bugün biraz daha öne çıkıyorsa, bu demektir ki barbarlığın miladı Sovyetler Birliğinin çöküşüdür. Bu anlamıyla Sovyet devletinin sınıf karakterine ilişkin tartışma dünya işçi sınıfı açısından önemini hala koruyor demektir. Bir başka ifadeyle, bugün, “SSCB’nin çöküşü sosyalizmin genel çıkarları ve işçi sınıfının geleceği açısından iyi olmuştur” diyen bir anlayışın 1991’den bu yana dünyada bütün olup bitenlerden sonra kendisini hala Marksist olarak nitelemesi kabul edilemez. Marksistler bu anlayışta olanlarla kendi aralarına keskin sınırlar çekmek zorundadırlar. Eğer bir süre sonra “Taraf” gazetesi yazarı payesine erişmek istemiyorlarsa! Kapitalizm hâlâ çürümedi mi?
Lenin’in bundan 90 küsur yıl önce kaleme aldığı Emperyalizm: Geberen (Çürüyen) Kapitalizm adlı eserinde bir eğilim olarak ifadesini bulan kapitalizmin çürümesi ya da kapitalizmin çürüyen bir sistem olarak tasviri günümüzde artık mantıki sonucuna varmış ve kapitalizm çürümüştür. Bunu, insanlığın XXI. yy.da içine düştüğü sefalet durumundan hareket ederek söylemiyorum. Tam tersine Marx’ın artık-değer teorilerinden kalkarak ifade ediyorum. Bilindiği gibi Marx, göreli artık-değerin ortaya çıkış sürecini yaklaşık olarak şöyle özetlemişti:
1) Tüketimi kısmadığı gibi işçinin tüketim gücünü de kısmaz;
2) İşçinin sömürülme oranını arttırır;
3) Üretici güçleri geliştiren bir etkendir;
4) Üretimi arttıran bir etkendir, dolayısıyla pazarın genişlemesine ve gelişmesine etki eder;
5) Dolayısıyla bilimsel ve teknik devrimlerin hızlanmasına neden olur;
6) Kapitalist üretim ilişkilerinin yaygılaşmasına ve gelişmesine etki eder. Marx’ın ifadesiyle göreli artık-değer bu şekliyle işçilerin maddi varoluş koşullarını mutlak manada zayıflatmaksızın burjuvazi ile proletarya arasındaki uçurumu derinleştiriyordu. Bu, kapitalizmin yükseliş döneminde Marx’ın tasvir ettiği göreli artık-değer oluşumuydu. Ama Marx artık-değer teorilerinde bir diğer göreli artık-değer biçiminden daha söz ediyor ve bunun bizzat kapitalizmin işleyişi açısından son derece büyük mahzurlar yaratacağı gerekçesiyle onu tahlilinin dışında tutuyordu. İşte içinde bulunduğumuz kapitalizmin çöküş döneminde artık-değerin bu biçimiyle karşı karşıya bulunuyoruz. Artık-değerin bu biçimi Marx’ın ifadesiyle, “işçinin işgücünün yeniden üretiminin giderek yetersizleşmesi hâlidir, yani bir başka şekilde söylemek gerekirse işgücü piyasalarını yıkarak emek maliyetini düşürmektir.” Günümüzde hemen bütün ülkelerde işçiler bu durumla karşı karşıyalar, şöyle ki:
1) ücretler bloke edilmiş, reel satın alma gücü enflasyon düzeyinin altına çekilmiş, sonradan ödenen ücretler üzerine temellenmiş kurumların (sosyal güvenlik ve emeklilik gibi) çökertilmesi nedeniyle satın alma gücü büyük ölçüde budanmış;
2) eğreti ve esnek çalıştırma koşullarına geçilmiş, işçi sınıfının paramparça edilmesine yol açılmıştır. İşgücünün değerinin korunmasını sağlayan bütün kolektif güvence sistemleri, yani toplu sözleşme sistemi sorgulanır olmuş;
3) kuralsızlaştırma, yıllık çalışma süreleri, zorunlu kısmi çalışma, süresi önceden belirlenmiş sözleşmeler ve iş gücünün değerini düşürmeye yönelik her türden biçim gündeme getirilmiştir;
4) Özellikle tüketim vergileri (dolaylı vergiler) emekçi halk üzerinde ağır bir yük oluşturur hale getirilmiştir;
5) yoksul ücretliler ordusunun sayısı hızla arttırılmış, kuralsız koşullarda istihdam edilen özellikle gençler ve kadınların çalışmalarına rağmen yaşamlarını doğru dürüst sürdürmeleri imkânsızlaştırılmıştır,
6) bütün bunlara ilaveten söz gelimi saat ücreti 7 dolar olan Amerikan işçisinin çalıştığı ABD’deki fabrika Çin’e taşınmış ve aynı iş Çinli işçiye saat ücreti 0,67 dolardan yaptırılmaya başlanmıştır. Böylelikle dünya işçi sınıfının yapısı tümüyle değiştirilmeye başlanmış, örgütlü proletaryanın yerini tümüyle örgütsüz bir sanayi proletaryası almaya başlamıştır..
İşte kapitalizmin neredeyse dünyanın bütün ülkelerinde yürürlüğe koyduğu bu önlemler(!) Marx’ın tahlilinde devre dışı bıraktığı göreli artık-değerin günümüzde geçerli olan biçiminin işlemeye başlamasıdır ki, bu, kapitalizmin çöküşünün yolunu ardına kadar açmaktadır. İş gücünün değerini üretkenlik artışı yoluyla değil de işçilerin tüketim kapasitelerini kısarak mutlak anlamda düşüren bu süreç, iş gücünün yeniden üretiminin koşullarının her gün daha da zorlaşmasına neden olmaktadır. Bu neredeyse bütün toplumun asgari ücretlileştirilmesi hâlidir ki, burada çalışma hakkının yerini “istihdam edilme hakkı” ve ücretin yerini de yardımlar ya da sadaka sistemi almaktadır. Kapitalizmin yaşaması için artık-değerin gerçekleşmesi gerektiği herkesin malumu. Ancak içine girdiğimiz çürümüşlük ortamında dünya çapında neredeyse % 2’lere düşmüş olan artık-değer % 98’lik spekülatif sermayeyi besler hâle gelmiş, zaten yaşanan büyük krizin de nedeni bu. Şimdi bütün ülkelerde çalışanların yaşam düzeyi daha da geriletilerek büyük şirketler ve bankalar kurtarılacak ve tabii bunun sonucunda da aynı bankalar ve şirketler spekülatif faaliyetlerine hiçbir şey olmamışçasına yeniden başlayacaklar. Dolayısıyla bu hastalıklı irrasyonel sistemin kendi yarattığı krizden (ki bu 1975’lerden beri sürüyor) çıkış yolu yok ve tek kurtuluş reçetesi sosyalizm!
Barbarlığın ya da Neo-Barbarlığın Tanımı
Kapitalizmin çürümüşlüğü henüz çökmüşlüğü anlamına gelmiyor. Tarihte Roma İmparatorluğu veya Osmanlı Devleti gibi nice çürümüş yapılar buna rağmen saltanatlarını daha onlarca hatta yüzyıllarca sürdürebildiler. Kuşkusuz içinde yaşadığımız yılların hızı kapitalist sınıfın mezar kazıcısı olması gereken sınıfa bu kadar büyük bir zaman lüksü tanımayacak. İşte bu yüzden “ya sosyalizm ya barbarlık” ikilemi içinde bulunduğumuz dönemde geçmişte olduğundan çok daha yakıcı bir önem kazanmış bulunuyor. Yukarıda çizdiğimiz çerçeveden daha şimdiden dilemmanın barbarlık ayağına adımımızı atmış olduğumuz görülüyor. Barbarlığın tamamlanması ise çürümüş kapitalizmin proletaryanın bilinçli eylemi olmaksızın çökmesine bağlı. Kimi Marksistlere göre Neo-Barbarlık olarak adlandırılması gereken bu dönemin tanımını artık yapabiliriz: Barbarlık; kapitalizmin, proletaryanın bilinçli eylemi olmaksızın yıkılması demektir. Marksistler yıllarca Rosa Luxemburg’un yazımın başında alıntıladığım makalesini ıskalayarak korkunç dilemmayı hafife aldılar ya da bütün iniş çıkışlarına rağmen tarihin tekerinin hep ileriye doğru gideceğine “iman” ettikleri için zaaf gösterdiler. Ve böyle olduğu için de, proletaryanın müdahalesi olmadan yıkılmayacağını hesapladılar. Günümüz dünyası bize, çürüyen kapitalizmin işçi sınıfını da çürüttüğünü gösteriyor. 1. ve 2. emperyalist savaşların kendisine sunduğu imkanlardan yeterince yararlanmasını bilememiş (hangi nedenden olursa olsun) uluslararası proletaryanın önünde artık belki de tek bir fırsat kaldı.. Ve şu da bir diğer gerçek ki, uluslararası proletaryanın mevcut örgütlülük düzeyi (hem yerel ölçeklerde hem dünya ölçeğinde) 1. ve 2. dünya savaşlarının proletaryasının düzeyinin son derece gerisinde. Gerçekten de hem politik hem de sendikal düzlemde o yılların sınıf örgütlenmeleri bugüne göre her açıdan daha ileriydi. Kaldı ki G-7’ler ya da G-8‘ler olarak enternasyonal düzlemde koordineli bir politik faaliyet gösteren kapitalizm karşısında uluslararası işçi sınıfının buna denk düşen hiçbir örgütlülüğü yok. Aynı durum sendikal düzlemde de kendini hissettiriyor: Dünya işçi sendikalarının gücü çok değil bundan yirmi yıl öncesiyle karşılaştırıldığında bile oldukça zayıflamış durumda. 1. ve 2. Dünya savaşları öncesinde uluslararası proletaryanın sosyalist ya da komünist önderlikleri vardı. Bunlar zaman zaman hata yapabilirler hatta sınıf mücadelesine ihanet bile edebilirlerdi, ama vardılar ve kendilerinden sınıf adına hesap sormak mümkündü. Bugün ise işçi sınıfının durumu farklı önderliklere sahip olmasından çok hiçbir önderliğe sahip olmaması, bir başka ifadeyle önderliksiz olmasıdır. Önderliksiz bir proletarya tepeden tırnağa silahlı kapitalist haydut çetelerine karşı ne yapabilir? Aşağıda bütün bir insan uygarlığının nasıl bir yok olma tehdidiyle karşı karşıya olduğunu örnekleriyle gösterip, bundan Marksistler olarak nasıl bir ders çıkarmamız gerektiğini gözümüzde canlandırmaya çalışacağım.
Neo-Barbarlık Dünyasının Resmi: Afrika ve Filistin
Neo-Barbarlık dönemine ilk adımlarımızı attığımızın tipik göstergesi Afrika kıtasının içinde bulunduğu perişan durum. Evet Afrika halkları XXI.yy’ın başında geçmişte yaşamış olduklarından bile daha büyük bir felaket yaşıyorlar. Hatta abartmış gibi olmayalım ama, geçmişin köle ticareti, klasik sömürgecilik ve zorunlu çalıştırma yıllarından bile neredeyse daha vahim bir durumla karşı karşıyayız. Afrika çarmıha gerilmiş bir kıta. Birleşmiş Milletler Kalkınma Teşkilatının resmi raporlarına göre 1997 ile 2007 yılları arasında Afrika’da yaşayan insanların yaşam umudu 20 yıl gerileyerek 33 yaş ortalamasına oturmuştur. Hayat Afrikalılar için doğumla ölüm arasındaki kısa bir geçiş evresine dönüşmüş durumda. Sadece büyük göller bölgesinin yakınındaki küçük Burundi’de sürekli olarak devam eden savaş 1993 ile 2000 yılları arasında 200 bin kişinin ölümüne neden olmuştur. Bu küçücük ülkeden 1 milyon kişi kaçıp gitmiş ve bunların önemli bir bölümü de yetersiz beslenme ve hastalıklarla boğuşur haldedir. Tifodan, koleradan ve dizanteriden on binlerce insanın öldüğü bir ülkedir Burundi. “Etnik” çatışmalar sonucu 500 bin kişinin hayatını kaybettiği Ruanda da benzer durumdadır. Emperyalist şirketlerin kışkırttığı başta uyuşturucu olmak üzere her türlü kaçakçılığı yürüten silahlı çocuk çeteleri mevcuttur. İnanılması güç ama bizde başına bir iş gelir diye bakkala göndermeyeceğimiz yaşta 400 bin çocuk (yaşları 6 ile 14 arası) makineli tüfekleriyle çetelerinin başındalar. Kıtanın üzerinde her yıl kuzeyden güneye ve batıdan doğuya en az 15 milyon kişi çeşitli nedenlerle göç etmektedir. Çatışmalarda daha çok genç erkek ve kadınlar hayatını kaybetmekte olduğundan önümüzdeki 20 yıl sonunda kıtanın nüfusunun ağırlıklı olarak çocuklar ve yaşlılardan oluşacağı Birleşmiş Milletlerin resmi raporlarında ifadesini bulmaktadır. Hatta bir rapora göre önümüzdeki 40 yıl içinde gelişmeler aynen devam ederse kıtanın nüfusu 1 milyar 100 milyondan 200 milyona düşeceği ileri sürülmektedir. Sadece birkaç örneğini verdiğimiz bu süreç eğer barbarlığa geçişin ilk adımları değilse nedir? Üstelik bu durumu Afrika’dan çok farklı bir ülkeye, dünyanın en güçlü emperyalist ülkesi olan ABD’ye taşıdığımızda gördüğümüz manzara bu kadar iç karartıcı olmamakla birlikte barbarlığın ayak seslerinin dünyanın her bölgesinden duyulmaya başlandığını nasıl gösteriyor bakın: Geçen yılın son çeyreğinde patlayan emlak kriziyle birlikte ABD’de 1 milyon 200 bin kişi evlerini kaybettikleri için çadırlarda yaşıyor! Afrika öyle olursa ABD de böyle olacak tabii.
Gelelim Filistin’e. Bir büyük duvar bütün ülkeyi baştan aşağı parçalamış durumda. Bu duvar sanıldığı gibi düz bir duvar değil, Filistinlilerin köylerinin meralarını içine alıyor köyleri dışında bırakıyor. Karadan ve denizden sürekli abluka altındaki Gazze’nin dışında Batı Şeria’daki hiçbir Filistin yerleşim biriminin bir diğeriyle bağlantısı yok. Arada sürekli olarak İsrail karakolları mevcut. Açıkçası paramparça edilmiş bir ülkeyle karşı karşıyayız. Şimdi buradan dönüp bizde de gelişmeye başlayan rezidans apartmanlarına ve ağır güvenlikli “saklı kentler”e bakalım. Ne görüyoruz acaba? Kendilerini perişan halkın çaresiz saldırılarından korumaya çalışan zenginler sınıfının yaratmaya çalıştıkları ayrı dünyaları değil mi? Bütün bunlar barbarlığın ilk adımlarının göstergeleri değil mi?
Kurtuluş Nerede?
Şuna hiç şüphe yok ki, mevcut haliyle bile olsa, Neo-Barbarlık saldırısının karşısında direnebilecek tek güç hâlâ uluslararası proletarya. Başka hiçbir sınıfın ya da “toplumsal hareket”in proletaryayı ikame edecek gücü yok. Zaten bu durumun liberal “Marksistler”den daha çok farkında olan kapitalistler de esas saldırılarını bu “hareketler”e değil işçi sınıfına yöneltmenin daha anlamlı olduğu kanısındalar ki, proletaryaya karşı tarihlerinin en amansız sınıf mücadelelerinden birini yürütüyorlar.
Binlerce yıllık insan uygarlığının kurtarıcısı olabilecek tek sınıf olan proletarya önünde çok fazla zaman kalmadığının bilincinde olarak hareket etmeli. Mücadelesini ulusal zeminlerde inşa edeceği sınıf partilerini uluslararası düzlemde birleştirerek sürdürmelidir. Uluslararası proletaryanın geçmiş deneyimlerinden kalkarak önümüzdeki zaman diliminde inşa etmesi gereken uluslararası örgütlenmenin 1. Enternasyonal türü bir örgütlenme olması gerektiğini düşünüyorum. İşçi sınıfının sermayeden ve onun devletinden bağımsız davranmayı kabul eden bütün kesimlerinin içinde yer alacağı bir örgütlenme olmalı bu. Hem Türkiye’de hem dünyada işçi sınıfının kurtuluşunun ancak onun kendi eseri olabileceği bilinciyle hareket eden ve birbirleriyle rekabet içinde olan değil sermaye güçleriyle kavgalı bir gruplar ya da partiler birlikteliği. 25 Ağustos 2009
Şadi OZANSÜ
Editörün notu: Bu yazı geniş bir tartışmayı içerdiği için SYP okurlarının görüşlerine sunulmuştur.
