“Her Canlı Bir Gün Ölümü Tadacaktır…”
Kendimi kadavra gibi hissediyorum, son zamanlar. Yaşadığım, tanık olduğum, duyduğum herşeyde ben yatıyorum o masada. Beyaz önlüklü, yeşil, mavi elbiseli, açık yeşil, açık mavi maskeleriyle, kafalarında boneler, gözlüklü genç, yaşlı adamlar, kızlar var tepemde. “Tabutumun üstünde zar atıyorlar…” *
Çarmaha gerilmişim de gezdiriliyorum sanki. Bir dersin konusuyum ama, dersi ben mi alıyorum yoksa tepemde meraklı gözlerle, iğrenerek de bakan şu öğrenci gençler mi kestiremiyorum. Ne işim var benim burada?! Ne işim var…
Milyonlarca işsizin olduğu bir ülkede isteyene altınmış taşları Dünya’nın. İşsizlik oranını Galata köprüsünden atılan olta sayısıyla ölçüyor ekonomistler. Bütün bir gün (Neden?) kağıt mendil, ciklet, kalem v.s satan, satmaya çalışan insanların nasıl yaşadıklarına, nasıl geçindiklerine ermiyor şu zavallı aklım! Ve kağıt mendil satmaktaki ısrara…dudak büküp masama dönüyorum. Kızlardan biri heyecanlı, kendini şu “İlan-ı aşk ediyorum benimle evlenir misin” şarkısını söyleyen adamın oynadığı dizide hissettiğini söylüyor. Çenesinin altına düşürdüğü maskesinin üzerinden tükürükler saçarak üzerime. Tükürükle boğulmak bu olsa gerek diyorum. Şekilsiz ya da fazlasıyla şekilli onlarca diziyi insanların hiç derdi yokmuş gibi, derdi olanların “kafa dağıtmak” için -bahanesiyle- izlediği her biri reklamlar ve sanırım jenerik dahil 90 dakika olan tuzaklar…
Çocukken isterdim. Yok öyle özel birşey değil sade. Özellikle, ısrarla istediğim pekçok şey vardı tabii ama, isterdim işte. Gördükçe, düşledikçe, yaşadıkça isterdim. Sonra yaşadıkça istemeyi de öğrendim. Ben herhangi birşeyi isterdim, babam da bana “Para tuzağı oğlum” derdi. Çocuktum ama, isterdim. Şimdi çocuk, genç, yaşlı istiyoruz. Üstelik televizyon başında ve yatağa girene kadar hafızada kalmamacasına ve hafızada kalmayacak kadar çok. Kahvehanelerde bütün gün çay içip, kağıt oynayanların hiç de güzel bulmadıkları Dünya’yı bir piştide bataktan kurtarmaları gibi şimdi televizyon koltuklarımız. Uykudan önce.. ve bir yığın –umarım- furya programlar.
Kendimi kadarvra gibi hissediyorum! Didik didik didiklenmedik bir yerim kalmamış…Masadayım, tepemde o spot, florasan, gençler, hocalar. Yıllarca benim üzerimde mi okuyacaklar tıp akademisini, bunun yüksek lisansı, uzmanlığı, bilmem nesi var. Eğer iyi, dayanıklı bir kadavra olursam neden olmasın. Bana da verirler mi diploma? Diplomalı kadavra…
Üniversiteyi bitiren, bitirmek için uğraşanların kaçı üniversiteyi üniversite okumak için, gelecek planlarının bir hizmetkarı, kendi gelişimine bir rehber olarak görüyor? Erkeklerin birçoğunun askerliği ertelemek ya da kısaltmak için üniversite okuduğu, okumaya çalıştığı, ilkokul mezunu işsizle, akademili işsizin aynı sınıfa konulduğu, her ikisinin de aynı yerde aynı maaşa çalışabildikleri bir eğitim-öğretim anlayışına tabiyiz. Askerlik süresinin eşitlenmesi üniversiteli sayısını değiştirir mi merak ediyorum. Okulları 4 duvar, 1 çatı, birkaç sıra, 1 masa ve tahtayla okul yapanlar “istatistiklere oynarken” sınıfta kalan, hayatın içinde sonsuz, derin acılar çeken biz oluyoruz. Bizim okumuş bilmem kaç milyon insanımız, bilmem kaç bin okulumuz, bilmem kaç bin öğretmenimiz var diyoruz, istatistiklerimizle. Kopyayla, dalavereyle sınıf geçiyor devletimiz Avrupa okulunda, hiçbirşey öğrenmeden. Yıllardır gidemedi Doğu’ya, kampanyalar yapılan defter, kitap, kalem!..Yıllardır yapılamadı yolları; çocuklar bilmem kaç kilometre olan okul yollarında diye haberleri yapılan çileli yollar, cefakar insanlar…yıllardı gidemedi elektrik, su, telefon, gazete…burnumuzun dibinde hala donarak, açlıktan ölüyor insanlar ve toplu bebek ölümleri hastanelerde. Masama dönüyorum. Masama dönerken hastaların gelip gittiği, yattığı otel gibi yerin koridorlarından geçiyorum. Hem çok sevecen, şefkatli eller, hem çok ruhsuz, nalet insanlar…sonra resepsiyon ve informasyon bürosu, kapıda bir güvenlik, kime? İnsan hayatı en ucuz bu ülkede mi? Dünya’nın en pahalı benzini ve en ucuz insan hayatı..
Kendimi kadavra gibi hissediyorum. Kimbilir nerede, nasıl, neden öldüm de kadavra oldum. Biliyorum bu yazıyla ilk harfini yazan tükenmez kalemim yetmez kadavra didiklenişini anlatmaya. Buna bir kadavra olarak da yetmez ömrüm.
“Her canlı bir gün ölümü tadacaktır…”
Bunu tatmak hissetmek demek, farkında olmak demek oluyor bu. Olup bitene kılının kıpırdayamaması demek. Öldüm mü, n’oluyor burada?!
Tepkisiz demek…ölü demek…
*Kanla kirlenmiş evrak-İsmet Özel
